Echo ve Narkissos

Echo ve Narkissos
0 Beğen
0 Yorum

Son zamanlarda kendimi hep aynı şarkıyı dinlerken buluyorum. Ne zaman içimde susturamadığım bir şeyler birikse, ne zaman zihnim geçmişin tozlu raflarında dolaşmaya başlasa, dönüp dolaşıp yine aynı melodiye sığınıyorum. Sözleri yok bu şarkının. Belki de bu yüzden bu kadar çok şey anlatıyor bana. Çünkü bazı duyguların kelimelere sığmadığını, bazı hikâyelerin anlatılmak için sözcüklere ihtiyaç duymadığını artık biliyorum. Bazen tek bir nota, insanın aylarca içinde taşıdığı bir cümleden daha fazlasını anlatabiliyor. Bazen bir melodi, hiç yaşanmamış ihtimallerin yasını bile tutabiliyor.

Ben de her defasında o melodinin içinde kaybolurken kendimi, gerçekleşmesi mümkün olmayan ihtimallerin peşinden giderken buluyorum. Olmayacağını bile bile olabilecekleri düşünüyorum. Hiç kurulmamış cümlelerin altını çiziyor, söylenmemiş sözlerin ardında anlamlar arıyorum. Bir bakışın içinde saklı olduğunu sandığım duyguları yeniden yorumluyor, yarım bırakılmış bir hikâyenin eksik parçalarını kendi ellerimle tamamlamaya çalışıyorum. Sanki yeterince düşünürsem, yeterince anlam yüklersem, bir gün her şey yerli yerine oturacakmış gibi. Sanki cevabını hiç alamadığım soruların bir yerlerde beni bekleyen gizli bir cevabı varmış gibi.

Oysa insan bazen gerçeği öğrenmekten çok, inanmak istediği ihtimalin içinde kalmayı seçiyor. Çünkü bazı hayallerin yıkılması, bazı gerçeklerin kabul edilmesinden daha az acı veriyor ilk başta. Ben de kendime bunu yaptım. Olmayan şeylere anlamlar yükledim, belirsizliklerin içinde bir kesinlik aradım. Senin sustuğun yerde kendimce cümleler kurdum, uzaklaştığın yerde sana yakın kalabilmek için bahaneler buldum. Belki de en çok kendimi kandırdım; çünkü insanın en ustaca söylediği yalan, inanmak istediği gerçeğe benzeyen yalandır.

Peki, bütün bunlar ne içindi?

Bunca düşünce, bunca ihtimal, gecenin bir yarısında zihnimde yeniden canlanan o konuşmalar, defalarca başa sardığım anılar ne içindi? Bir gün değişeceğine inanmak mıydı amacım, yoksa senin bile kendinde göremediğin bir şeyi sende bulduğuma inanmak mı? Belki de bir gün her şeyin anlam kazanacağına dair küçücük bir umuda tutunmuştum. Belki de insanın sevdiği kişide gördüğü şeyin, o kişinin gerçekte kim olduğundan çok, kim olabileceğine dair kendi hayali olduğunu unutmuştum.

Sonunda anladım ki bütün bunlar, koca bir hiç uğrunaymış.

Ama bu hiçlik, yaşanmamış bir şeyin boşluğu değildi. İçinde koca bir emek, sayısız düşünce, ertelenmiş vedalar ve gerçekleşeceğine inanılmış hayaller taşıyan bir hiçlikti. İnsanın elinde tutamadığı hâlde bir türlü bırakamadığı, varlığına kanıt bulamadığı hâlde yokluğuna da ikna olamadığı bir şeydi. Belki de en çok bu yüzden yoruldum. Çünkü seninle yaşadıklarımdan çok, seninle yaşayabileceğime inandığım şeylerin ağırlığını taşıyordum.

Zaman geçtikçe bana karşı olan tutumunu daha iyi anlamaya başladım. Başlangıçta anlam veremediğim çelişkilerin, bir gün yakın olup ertesi gün uzaklaşmalarının, bir şeyler vaat edip sonra o vaatlerin arkasında duramayışının ardında başka bir gerçek olduğunu fark ettim. Belki de sen, kendi içinde çözmeyi başaramadığın düğümlerin arasında kaybolmuş bir insandın. Kendi geçmişinin izlerinden kurtulamamış, kendi korkularıyla yüzleşememiş, kendine inanmayı henüz öğrenememiştin. Belki de içinde taşıdığın eksikliklerle o kadar meşguldün ki bir başkasının sana sunabileceği sevgiyi görecek hâlin bile yoktu.

İnsan bazen kendisinde eksik olanı başkasında bulduğunda sevinmek yerine korkar. Çünkü karşısında duran o sevgi, yalnızca mutlu olma ihtimalini değil, yıllardır sakladığı bütün yaralarla yüzleşme zorunluluğunu da getirir. Sevilmek, insanın kendisini olduğu gibi göstermesini gerektirir. Kusurlarıyla, korkularıyla, geçmişiyle, hatta kendisinin bile kabul etmek istemediği yanlarıyla görünür olmasını…

Belki de seni korkutan buydu.

Kendine bile güvenemezken, kendine bile şefkat gösteremezken, bir başkasının seni bu kadar içten sevebilmesi sana inanılmaz gelmişti. Belki de benim sana baktığım yerden kendine bakamıyordun. Ben sende güzel bir ihtimal görürken sen kendi içinde aşamadığın karanlıkları görüyordun. Ben sana yaklaşmaya çalışırken sen kendinden uzaklaşmanın yollarını arıyordun. Ben bir şeyleri birlikte iyileştirebileceğimize inanırken sen, iyileşmek için önce kendi yaralarınla yüzleşmen gerektiğini bile bilmiyordun.

Fakat zamanla şunu da anladım: Bir insanın yaralı olması, başkasını yaralamayacağı anlamına gelmiyor. Kendi içindeki fırtınalarla mücadele ediyor olması, bir başkasının kalbinde kopardığı fırtınaları görünmez kılmıyor. Belki senin de kendince sebeplerin vardı. Belki korktun, belki ne istediğini bilemedin, belki de hissettiğin şeyin sorumluluğunu taşıyamadın. Ama hangi ihtimal doğru olursa olsun, ben senin çözemediğin meselelerin içinde kaybolmak zorunda değildim.

Çünkü sevgi, bir insanın bütün eksikliklerini görmezden gelmek değildir. Onun yaralarını kendi ellerinle kapatmaya çalışırken kendi ellerinin de kanadığını fark etmemek hiç değildir. Sevgi, birini olduğu hâliyle kabul etmek kadar, onun da seni incitmemek için çaba göstermesini beklemektir. Birinin geçmişini anlamaya çalışırken kendi bugününü feda etmemektir.

Senin sevme biçimini düşündükçe, belki de senin sevgi sandığın şeylerin hiçbir zaman gerçekten seninle kalmadığını fark ettim. Belki geçmişinde sevgi dediğin şey, bir gün ansızın elinden kayıp giden bir hayalden ibaretti. Belki sana kalıcı olması gereken şeylerin bile geçici olduğunu öğrettiler. Belki de birine bağlanmanın, sonunda onu kaybetmek anlamına geldiğine inandın. Bu yüzden bir şeyleri gerçekten hissettiğinde bile onlara tutunmak yerine uzaklaşmayı öğrendin. Çünkü insan bazen en çok istediği şeyden, onu kaybetme ihtimali yüzünden kaçar.

Belki sen de öyle yaptın.

Belki beni yanında tutmak istedin ama yanımda kalmanın ne anlama geldiğini bilmiyordun. Belki sana inanmamı istedin ama inandığımda bunun beraberinde getireceği sorumluluğu düşünmedin. Belki bir gün her şeyin güzel olacağına gerçekten inandın; belki de yalnızca o anın içinde güzel şeyler söylemek istedin. Bilmiyorum. Artık bilmediğim şeylere cevap bulmaya çalışmaktan yoruldum. Çünkü insanın karşısındakini anlamak için gösterdiği çaba, bir süre sonra kendisini unutmasına neden olabiliyor.

Sen bana sözler verdin. Belki o sözleri söylerken sen de inandın onlara. Belki o an gerçekten kalmak istedin, gerçekten bir şeyleri değiştirebileceğini düşündün. Ama bazı sözler, söylendiği anda gerçek olsa bile tutulmadığında bir başkasının kalbinde yalnızca kırık bir hatıraya dönüşüyor. Sen beni sana inandırdın. Ben de inandım. Üstelik öyle kolayca değil; kuşkularımı susturarak, korkularımı bir kenara bırakarak, geçmişte öğrendiğim ne varsa bir kez daha sorgulayarak inandım sana.

Belki de en büyük yanılgım, senin bana söylediklerini değil, senin bir gün o sözlerin insanı olabileceğini sevmemdi.

Sana inandığım için kendime kızdığım zamanlar oldu. Keşke daha erken anlasaydım, keşke bazı şeyleri ilk başta görebilseydim, keşke kalbimi bu kadar açık bırakmasaydım, dedim. Ama sonra düşündüm: Birine inanmak, insanın kusuru olabilir mi? Bir başkasının sözlerinde samimiyet aramak, sevgiyi ihtimal dâhilinde görmek, güzel bir şeyin gerçekten yaşanabileceğine inanmak neden utanç verici olsun ki? Ben sana inanarak kötü bir şey yapmadım. Ben yalnızca elimden geldiğince içten oldum. Yanlış olan, bir ihtimali gerçek sanmamdan ziyade, o ihtimal uğruna kendi gerçeğimi görmezden gelmeye başlamamdı.

Ve sonra aklıma hep Yunan mitolojisindeki Echo ile Narkissos'un hikâyesi geliyor.

Echo, kendi sesinden mahrum bırakılmış bir peridir. Kendi cümlelerini kuramaz; yalnızca başkalarının söylediklerini yankılayabilir. Narkissos ise kendi güzelliğine hayran, kendi yansımasının büyüsüne kapılmış bir gençtir. Echo onu sever, ona yaklaşmak ister, ama sevgisi karşılık bulmaz. Narkissos, kendi görüntüsünün peşinde kaybolurken Echo da karşılıksız sevgisinin içinde yavaş yavaş silinir. Geride yalnızca bir yankı kalır.

Bazen düşünüyorum da bizim hikâyemiz de biraz buna benzemiyor muydu?

Ben sana kendimi açtım. İçimde sakladığım ne varsa, korkularımı, umutlarımı, kırılganlıklarımı, sevgimi… Sana yalnızca görünen yanımı değil, kimsenin kolay kolay ulaşamadığı o sessiz tarafımı da gösterdim. Belki de ilk kez birinin karşısında kendimi bu kadar saklamadan durdum. Söylemekten çekindiğim cümleleri söyledim, hissetmekten korktuğum duyguları kabul ettim. Seninle konuşurken yalnızca sana bir şeyler anlatmıyordum; kendimin bile bilmediği yanlarını da keşfediyordum.

Ama bir süre sonra fark ettim ki ben sana kendimi anlatırken sen kendi yankılarını dinliyordun.

Benim sözlerim sende bir karşılık bulsun istedim. Söylediklerimin, hissettiklerimin, sana gösterdiğim sevginin sana ulaşmasını bekledim. Fakat belki sen benim sesimi değil, kendi içinde yankılanan korkularını duyuyordun. Ben sana yaklaşmaya çalıştıkça sen kendine dönüyordun. Ben ikimizden bir hikâye yaratmaya çalışırken sen, belki de yalnızca kendi içinde yaşadığın hikâyenin başrolünde kalmak istiyordun.

Ve bir gün, sanki hiçbir şey olmamış gibi, gidiverdin yanımdan.

Ardında yarım kalmış cümleler, cevapsız sorular ve bir türlü tamamlayamadığım bir hikâye bırakarak…

Ben senin ardından bir süre daha seslendim. Belki duyarsın diye, belki dönüp bakarsın diye, belki de bir gün benim sana söylediklerimin anlamını gerçekten kavrarsın diye. Ama sesim sana ulaşmadıkça kendi içimde yankılanmaya başladı. Bir süre sonra senin duymanı istediğim cümleleri kendime tekrar ederken buldum kendimi. Söylediklerimin cevabını yine kendim vermeye, senin açıklaman gereken şeyleri kendi kendime açıklamaya başladım.

Tıpkı Echo gibi…

Benim de sesim zamanla kendi içime döndü. Sana söylemek istediğim ne varsa, birer birer içimde kaldı. Sözcüklerim eksildi, sorularım çoğaldı. Bir zamanlar sana ulaşmak için kullandığım bütün yollar, sonunda beni kendime çıkardı.

Sen ise belki de Narkissos gibi kendi yansımanın peşine düştün. Belki kendine, belki geçici güzelliklere, belki de sana kendini iyi hissettiren ama hiçbir zaman gerçekten derinleşmeyen ilişkilere tutundun. Belki birinin seni sevmesinden çok, o sevginin sende yarattığı duyguyu sevdin. Belki de birinin gözlerinde kendini güzel görmek, kendi içindeki boşlukla yüzleşmekten daha kolay geldi sana.

Bilmiyorum. Senin hikâyenin bundan sonrasını artık ben yazamam.

Ama şu soruyu kendime sormadan da edemiyorum: İnsan neden kendi yansımasına bu kadar tutunur da kendisini gerçekten gören birinden uzaklaşır? Neden kendisine hayranlık duyulmasını isterken kendisine içtenlikle yaklaşan birinin sevgisinden korkar? Neden bir başkasının kalbinde kendine yer bulabilecekken, dönüp dolaşıp yine kendi yalnızlığına sığınır?

Belki de çünkü kendini görmekle kendini tanımak aynı şey değildir. İnsan aynada yüzünü görebilir ama kendi içindeki karanlığı ancak onunla yüzleştiğinde tanıyabilir. Bir başkasının gözlerinde güzel görünmek kolaydır; asıl mesele, o gözlerin seni bütün kusurlarınla gördüğünü bilerek orada kalabilmektir.

Ve belki de sen henüz bunu öğrenemedin.

Yine de asıl merak ettiğim başka bir şey var: Aşk dediğimiz şey, gerçekten geçici güzelliklerden ibaret olabilir mi?

Birinin yüzüne, sesine, gülüşüne kapılmakla başlayabilir belki. Bir bakışta heyecanlanmak, bir sesin içinde huzur bulmak, birinin varlığını günün en güzel tesadüfüne dönüştürmek… Bütün bunlar aşkın ilk kıvılcımları olabilir. Ama aşkın kendisi yalnızca bunlardan ibaretse, geriye ne kalır? Zaman güzelliği değiştirdiğinde, heyecan ilk günkü gibi olmadığında, hayat insanın karşısına zor günler çıkardığında geriye yalnızca alışkanlık mı kalır?

Ben aşkın bundan daha fazlası olduğuna inanmak istiyorum.

Bence aşk, iki insanın birbirinin hayatında yalnızca yer kaplaması değil, birbirinin ruhunda anlam bulmasıdır. Birinin yanında kendini kanıtlamak zorunda hissetmeden var olabilmektir. Söylemediğin cümlelerin bile anlaşılacağını ummak değil yalnızca; anlaşılamadığında bile konuşmaya, anlamaya ve anlatmaya istekli iki insanın yan yana durabilmesidir.

Aşk, birinin yaralarını görüp kendini onun kurtarıcısı ilan etmek değildir. Onun bütün yüklerini üstlenmek, kendi ihtiyaçlarını susturmak, gitmesin diye kendinden vazgeçmek hiç değildir. Aşk, iki insanın birbirini tamamlamak zorunda olmadan birbirine eşlik edebilmesidir. Birbirlerinin eksiklerini kapatmak için değil, kendi bütünlükleriyle yan yana durabilmek için birbirlerini seçmeleridir.

Bence aşk, birinin yanında kalmayı yalnızca o an istediği için değil, kalmanın sorumluluğunu da kabul ettiği için seçmesidir. Söylediği sözlerin arkasında durması, korktuğunda bunu dürüstçe anlatması, emin olmadığında karşısındakini belirsizliğin içinde bırakmamasıdır. Çünkü sevgi yalnızca hissetmekle ilgili değildir; hissettiğin şeye nasıl davrandığınla da ilgilidir.

Belki de iki ruhun birbirinde anlam bulması dediğimiz şey tam olarak budur. Birbirinin içinde kaybolmak değil, birbirinin yanında kendini bulmak. Birbirinin yaralarını görmezden gelmek değil, o yaraların varlığını kabul ederken birbirine yeni yaralar açmamaya çalışmak. Birbirini kendi hikâyesinin bir karakterine dönüştürmek değil, iki ayrı hikâyenin birbirine dokunmasına izin vermek.

Ben seninle bunu hayal etmiştim.

Belki sen de bir zamanlar hayal ettin. Belki bir anlığına aynı yere baktık, ama oraya giden yolda yürümeye devam edemedik. Belki ben bir ihtimali büyüttüm, sen ise o ihtimalin ağırlığını taşıyamadın. Belki de ikimiz aynı kelimeye farklı anlamlar yükledik. Ben kalmayı, emek vermeyi, birlikte büyümeyi anladım o kelimeden; senin ne anladığını ise hiçbir zaman tam olarak bilemedim.

Artık bunu bilmek zorunda da değilim.

Çünkü her hikâyenin sonunu anlamak, o hikâyeden çıkabilmek için gerekli değilmiş. Bazen cevap alamamak da bir cevaba dönüşüyormuş. Bazen insanın beklediği açıklama hiçbir zaman gelmiyor ve hayat, o açıklamanın eksikliğine rağmen devam ediyormuş. Bazen bir kapının neden kapandığını öğrenemeden önünden ayrılmayı, içeride ne olduğunu bilmeden yoluna devam etmeyi öğrenmek gerekiyormuş.

Ben de yavaş yavaş bunu öğreniyorum.

Hâlâ aynı şarkıyı dinliyorum bazen. Melodisi başladığında yine bazı ihtimaller zihnimin kıyısında beliriyor. Bazı anılar, hiç beklemediğim bir anda içime dokunuyor. Ama artık o ihtimallerin her birini gerçeğe dönüştürmek zorunda hissetmiyorum kendimi. Her sessizliğin ardında saklı bir anlam aramıyor, her yarım kalmış cümleyi tamamlamaya çalışmıyorum. Çünkü artık biliyorum ki bazen bir şeyin anlamı, bizim ona yüklediğimiz anlamdan ibaret kalabiliyor.

Ve ben, kendi yarattığım anlamların içinde kaybolmak istemiyorum artık.

Belki bir gün o şarkıyı dinlediğimde aklıma sen gelmeyeceksin. Belki melodinin içinde seninle ilgili ihtimalleri değil, kendime dair yeni başlangıçları bulacağım. Belki bir gün o sözsüz şarkı, hiç yaşanmamış bir aşkın değil, kendime dönmeyi öğrendiğim bir dönemin hatırası olacak. Kim bilir, belki de bir zamanlar seninle ilişkilendirdiğim her şey, günün birinde bambaşka anlamlar kazanacak.

Çünkü insan, bazen birini kaybettiğinde yalnızca onu kaybetmiyor; onunla birlikte kendisi için kurduğu geleceği de kaybediyor. Sonra o geleceğin enkazının arasında kendini arıyor. Başta bulamıyor. Her şeyin bir parçası eksilmiş gibi hissediyor. Ama zamanla anlıyor ki kaybettiği şeylerin arasında kendisi de yokmuş aslında; yalnızca kendinden uzaklaşmış.

Ben şimdi kendime dönüyorum.

Sana verdiğim sevgiyi inkâr etmeden, sana inandığım için kendimi suçlamadan, yaşadıklarımızı olduğundan daha güzel ya da daha kötü göstermeye çalışmadan… Senin yaralarını anlamaya çalışırken kendi yaralarımı unuttuğumu kabul ederek dönüyorum kendime. Belki her şeyin farklı olabileceği ihtimalini bütünüyle silemiyorum zihnimden. Ama artık bir ihtimalin varlığıyla bir gerçeğin varlığını birbirine karıştırmıyorum.

Seni sevmiş olmam, seninle olmam gerektiği anlamına gelmiyor. Sana inanmış olmam, sonsuza kadar beklemem gerektiğini göstermiyor. Senin içinde güzel bir şeyler görmüş olmam, o güzelliğin benimle birlikte büyüyeceğinin garantisi değil.

Ve en önemlisi, senin beni sevememiş olman benim sevilmeye değer olmadığım anlamına gelmiyor.

Belki de bu hikâyeden öğrenmem gereken en zor şey buydu.

Bir insanın kalbinde yer bulamamak, insanın kendi kalbinde de yer bulamayacağı anlamına gelmiyor. Birinin seni seçmemesi, senin seçilmeye layık olmadığını kanıtlamıyor. Bazen iki insan birbirine dokunuyor ama aynı yerde kalamıyor. Bazen biri diğerine kendisini tanıtıyor, ama onun hayatında kalacak kişi olamıyor. Ve bazen bütün bunların hiçbir kötü karaktere, büyük bir ihanete ya da tek bir kesin nedene ihtiyacı olmuyor. Bazen yalnızca iki insanın birbirine verebileceği şeyler birbirine yetmiyor.

Yine de keşke bazı şeyler daha dürüst yaşansaydı, diyorum. Keşke sözler bu kadar kolay verilmeseydi. Keşke umut, karşılığını bulamayacağı bir yerde bu kadar büyütülmeseydi. Keşke gitmek isteyen biri, kalmak isteyen birinin elinde bu kadar çok soru bırakmasaydı.

Ama hayat keşkelere göre ilerlemiyor.

Şimdi geriye baktığımda kendime sorduğum soru da değişti. Eskiden, “Neden beni sevmedin?” diye sorardım. Sonra, “Neden beni sevdiğini söyleyip yanımda kalmadın?” diye sordum. Şimdiyse kendime daha sessiz, daha derin bir soru soruyorum:

Ben neden bir başkasının beni sevip sevemeyeceğini anlamaya çalışırken, kendime duyduğum sevgiyi onun vereceği cevaba bağladım?

Belki asıl çözmem gereken düğüm buydu. Belki bütün bu hikâye, senin kim olduğunu anlamaktan çok, benim neden bir ihtimale bu kadar tutunduğumu anlamam için yaşandı. Belki sen kendi yankılarında kaybolurken ben de senin sesinde kendimi aradım. İkimiz de başka başka yerlerde kendimizden uzaklaştık.

Ama artık senin yankın olmak istemiyorum.

Kendi sesimi yeniden duymak istiyorum. Birinin beni duyabilmesi için kendimi tekrar tekrar anlatmak zorunda kalmadığım, sevgimin karşılığını alabilmek için sürekli bir şeyleri kanıtlamaya çalışmadığım, varlığımın bir başkasının kararsızlığına bağlı olmadığı bir hayat istiyorum. Beni seven birinin yanında, sevilmeye layık olup olmadığımı sorgulamadan durabilmek istiyorum.

Ve bir gün yeniden âşık olursam, bunun bir aynaya bakmak gibi olmasını istemiyorum. Kendimi sende görmek, sende kaybolmak ya da senin gözlerinde bir karşılık aramak için değil; kendim olarak kalabildiğim hâlde seninle başka bir anlam kurabildiğim için sevmek istiyorum.

Çünkü aşk, birinin yansımasında kendine hayran kalmak değil; bir başkasının ruhuna bakarken onun senden ayrı bir dünya olduğunu da kabul edebilmektir. Onu kendi korkularının, arzularının ve eksikliklerinin bir yansımasına dönüştürmeden sevebilmektir. Bir insanı, sana ne hissettirdiği için olduğu kadar, gerçekte kim olduğu için de görebilmektir.

Belki de Narkissos'un hikâyesindeki en büyük trajedi, kendisini sevmesi değildi. Kendi yansımasının ötesinde bir dünya olduğunu görememesiydi. Echo'nun trajedisi ise sevdiği kişiye ulaşamaması kadar, kendi sesini yitirecek kadar onun yankısına dönüşmesiydi.

Ben ikisinin hikâyesinden de bir şey öğrendim.

İnsan kendini sevmeyi öğrenmeli ama yalnızca kendine bakarak yaşamamalı. Bir başkasını sevmeli ama onun içinde kaybolarak kendini unutmamalı. Birinin ruhuna dokunmaya cesaret etmeli ama o ruh kendisine kapılarını kapattığında kendi ruhunu kapının önünde bırakmamalı.

Ve sanırım artık biliyorum: Her yankının peşinden gitmek gerekmiyor. Her melodinin içinde bir aşk hikâyesi saklı olmuyor. Her yarım kalan şey tamamlanmayı, her giden geri dönmeyi, her sorunun cevaplanmayı beklemesi gerekmiyor.

Bazı şarkılar yalnızca dinlenmek için var. Bazı hikâyeler yalnızca yaşanıp geride bırakılmak için. Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bizde bir şeyi değiştirmek için giriyor.

Belki sen de benim hayatımda böyle biriydin.

Bana sevgiyi öğrettiğini düşünmüştüm; belki de bana sevginin tek başına yeterli olmadığını öğrettin. Birini anlamanın, onunla anlaşabilmek anlamına gelmediğini; birine inanmanın, onun kalabileceğini garanti etmediğini; birinin içindeki güzelliği görmekle, o güzelliğin sana iyi geleceğini düşünmenin birbirinden ne kadar farklı olduğunu gösterdin.

Ve şimdi, bütün bu yaşananların ardından, sana dair içimde kalanları bir cümleye sığdırmam gerekseydi, sanırım şöyle derdim:

Ben seninle iki ruhun birbirinde anlam bulabileceğine inanmıştım. Sen ise belki de kendi yansımanın ötesine geçmeye henüz hazır değildin. Ben sana bir dünya açtım, sen kendi içindeki yankılara döndün. Şimdi ne senin neden gittiğini bütünüyle biliyorum ne de bir gün geri dönüp dönmeyeceğini merak ediyorum. Bildiğim tek şey, artık kendi sesimi senin duyup duymamana göre ölçmeyeceğim.

Çünkü aşk, yalnızca iki insanın birbirine bakması değildir.

Bazen aynı yöne bakabilmek, bazen birbirinin sessizliğini anlayabilmek, bazen de bütün farklılıklarına rağmen aynı hikâyede kalmayı seçebilmektir.

Ve ben hâlâ böyle bir aşkın var olduğuna inanıyorum.

Ama artık onu, kendi yansımasına âşık birinin gözlerinde aramayacağım.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın