Kendini bulma yolculuğu düz bir yol değildir. Bazen yanlış insanları seçersin, bazen gereğinden fazla bağlanırsın, bazen yalnız kalırsın, bazen de kendinden bile sıkılırsın. Geçmişte verdiğin kararları bugünkü aklınla yargılamak kolaydır. Oysa o kararları veren kişi, o günkü bilgin, korkuların, ihtiyaçların ve deneyimlerinle hareket ediyordu.
Mevlana’nın sözü burada başka bir anlam kazanır: “İçine sefer etmeyen, dünyayı dolaşsa ne? Kendini görmeyen, âlemi görse ne?” Çünkü insanın asıl mesafesi, kat ettiği yollarla değil, kendisine ne kadar yaklaşabildiğiyle ölçülür.
Hayatı çoğaltarak değil, eksilterek anlamaya başlarız.
Hiç; sahip olmamak değil, fazlalıkların bizi sahiplenmesine izin vermemektir.
Daha az eşya, daha az gürültü, daha az gösterme ihtiyacı…
Ve belki de daha çok kendimiz.
İnsan ilişkileri de böyledir. Birlikteliğin değerini başkalarının gördüğü fotoğraflar, beğeniler ya da sosyal medyadaki görünürlüğü belirlememeli. Sevgi, seyredilmek için değil, yaşanmak için vardır.
“Hâlâ değerli miyim, hâlâ çekici miyim, hâlâ başkalarının ilgisini çekiyor muyum?”
Beğeni, kısa süreli bir psikolojik ödül verir. İnsan kendisini görülmüş hisseder. Fakat bu his hızla kaybolduğu için yeniden görünür olma ihtiyacı doğabilir. Böylece kişi, kendi değerini içeriden hissetmek yerine başkalarının tepkileri üzerinden ölçmeye başlayabilir. Bir insan sevdiği kişiyle kurduğu mahremiyeti beslemek yerine, ilişkinin dışında sürekli bir seyirci kitlesine kendisini sunmaya ihtiyaç duyuyorsa, ilişkinin içinde olmakla, başkalarının gözünde var olmak arasında bir gerilim hep vardır.
Burada asıl soru “Neden fotoğraf paylaşıyor?” değildir.
Asıl soru şudur:
“Ben neden başkalarının beni görmesine bu kadar ihtiyaç duyuyorum?”
Çünkü insanın aradığı şey beğeni değil, kendisine dair eksik hissettiği değerin başkalarının gözünden tamamlanmasıdır.
Ve metnin ikinci bölümünde ki o cümle tam burada anlam kazanıyor:
“İnsanın kendine dönüşü, dünyaya kendini göstermekle değil; dünyaya kendini gösterme ihtiyacından vazgeçmekle başlar.”
Bu, sosyal medyadan tamamen çekilmek ya da görünmez olmak demek değildir. Daha özgür bir şeydir: Görünür olmayı seçebilmek ama görünür olmadan da kendini değerli hissedebilmek.
Bir ilişkide de belki en olgun hâl budur.
Sevdiğin insanın yanında, dünyanın geri kalanına kendini kanıtlama ihtiyacının azalması.
Çünkü gerçek yakınlık, seyirci sayısının arttığı yerde değil; seyirciye ihtiyaç kalmadığı yerde derinleşir.
İki insan birbirine gerçekten yetebiliyorsa, bunu dünyaya kanıtlamaya neden ihtiyaç duysun?
Sadeleşmek biraz da şunu öğrenmektir:
Herkese görünmekten vazgeçip, birbirine gerçekten görünür olabilmek.
Huzur, hayatımıza daha fazlasını eklemekte değil; bize ait olmayan her şeyi sessizce bırakıp geriye “hiç” kalabilmekte saklıdır.
Göz, nesneleri görür; gönül ise anlamı arar. Gözün gördüğü şey dışarıdadır, fakat hakikatin kapısı içeridedir. Belki de bu yüzden Küçük Prens’in o sade ama derin sözü, yüzyıllar önce söylenmiş bir hakikate dokunur: “İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir.”
Görmek, yalnızca ışığın göze ulaşması değildir. Görmek; bir şeyin ardındaki anlamı, bir insanın ardındaki yarayı, bir sessizliğin içindeki sözü ve kendi varlığının ardındaki soruyu fark edebilmektir.
Dünyayı görmek kolaydır; insanın kendisini görmesi zordur.
İnsanın bütün arayışı, dışarıda bulmaya çalıştığı şeyi içinde fark edebilme çabasıdır. Uzaklara gider, başka şehirler, başka insanlar, başka hayatlar tanır. Ancak kendisine dönmediği sürece bütün bu yolculuklar yalnızca mekân değişikliğidir.
Mevlana’nın “Gören de O, gösteren de O” sözündeki sır da belki burada saklıdır: Görmekten önce, görmeyi mümkün kılan bir bilinç vardır.
O halde mesele gözlerini dünyaya açmak değil; gönlünü hakikate açmaktır.
İnsan gözleri açıkken bile kördür. Hiçbir yere gitmeden, kendi içine doğru attığı tek bir adımla bütün âlemi görmeye başlar.
Sadeleşmek biraz da beklentileri azaltmaktır
İnsan, sahip olduklarından değil, sahip olması gerektiğine inandıklarından yorulur.
“Şöyle bir hayatım olmalı.”
“Böyle bir ilişkim olmalı.”
“İnsanlar beni şöyle görmeli.”
“Artık şu yaşta bunları başarmış olmalıyım.”
Bunların her biri görünmez bir yük haline gelebilir.
Sadeleşmek, kendine şu soruyu sormaktır:
“Bunu gerçekten istiyor muyum, yoksa istemem gerektiğini düşündüğüm için mi istiyorum?”
Bu soru insanı kendi özüne oldukça yaklaştırır.
Kendini bulmak, kendini icat etmek değildir.
Bence burada güzel bir paradoks var: İnsan kendini bulduğunda yepyeni bir insan olmaz. Daha çok, başkalarının beklentileriyle üzerine giydiği kimliklerden sıyrılır.
Bir noktadan sonra daha az açıklama yaparsın.
Daha az kendini kanıtlama ihtiyacı duyarsın.
Her tartışmayı kazanmak istemezsin.
Herkes tarafından sevilmenin mümkün olmadığını anlarsın.
Ve yalnızlığın, eskisi kadar korkutucu gelmemeye başlar.
Bu, insanlardan kopmak anlamına gelmez. Tam tersine, insanlarla kurduğun ilişkilerin daha sahici hale gelmesini sağlar.
Çünkü artık birilerini boşluğunu doldurmak için değil, hayatını paylaşmak için yanında istersin.
Hayata biraz izin vermek
Olgunlaşmanın en güzel taraflarından biri budur:
Hayata sürekli müdahale etmeyi bırakıp, bazı şeylerin kendi zamanında gerçekleşmesine izin vermek.
Her kaybın hemen bir anlamı olmak zorunda değil.
Her yalnızlık yeni bir başlangıç olmak zorunda değil.
Her ilişkinin bir ömür sürmesi gerekmiyor.
Her başarısızlık da senden bir şey eksiltmiyor.
Hayat sadece hayat oluyor.
Ve insanın görevi her şeyi çözmek değil; olan şeyle bir süre birlikte yaşayabilmek.
Bence sade bir hayatın en derin hali de burada başlıyor:
Daha az sahip olmak değil, daha az direnmek.
Daha az göstermek değil, daha çok yaşamak.
Kendini sürekli değiştirmek değil, olduğun kişiye biraz şefkat göstermek.
“hiç” dediğimiz şey de tam olarak budur:
Hiçbir şey olmak zorunda olmadığın o sessiz yerde, ilk kez gerçekten kendin olabilmek.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın