Türk Bayrağındaki Sır: Bir Yıldızın Beş Bin Yıllık Yolculuğu

Türk Bayrağındaki Sır: Bir Yıldızın Beş Bin Yıllık Yolculuğu
1 Beğen
0 Yorum

Bayraklar yalnızca bir milleti temsil eden renkli kumaş parçaları değildir. Her biri, ait olduğu toplumun tarihinden, inançlarından, hafızasından ve kimi zaman mitolojisinden bile izler taşıyan sessiz anlamlardır. Bir bayrağa dikkatle bakıldığında, yalnızca bir devletin sembolü değil; yüzyıllar boyunca biriken kültürel mirasın, ortak hatıraların ve medeniyet tasavvurunun da izleri gayet okunabilir.


Bizim bayrağımıza baktığımızda da hilal; İslamiyet’i ve eski Türklerdeki Gök inancını temsil eder, yıldız; Türklüğü, özgürlüğü ve bağımsızlığı, al kırmızı renk ise; vatan uğruna dökülen kanları temsil eder. Peki o kendinden emin, gökte asılı duran beş köşeli yıldız sadece gökteki halinin toprağa yansımasından dolayı mı yer aldı? Hemen söyleyeyim: bayrağımızdaki yıldızın Venüs gezegenini temsil ettiğine dair resmî bir tanım yoktur. Ama hilal ile yıldızın binlerce yıllık ortak tarihine, eski gökyüzü tasvirlerine bakınca insan kendini şu soruyu sormaktan alamıyor; “İnsanlık neden bu kadar uzun süre, bu kadar farklı coğrafyada aynı yıldızı kutsadı?”

Hilalin yanında sessizce duran, ama aslında gökyüzünün en gürültücü, en çok anlatılmış, en çok tanrılaştırılmış cismini temsil eden o yıldız. Cevabı ararken kendimi Orta Asya bozkırlarından Sümer tapınaklarına, Fenike gemilerinin burnundan Atina’nın mermer tapınaklarına uzanan bir yolda buldum. Bu yazı, o yolun kısa bir haritası.
 
Çünkü gökyüzünde en parlak “yıldız” sandığımız o cisim aslında bir yıldız değil, bir gezegendir: Venüs. Sabah Güneş doğmadan belirir, bir süre sonra kaybolur; aylar sonra bu kez akşam yıldızı olarak yeniden çıkar karşımıza. Antik insan bu kayboluş-yeniden-doğuş ritmini bilmiyordu elbette; onun için bu, ölüp yeniden dirilen ilahi bir varlığın hikâyesiydi. Belki de bu yüzden Venüs hiçbir zaman sıradan bir gök cismi olmadı. Doğumun, ölümün, yeniden dirilişin, bereketin, aşkın ve savaşın simgesine dönüştü.


 
Bozkırın Kanlı ve Aşık Yıldızı
 
Önce eve, yani Orta Asya’ya dönelim. Türk topluluklarının gök bilgisinde Venüs’ün onlarca adı vardır: Çolpan, Zühre, Tan Yıldızı, Seher Yıldızı, Kervankıran, Kanlı Yıldız. Bu isim bolluğu tesadüf değil; gezegenin göklerdeki iki yüzünü, sabah ve akşam doğuşunu, ayrı ayrı kutsamanın izidir. Sabah doğduğunda o bir savaşçıdır ismi Alp Yıldızı, kılıcıyla diğer yıldızları söndüren bir asker. Akşam olduğunda ise aşkın, sevginin habercisidir. Bu ikili kimlik boşuna değil: hem eril-savaşçı hem dişil-sevgili bir tanrısal figür olarak anlatılır ve bu ikilik, göçebe hayvancı topluluklarda “çobanlık” imgesiyle de örülür. Çolpan, aynı zamanda sürüsünü güden, yön gösteren bir çoban tanrıçası sayılmıştır; göçebe için pusulanın, saatin, takvimin olmadığı bir dünyada bu yıldız hem zamanı hem yönü belirleyen tek sabit noktaydı.

İlginç bir ayrıntı: Venüs, Güneş etrafında sekiz yıllık bir döngüde beş kez kavuşum noktasına ulaşır. Bu beş noktayı gökyüzünde birleştirdiğinizde ortaya mükemmel bir beş köşeli yıldız, bir pentagram çıkar. Yani gökyüzü, kendi eliyle bize o simgeyi çizip vermiş; insanlık da onu okuyup kutsallaştırmış.

Ayrıca Venüs'e Zühre yıldızı da denirdi. Eski Türkler, Ülker yıldız kümesini şekil olarak uzun saçlı bir Türk Alp'ine benzetir, güzel Venüs (Zühre) ile Alp buluşunca "bahar" geldi derlerdi. Bu da edebiyatımızda oldukça geniş bir alan bulur kendisine, bu anlattğıma örnek olarak;

Başımız elif-i taç
Anlımız Zühre yıldızı
Kaşlarımız kalem-i kudret
Gözlerimiz nur-u hidayet

 
Sümer’in Göklerin Kraliçesi
 
Aynı gökyüzü izini takip edip güneye, Mezopotamya’ya indiğimizde karşımıza tarihin ilk yazılı kaynaklarında adı geçen aşk ve savaş tanrıçası çıkar: İnanna. MÖ 3000’lere tarihlenen Uruk kentinin baş tanrıçası olan İnanna’nın göksel simgesi, sekiz kollu bir yıldızdı! Bu da doğrudan Venüs’ün sekiz yıllık döngüsüne bir gönderme sayılır. “Göğün Hanımı” unvanıyla anılan İnanna, sabah yıldızı olarak savaşı ve ölümü, akşam yıldızı olarak aşkı ve bereketi temsil ediyordu; tıpkı bozkırın Çolpan’ı gibi. Kutsal hayvanı aslandı, bazen ok ve yayla, kanatlı bir savaşçı olarak tasvir edilirdi.


İnanna’yla ilgili en meşhur anlatı, onun yeraltına inişidir. Efsaneye göre tanrıça yedi kapıdan geçerken her kapıda gücünün, süsünün, ihtişamının bir parçasını geride bırakır; çırılçıplak kalıp yeraltında ölür, ama üç gün sonra yeniden hayata döner. Bunun, Venüs’ün gökyüzünde belli aralıklarla kaybolup yeniden görünmesinin mitolojik bir tercümesi olduğu düşünülür. İnsanlık, sanki gökyüzünde gördüğü sıradan bir astronomik olguyu alıp ondan böylesine güçlü bir ölüm-diriliş hikâyesi yaratmıştı.
 
Sümer’den sonra Akad, Asur ve Babil’e geçen bu tanrıça, İştar adını aldı ve aynı ikili doğasını korudu. Babil ikonografisinde Ay Tanrısı Sin’in hilali, Güneş Tanrısı Şamaş’ın güneş diski ve İştar’ın yıldızı sık sık birlikte, üçlü bir sembol takımı olarak resmedilirdi; hilal, yıldız ve güneş. Bugün bayraklarda gördüğümüz “ay-yıldız” motifinin en eski atalarından biri işte bu üçlemedir; ancak o dönemde bu hiçbir dinle özdeşleştirilmemiş, tamamen gökbilimsel ve dinî bir semboldü.

 

 
Fenikeli Denizcilerin Yol Yıldızı
 
İştar’ın hikâyesi Mezopotamya’da bitmedi. Batıya, Kenan diyarına ve Fenike kıyılarına ulaştığında Astarte adını aldı. Fenikeliler, Akdeniz’in en usta denizcileriydi ve açık denizde yönlerini genellikle Venüs’ün sabah ve akşam doğuşuna göre belirlerlerdi. Söylenene göre gemilerinin burnuna Astarte’nin, yani Venüs’ün tasvirini kazırlardı. Yani tanrıça hem yol gösteren hem koruyan bir figürdü. Fenike ticaret ağı sayesinde bu tanrıça Kıbrıs üzerinden Yunan dünyasına taşındı ve orada yeni, kalıcı bir isim aldı: Afrodit.


 
Yunan’ın Köpükten Doğan Tanrıçası ve Roma’nın Venüs’ü 
 
Yunan mitolojisinde Afrodit’in doğuşu, denizin köpüğünden çıkışıyla anlatılır. Bu doğum sahnesi bile, tanrıçanın binlerce yıl önce Fenikeli denizcilerin koruyucusu olarak taşıdığı denizle bağını hatırlatır gibidir. Afrodit, aşk ve güzelliğin, ama aynı zamanda arzu ve çekimin tanrıçasıydı; Sümer’deki sevgilisi Dumuzi’nin karşılığı olarak burada Adonis çıkar karşımıza. Romalılar bu tanrıçayı kendi panteonlarına Venüs adıyla aldılar ve gezegene bu ismi verdiler. Bugün hâlâ kullandığımız isim budur. Ama Roma için Venüs sadece bir aşk tanrıçası değildi; Troyalı kahraman Aeneas’ın annesi sayıldığı için Roma halkının ilahi atası kabul edildi. Julius Caesar gibi devlet adamları soy zincirlerini Venüs’e dayandırarak siyasi meşruiyet devşirdiler. Yani gökyüzündeki o gezegen, bir noktada dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin resmî sembollerinden birine dönüşmüştü. Böylece İnanna’dan başlayan zincir; İştar, Astarte, Afrodit ve Venüs olarak, aynı gökcismini binlerce yıl boyunca kadınlık, aşk, güzellik, savaş ve iktidarla özdeşleştirmeyi sürdürdü.

 

Mısır’ın Sessiz Kalan Yıldızı

 
Mısır biraz farklı bir yol izler. Eski Mısırlılar için gökyüzünün en önemli yıldızı Venüs değil, Sirius’tu. Sopdet adlı tanrıçayla özdeşleştirilen ve Nil’in taşma döngüsünü haber veren o parlak yıldız, zamanla İsis ile birleştirildi. Venüs de gözlemleniyordu elbette; Mısırlılar onu sabah ve akşam doğuşuyla ayrı ayrı takip ediyorlardı. Ama Mezopotamya ve Akdeniz dünyasındaki gibi güçlü, tek bir tanrıça kültüne dönüşmedi; Mısır’ın göksel ilgisi daha çok Orion ve Sirius ekseninde şekillendi. Yine de Venüs’ün sabah ve akşam görünüşleri Mısır’da da dikkatle kayda geçiriliyordu, çünkü Mısırlı için gökyüzü, yeryüzündeki kozmik düzenin bir aynasıydı; her gök cismi bu düzenin sessiz bir işaretiydi. Bu da aslında öğretici bir karşılaştırma sunar: aynı gezegen, farklı coğrafyalarda farklı önem dereceleri kazanabiliyor.


 
Hilal ile Yıldızın Buluşması
 
Peki hilal ile yıldız ne zaman bir arada bayrak üzerinde buluştu? Bu ikili sembol, gördüğümüz gibi Sümer’den beri hilal-yıldız-güneş üçlemesinin bir parçasıydı; ay tanrısının hilali, Venüs’ün yıldızı. Antik Mezopotamya’nın ardından bu motife MÖ 14-13. yüzyıllarda Moab mühürlerinde, sonra Partlar’da rastlanır. Ancak sembolün İslam dünyasıyla, özellikle de Osmanlı ile özdeşleşmesi çok daha geç bir tarihte, 1844’te resmî Osmanlı bayrağının kabulüyle gerçekleşir. O bayraktan miras kalan ay-yıldız, bugün Türkiye Cumhuriyeti bayrağında yaşamayı sürdürüyor; Tunus, Libya, Cezayir gibi eski Osmanlı topraklarından Azerbaycan, Pakistan, Kazakistan’a kadar pek çok bayrakta da benzer bir iz bırakmış durumda.
 
Burada bir parantez açmak istiyorum, çünkü yıldız motifi dünya bayraklarında hiç de az görülen bir şey değil. Sadece hepsi aynı hikâyeyi anlatmıyor. Fas bayrağındaki yeşil beş köşeli yıldız, örneğin, Süleyman Mührü’yle ilişkilendirilir. Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağındaki elli yıldız eyaletleri sayar. Avrupa Birliği bayrağındaki on iki yıldız birlik ve bütünlüğü simgeler. Çin bayrağındaki büyük yıldız partiyi, küçük dört yıldız ise halkın farklı kesimlerini temsil eder. Bunların hiçbiri doğrudan Venüs’e gönderme yapmaz; yıldız burada soyut bir birlik veya sayı simgesi olarak kullanılmıştır.
 
Bizim coğrafyamızda ise, hilalin yanındaki yıldız çok daha eski, çok daha “gökyüzünden gelen” bir mirasın parçası olarak duruyor. Resmî bir tanım olmasa da, o kadim astronomik-mitolojik zincirin sessiz bir yankısı gibi.


 
Bir Sembolün Söylediği
 
Bütün bu yolculuğun sonunda karşımda duran şey şu: bayrağımızdaki o güçlü ve vakur yıldız, aslında insanlığın gökyüzüne baktığı ilk andan beri taşıdığı bir hafızanın parçası. Bozkırın çoban-savaşçı Çolpan’ı, Sümer’in göklerin kraliçesi İnanna’sı, Babil’in İştar’ı, Fenike’nin yol gösteren Astarte’si, Antin Yunan’ın Afrodit’i, Roma’nın Venüs’ü. Hepsi aynı ışığa, gökyüzündeki aynı parlak noktaya bakıp ona kendi dillerinde, kendi ihtiyaçlarına göre bir anlam vermiş insanların izleri. Türk kültürü bu zincirin hem en eski hem en canlı halkalarından biri; Çolpan’ı hâlâ türkülerimizde “kervan kıran yıldız” diye anıyoruz.
 
Düşünsenize: Sümerli bir rahip, Orta Asya’da sabah göçüne hazırlanan bir Türk, Nil kıyısında gökyüzünü izleyen bir Mısırlı, Fenike gemisinde yönünü bulan bir denizci, Atina’da bir filozof, Roma’da bir komutan. Hepsi günün bir anında aynı parlak ışığa baktı. Kimi ona İnanna dedi, kimi İştar, kimi Astarte, kimi Afrodit, kimi Venüs, biz ise Çolpan. İsimler değişti, hikâyeler değişti, ama göğe bakan insanın o hayreti hiç değişmedi.
 
Belki de bayrağa her baktığımızda görmemiz gereken şey sadece bir ulusal sembol değil; insanlığın binlerce yıldır aynı yıldıza bakıp aynı hayreti duyduğunun sessiz bir kanıtı. Çünkü gökyüzü hiç değişmedi, sadece biz ona verdiğimiz isimleri ve anlamları zamanla değiştirdik.

Ve son nefes... 

Zühre, Venüs yıldızının Arapça adı. Sümer Tanrıçası İnanna, Venüs yıldızını simgeliyor. İnanna'ya Mecnun gibi çoban olan Tanrı Tammuz âşık oluyor. Yani bizim Leyla ile Mecnun hikâyelerinin asıl kaynağı.

Daha ileri gidersem Âşık Veysel'e de Onu koyana da ayıp olur. Zira sevgilinin büyülü bakışları bizleri deler de geçer.

Mecnun'um Leyla'mı gördüm
Sandım ki Zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti
Ben bu sırra eremedim

 

Arda Keskinkılıç


Kaynakça: 
The Treasures of Darkness: A History of Mesopotamian Religion. Yale University Press, 1976.
The East Face of Helicon: West Asiatic Elements in Greek Poetry and Myth. Oxford University Press, 1997.
Greek Religion. Harvard University Press, 1985.
Myths from Mesopotamia: Creation, the Flood, Gilgamesh, and Others. Oxford University Press, 2008.

 

 

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın