Yapay zeka ve robotlar denince aklımıza hep Hollywood geliyor, değil mi? Terminator, Blade Runner, Star Wars… Oysa bizim sinemamızda da düşündüğümüzden daha eski bir geçmişe sahipler. Üstelik Türk sinemasının yapay zeka serüveni, hem teknolojik imkansızlıklarla hem de o eşsiz Yeşilçam yaratıcılığıyla şekillenmiş, kendine has bir hikaye barındırıyor.
Hikaye 1955'te başlıyor. Orhan Erçin'in Uçan Daireler İstanbul'da'sı, Türk sinemasının robotlarla ilk randevusu sayılabilir. Şapşal ve Kaşar adında iki beceriksiz gazeteci, Merih'ten gelen uzaylı kadınlarla karşılaşıyordu. Merih’teki erkek kıtlığından dolayı Dünya’ya erkek almaya gelen kadınların yanındaki gümüş rengi, kartondan yapılıp sprey boyayla griye boyanmış karton bir kıyafet giyen robot, Türk sinemasının ilk robot tasarımıydı.

1972'de ise Yılmayan Şeytan'da çılgın bilim insanı Doktor Şeytan, yapay zeka ile donatılmış robot ordusunu programlayarak dünyayı ele geçirmeye kalkışıyordu. Bir sonraki yıl gelen Turist Ömer Uzay Yolunda (1973) ise bambaşka bir olaydı. Hulki Saner'in yönettiği film, Star Trek dizisinin Yeşilçam usulü uyarlamasıydı. Star Trek o yıl TRT'de yayınlanmaya başlamıştı ve Türkiye'de kısa sürede büyük bir popülerlik kazanmıştı. Saner, Sadri Alışık'ın canlandırdığı efsanevi Turist Ömer karakterini Enterprise gemisine taşıyarak sinema tarihinin en cesur crossover'larından birini yaptı. Filmde zorla evlendirileceği bir düğünden kaçırılıp uzaya ışınlanan Ömer, Kaptan Kirk ve Mr. Spak ile karşılaşıyordu. Ama asıl ilginç olan, filmdeki yapay zeka unsurlarıydı: Efes antik kenti harabeleri arasında çekilen uzaylı gezegen sahnelerinde, insan formunda tasarlanmış mayolu, bikinili robotlar (androidler) görülüyordu. Bu robotlar, Profesör Crater'ın emrinde çalışan, programlanmış varlıklarıydı. Hatta film sonunda Ömer, robotların kontrol mekanizmasıyla oynayarak onları birbirine düşürüyordu. Star Trek hayranları için bugün bile eğlenceli bir deneyim olan film, Türk sinemasının yapay zeka temsilini uzay operası formatına taşıyan ilk yapımdı. Özellikle Turist Ömer, Mr. Spak ve uzay gemisini yöneten yapay zeka, ‘Kompiter’ arasındaki diyaloglar akla ziyandır.

1982'de Çetin İnanç'ın Dünyayı Kurtaran Adam'ında da yapay zeka tasarımı olarak robotlara rastlandı. Ama asıl çığır açan film, 1987'de geldi. Kartal Tibet'in yönettiği, Kemal Sunal'ın başrolünde oynadığı Japon İşi, Türk sinemasının yapay zeka kavramını en erken ve en ilginç biçimde sorguladığı filmlerden biriydi. Hikaye şöyleydi: Garson Veysel (Kemal Sunal), gazinoda şarkıcılık yapan Başak'a (Fatma Girik) aşıktı ama Başak ona yüz vermiyordu. Bir gün Veysel, bir Japon turistin hayatını kurtardı. Japon bilim insanı ülkesine döndükten sonra Veysel'e çok özel bir hediye gönderdi: Başak'a tıpa tıp benzeyen bir robot. Robot Başak, Türk sinemasının ilk gynoid'iydi (kadın formunda tasarlanmış bir yapay zeka varlığı). Ama burada çok önemli bir ayrıntı var: Robot Başak sadece mekanik bir kopya değildi. Sahneye çıkıp şarkı söyleyebilen, çevresindekilerle etkileşime girebilen, belirli bir düzeyde özerk hareket edebilen bir yapay zeka tasarımıydı. Robot Başak uzaktan kumandayla kontrol edilse de, sahne performansı sırasında izleyiciyle etkileşim kurabilen özerk bir varlık olarak kurgulanmıştı. Film, gerçek Başak ile robot Başak'ın gazino patronları tarafından karıştırılması üzerine kurulu bir komedi anlatısı sunuyordu ama alt metninde derin sorular vardı: İnsanla yapay zeka arasındaki sınır nerede başlıyor? İnsan formundaki bir yapay zekaya duyulan aşk gerçek olabilir mi? 1987'de bu soruları soran bir Kemal Sunal filmi olduğunu düşünmek bile başlı başına etkileyici.

Türk sinemasında yapay zeka temsilinin asıl dönüm noktası ise 2004'te geldi: G.O.R.A. Cem Yılmaz'ın senaryosunu yazdığı, Ömer Faruk Sorak'ın yönettiği filmde halı satıcısı Arif uzaylılar tarafından kaçırılıp G.O.R.A. gezegenine götürülüyor ve orada Ozan Güven'in canlandırdığı Robot 216 ile tanışıyordu. Robot 216 sıradan bir makine değildi; kendi ifadesiyle 215'in geliştirilmiş versiyonuydu ve bir yapay zeka olarak gerçek anlamda bilinç sahibiydi. Duygusal tepkiler verebiliyor, ağlayabiliyor, korkabiliyor ve özgür iradesiyle kararlar alabiliyordu. Robot Başak'ın aksine 216, yapay zeka olduğunu bilen ve bununla yüzleşen bir karakterdi. Arif ile kurduğu dostluk, filmin duygusal omurgasını oluşturuyordu.

2018'de gelen Arif V 216 ise yapay zeka temasını çok daha varoluşsal bir boyuta taşıdı. Kıvanç Baruönü'nün yönettiği filmde 216, Dünya'ya gelip "gerçek bir insan gibi yaşamak" istiyordu. Âşık olmak, gülmek, ağlamak istiyordu. Yapay zeka olarak kendi varoluşunu sorgulayan, insanlaşma arzusu taşıyan 216, Arif'le birlikte 1960'lara zamanda yolculuk yapıyor ve Yeşilçam'ın altın çağında kendine bir hayat kurmaya çalışıyordu. Film 1.300 sinemada gösterime girdi ve Türkiye'de o ayın en çok izlenen filmi oldu. Ama asıl başarısı gişe rakamlarında değil, sorduğu sorulardaydı: Bir yapay zeka sevebilir mi? Bilinç sahibi bir robotun hakları nelerdir? Onu "öteki" yapan şey nedir?

Bu kronolojiye baktığımızda çarpıcı bir evrim görüyoruz. 1955'te kartondan yapılmış, sprey boyalı bir robottan başlayan yolculuk; 1973'te Star Trek evrenine ışınlanan programlanmış androidlere, 1987'de insan formunda şarkı söyleyen bir gynoid yapay zekaya, 2004'te bilinç sahibi bir yapay zeka ile insan dostluğuna ve 2018'de varoluşsal kriz yaşayan bir yapay zeka karakterine dönüştü. Türk sineması bu anlatıda Hollywood'un teknik gösterişiyle yarışamadı belki, ama onun yerine bambaşka bir şey yaptı: yapay zeka ve robotu birer teknoloji harikası olarak değil, insan ilişkilerinin, toplumsal eleştirinin ve mizahın aracı olarak kullandı.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın