Hiç düşündünüz mü; bazı insanlar neden karşısındaki kişinin kendisine zarar verdiğini bile bile o insanı sevmeye devam eder? Psikolojide buna, kişinin bildiği ama çıkamadığı bir "duygusal konfor tuzağı" derler. İnsan, o zehri damla damla içtiğini, her gün ruhundan biraz daha eksildiğini çok iyi bilir ama o masadan yine de kalkamaz.
Bunun altında yatan en derin psikolojik dinamiklerden biri, kişinin aşık olduğu kişiyle değil, sırf onu seven insanla birlikte olma halidir. Çoğu zaman mesele karşı tarafın kim olduğu, ne kadar doğru bir insan olduğu ya da bize ne kattığı değildir. Asıl bağ kurulan şey, o kişinin bize olan sevgisinin yarattığı aynadır. Birey, o zehirli ilişkide karşısındakine duyduğu tutkudan ötürü değil, "sevilen biri olma" hissinin kendisine sağladığı o psikolojik tatminden ötürü kalır. Kendi içindeki eksiklikleri, değersizlik hislerini veya yalnızlık korkusunu, başkasının ona sunduğu bu yoğun ilgiyle yamamaya çalışır. Sevginin nesnesi değil, öznesi olmayı; yani sadece o sevilme halini sever.
İnsan o fırtınaya neden katlanır peki? Çünkü mesele ne sevgi ne de o yorucu adam/kadın... Mesele, o bağı kopardığında düşeceği o koca hiçlik hissi. Fırtına dinsin de geriye ne kalırsa kaltsın kafası; o zehirli de olsa kurulmuş 'onay' tezgahını bozmak gözünde dağ gibi büyür."en kurtulmanın, o zincirleri kırmanın tek yolu var: Kendimizi daha çok sevmek.
Bize zarar vermesine izin verdiğimiz o insanı sevmek yerine, biraz da kendimizi sevsek... Kendi değerimizi başkasının bize biçtiği o kusurlu biçkiyle ölçmekten vazgeçsek, her şey daha iyi olmaz mı? Ne de olsa insan en çok kendi kalbine haksızlık ediyor; başkasının açtığı yarayı saracağım derken, en çok kendi elleriyle kanatıyor buradayım diyen ruhunu.
Sonuçta o en güzel sevgiyi bir yabancı değil, yine kendimiz veririz...



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın