Whiplash'i izlerken baş karakter Andrew’u o kadar iyi anlıyorum ki... İçindeki o devasa onaylanma ihtiyacını, hayallerine ulaşmak için yanıp tutuşmasını ve o hedefe giden yolda aklına gelebilecek her türlü zorluğa razı olmasını sonuna kadar hissedebiliyorum. Açıkçası, kendi içimdeki müzisyenle düşündüğümde: Eğer gerçekten hayallerim gerçekleşecekse ve bu yolda o psikolojik baskıdan geçmem gerekecekse, sanırım bir noktada katlanabilirdim diye geçiriyorum içimden.
Fakat mesele tam da burada çatallanıyor; çünkü filmdeki orkestra şefinin davranışlarında normal olan hiçbir şey yok.
Bir yandan şefe hak veriyorum. Sanatta ve müzikte o disiplin, o baskı olmadan kusursuza, mükemmele ulaşmanın imkansız olduğunu çok iyi biliyorum. Ancak Fletcher öyle bir baskı uyguluyor ki, bu dozaj insanı enstrümanından, müzikten soğutur. İnsana kendini öyle bir yetersiz hissettiriyor ki, bir daha asla çalmak istemeyebilirsiniz.
Burada iş tamamen kişiden kişiye değişir; herkese aynı sertlikle yaklaşamazsın. Baskı elbette olacak ama bunun bir dozu olmalı. Hem destek, hem baskı... Dengeli olmalı. Gidip de gerçekten yetişmesini, parlamasını istediğim bir öğrencime asla sandalye fırlatmam ya da tokat atmam. O yüzden şefe bir yandan hak verirken, bir yandan da bu yaklaşımın aşırı abartılı ve yanlış olduğunu düşünüyorum. Baskı tabii ki olmalı ama bu şiddet ve zulüm şekli kesinlikle kabul edilemez.
Filmi psikolojik açıdan incelediğimizde karşımıza çok sarsıcı tablolar çıkıyor. Örneğin travmatik bağ (trauma bonding) tam olarak bu ilişkiyi özetliyor; Fletcher öğrencilerine sürekli psikolojik şiddet uygulayıp ardından verdiği anlık onaylarla onları kendine bağımlı hale getiriyor. Andrew’un hayatını mahveden birinden onay alabilmek için her şeyi göze alması bu tuzağın esiri olmasından kaynaklanıyor.
Bunun yanı sıra durum, sağlıklı bir tutkudan çıkıp obsesif bir kompulsiyona dönüşüyor. Andrew müzik dışındaki tüm insani bağlarını koparıyor; kendi değerini yalnızca davuluna ve şefin gözündeki başarısına indirgiyor. Dediğim gibi, bu psikolojik baskılar ve travmatik süreçler yaşandıktan sonra, o müziğe olan saf sevgi sizce gerçekten kalır mı?
Andrew’un bu sisteme neden katlanabildiğini çok iyi anlıyorum, evet. Aslında bu filmi izlerken ve bunları söylerken o kadar çok arada kalıyorum ki... Çoğu kişi bu filmi izlediğinde bu acımasız hırsı tamamen reddedebilir, yanlış bulabilir. Ama benim hayallerim o noktaya bir tık benzediği için karakteri bir dereceye kadar anlayabiliyorum. Belki de gerçekte o baskının yüzde birini bile kaldıramazdım, kim bilir?
Ama bir noktadan sonra katılamadığım, anlam veremediğim bir yer var: Tüm amacının, kendisine bu kadar kötülük yapan o hayranlık duyduğu şeften onay almak haline gelmesi.
İşte burayı kabullenemiyorum. Profesyonel olmak isteyebilirsin, en iyisi olmak için savaşabilirsin; ama bunu o zehirli adamın yolundan gitmeyerek de yapabilirsin. Kendi yolunu çizer, kendini geliştirir, onlara en güzel cevabı kendi müziğinle verirsin. Şefin onayına köle olmak yerine, kendi sanatının efendisi olmak varken o çembere hapsolmak bana fazla geliyor.
Üstelik bu noktada şu soru da kafama takılıyor: Kime göre mükemmel, neye göre mükemmel?
Herkesin mükemmeliyetçilik anlayışı birbirinden çok farklı. Belki de ben ileride istediğim o seviyeye geldiğimde, kendimi zaten "mükemmel" hissedeceğim. Bazılarımız için dışarıdan birinin onayını almaya asla gerek yok; çünkü bizim yeteneklerimiz, bizim performanslarımız bir orkestra şefine ya da jürilere bağlı değil. Kendi içimizdeki tatmin, dışarıdaki herkesin alkışından çok daha gür çıkabiliyor. Herkes bunu çok farklı yorumlayabilir; ben bile bu kadar arada kalıyorken...
Ama günün sonunda enstrümanı eline aldığında geriye kalan şey gerçekten o saf müzik sevgisi mi, yoksa sadece kör bir hırs mı?



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın