Bir Hikayenin İndigo Mavisi

Bir Hikayenin İndigo Mavisi
1 Beğen
0 Yorum

Sana hiç gönderemeyeceğim bir mektup bu. Belki de söyleyemediğim her şeyi, ilk kez burada, kimsenin duymayacağı bir yerde söyleyebilirim.

Olmayacak hayaller kurduk, tutulmayacak sözler verdik. Ben, gerçekleşmeyeceğini bile bile inanmak istedim. Çünkü bazen insan gerçeği bilmekten çok, inanmak istediği şeye tutunmayı seçiyor. Ben de sana tutundum. Seninleyken dursun istedim bütün dünya. Dursun bu sesler, bu kargaşa, insanların bitmek bilmeyen telaşı. Her şey bir anlığına sussun ve yalnızca ikimiz kalalım istedim. Tek bir nefeste, tek bir kalpte olalım istedim. Belki de senden istediğim hiçbir zaman çok fazla değildi. Yalnızca yanımda kalmanı istedim.

Ama sen gittin.

Gitmeden önce de beni, olmadığım bir insan olmakla suçladın. Belki benden kurtulmak için söyledin bunları, belki de kendini masum gösterebilmek için. Belki gerçekten böyle düşündün. Artık hangisi olduğunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey, benim sana her zaman inandığım ve güvendiğim.

Maçka Parkı'ndaki o yağmurlu gün hep kalacak bende. Hayatın bütün karmaşasından kaçtığımda sığınacağım bir liman gibi. O günü yeniden yaşamak için değil; o günkü halime, sana olan inancıma, içimde taşıdığım o güzel umuda bakabilmek için. Ne kadar mutluydum, ne kadar inanmıştım. Ne kadar saf bir şekilde “belki bu kez” demiştim. Belki de insanın en güzel anları, sonradan en çok canını acıtan anıları oluyor.

Yoruldum elbette. Gerçekten yoruldum. Ama insan kalbinden yorulunca onu nereye bırakacağını bilmiyor.

En sevdiğim çiçekleri bilsen ne fayda bana, bana hiç almadıktan sonra? En sevdiğim şarkıları bilsen ne fayda, bir gün bile kulağıma mırıldanmadıktan sonra? İnsan bazen bilinmekten fazlasını istiyor. Hatırlanmak, düşünülmek, birinin aklına durup dururken gelmek istiyor. Bir çiçeğin önünden geçerken “bunu severdi” denmek, bir şarkı duyulduğunda akla düşmek istiyor. Ben senden biraz da bunu istedim. Belki de en çok bunu istedim.

Ben senden gelecek her yaraya hazırdım. Kırılmaya, susmalarına, uzaklaşmalarına, içimde açacağın bütün yaralara hazırdım. Ama beni bırakmana hazır değildim. İşte bunu hiç öğrenemedim.

Sonra kendime durmadan aynı soruları sordum. Neden? Neden sevmedi? Neden bıraktı? Neden sözünü tutmadı? Neden böyle oldu? Uzun zaman bütün cevapları kendimde aradım. Bir şeyleri eksik yaptığımı düşündüm. Daha güzel sevseydim, daha çok sabretseydim, daha az konuşsaydım, daha çok anlasaydım belki kalırdın sandım.

Sonra anladım ki sorunun hiçbiri ben değildim.

Benim asıl sorunum, sen gittikten sonra bile seni içimde yaşatmaya devam etmemdi. Gittiğim her güzel yerde seni yanımda hayal etmekti. Yediğim güzel bir şeyi seninle paylaşmak istemekti. Güzel bir şarkı duyduğumda “bunu ona dinletmeliyim” diye düşünmekti. Güzel bir manzaraya baktığımda, yanımda olsaydın nasıl bakacağını merak etmekti. Hayatımda güzel olan ne varsa bir ucundan sana bağlamaktı.

Suçluysam suçum bu benim.

Sana karşı hiçbir zaman yalanım olmadı. Sana yalan söylemedim, hem de hiç. Ama sen bana oldun mu, bunu artık bilmiyorum. Belki oldun. Belki de ben sana inanmak istediğim için, söylediklerinin tamamına inanmayı seçtim. İnsan bazen gerçeği değil, sevdiği insanı kaybetmemeyi seçiyor. Ben de seni seçtim. Kendimi kaybetmek pahasına.

Bildiğim tek bir şey var: Öldüğüm gün bile seni unutacağımı sanmıyorum. Her zerremde bir yerin kalacak. Belki adını hiç söylemeyeceğim, belki senden kimseye bahsetmeyeceğim. Belki bir gün seni hatırladığımda yüzümde hiçbir şey belli olmayacak. Ama içimde bir yer, hep seni bilecek.

Senden sonra indigo mavisi olmadı hiç. Zaten benim için en yoğun renk sendin. Ne garip, değil mi? Bize ait olan yalnızca tek bir gündü. Yalnızca bir gün. Ama o gün, benden bütün güzel renkleri alıp gitti.

Şimdi senin bıraktığın yaralarla, hastalıklarla uğraşıyorum. Bazen içinin içini yediğini düşünüyorum. Bazen de bütün bunların yalnızca benim kafamda kurduğum bir hikâye olduğunu biliyorum. Ama yine de bir gün pişman olacağından o kadar eminim ki. Çünkü insan, kendisini gerçekten seven birini kaybettiğinde bunu hemen anlamıyor. Önce rahatlıyor, sonra alışıyor, sonra hayat devam ediyor sanıyor. Ta ki bir gece, hiç beklemediği bir anda, bir şarkının içinde, bir sokakta, bir kokuda o insanı yeniden bulana kadar. İşte o zaman anlıyor. Ama bazı şeyler anlaşıldığında çok geç oluyor.

Neden?

Sana dünyaları verebilecekken, benim dünyamı elimden almaya ne hakkın vardı? Sana verdiğim bütün sözleri tutacaktım. Çabalayacaktım. Yanında olacaktım. Senin için şehir değiştirecektim. Sana sürprizler yapacaktım. Hayatımın içinde sana yalnızca bir yer açmayacak, sana koca bir hayat kurmaya çalışacaktım. Bunların hiçbirini söylemek için söylemedim. Ben gerçekten yapacaktım.

Şimdi ise senden habersiz yapıyorum bütün bunları.

Benden uzak olduğun için ayrıldın ya... Şimdi sana hiç olmadığım kadar yakınım. Ama haberin bile olmayacak.

Belki aynı gökyüzünün altında yürüyoruz. Belki aynı yağmur ikimizin de üzerine yağıyor. Belki geçtiğin bir sokaktan birkaç dakika önce ben geçiyorum ve sen hiçbir şey bilmiyorsun. Bir zamanlar uğruna şehir değiştireceğim insanın, şimdi aynı şehirde olduğumu bile bilmemesi ne garip.

Ama sanırım hayatın bazı ironileri böyle. İnsan bazen gitmek için değil, kalmak için uzaklaşıyor. Ben hâlâ buradayım. Sen bilmiyorsun. Belki hiçbir zaman da bilmeyeceksin.

Sana verdiğim sözlerin çoğunu artık senin için değil, kendim için tutuyorum. Çünkü sen gittin diye verdiğim sözlerden vazgeçmek istemiyorum. Bazı sözler, karşısındaki insan gittikten sonra bile insanın içinde yaşamaya devam ediyor.

Ben bir gün bütün bunları geride bıraksam bile seni kötü hatırlamak istemiyorum. Seni sevdiğim için pişman olmak istemiyorum. Çünkü ne kadar canımı yakmış olsan da, seni sevdiğim günlerde ben gerçekten mutluydum. Belki yanlış kişiyi sevdim. Belki yanlış zamanda. Belki de doğru insanı, yanlış bir hikâyenin içinde sevdim. Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var.

Seni unutmak için kendimi zorlamayacağım artık. Çünkü bazı insanlar unutulmuyor. Sadece onlarla yaşamayı öğreniyorsun.

Sen de benim içimde öyle kaldın.

Bir yağmurun altında, bir şarkının içinde, Maçka Parkı'nda geçen o tek günde ve benden sonra hiçbir zaman aynı olmayan o indigo mavisinin içinde.

Ve belki de en acısı şu: Sana söylemek istediğim bütün bunları, artık sana söyleyemeyecek kadar uzağım. Sen bana çok yakınken söyleyemediklerimi, şimdi sana çok uzakken yazıyorum.

Belki bu mektup sana hiçbir zaman ulaşmayacak. Belki sen hiçbir zaman okumayacaksın. Ama olsun. İçimde kalan son cümleyi de burada bırakmak istiyorum.

Seni sevdim.

Hem de gitmeni hiç hesaba katmadan.

Belki benim en büyük hatam buydu. Ama aynı zamanda sana verebildiğim en gerçek şey de buydu.

Ve sen bunu hiç bilmesen bile, ben seni gerçekten sevdim.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın