Kitap "kimse onu dinlemiyor" ile başlıyor... "Tanrı katili Nietzsche'in etrafında ne bir Tanrı ne de insan kalmıştır: Kendini kazandıkça, dünyayı kaybetti." şeklinde aynı tek başınalık ile sonlanıyor. "Kendinin celladı" haline gelen Nietzsche'in ruhunun her düşünceye karşı gösterdiği aşırı hassasiyet bedenini de ele geçiriyor ve uykusuzluk, baş dönmeleri, bir türlü peşini bırakmayan şiddetli mide ve baş ağrıları ile devam ediyor. Hastalığını bir lütuf olarak kabul edip, "Daha fazlası, daha güçlü bir çile, daha derin bir yalnızlık, daha dolgun bir ızdırap için yakarıyor. Ruhumun kısmeti olan sen, yazgı dediğim sen, bende olan sen! Beni koru ve beni daha yüce bir yazgı için esirge." diyor. Ve insanın yüceliğine dair formül: Amor Fati, doğuyor.
"Tüm ruhunu hakikatin yıkıcı gücüne teslim ediyor."
Neleri sever, nelerden nefret eder, hassasiyetleri, hastalıkları, uykusuzlukları, Don Juanlığı, bulanık gözlerinin yaşattığı ağrıya rağmen yerlere saçılan sayfalar... Bunlar öyle şairane bir dille aktarılıyor ki, Nietzsche'in küçük karanlık odasında onu izleyen herhangi bir nesne oluyorsunuz. Zweig, yazgıya duyduğu aşkla sevişen bu adam için "Hastalık, iç dünyasındaki insanın doğmasına ebelik etmiştir, hem doğum sancılarını dindiren hem de yaratan olmuştur." diyor ve bu acıdan aldığı doyumsuz hazzı ise bir hekimin klinik bakış açısıyla, günümüzde açıkça çöküşten önceki tipik hoşnutluk, aşırı coşku olarak teşhis edileceğini söylüyor.
Kitapta sürekli deri değiştiren bir yılanı izliyorsunuz. Hakikate olan tutkuyla, müziğe olan aşkla, dostluğa olan özlemle, kibirle, yalnızlığın en kör noktasıyla münakaşa içine giriyorsunuz. Zweig, o kadar derin işlemiş ki bu yalnızlığı ve Ortaçağ'ın bu "deccali" ile öyle içli dışlı olmuş ki, kör bir insana dünyanın en güzel manzarasını, tam da o güzelliği karşılar şekilde anlatıyor. Nietzsche'in iç dünyası ile tanışmak ve kitaplarındaki karanlıklarla yan yana boğuşmak için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyor ve şiddetle tavsiye ediyoruz. İyi okumalar!"Hızla ilerleyen zihni için artık hiçbir yerde ara verebileceği bir yer bulamıyor. Tam bir yere kök salmışken derisi kıvrılarak çatlıyor: Sonunda kendi yaşamında kendi kendini tecrübe etme sürecine artık hiç yetişemez hale geliyor. Değişiklikler ise giderek, görüntünün sürekli titrediği ve dalgalandığı sinematografik bir hıza ulaşıyor."



Yorum Bırakın