Arnolfini Portresi’ndeki Ayna Neyi Saklıyor?

Arnolfini Portresi’ndeki Ayna Neyi Saklıyor?
3 Beğen
0 Yorum

Bir tabloya baktığımızda çoğu zaman ilk refleksimiz, karşımızda gördüğümüz sahneyi anlamlandırmaya çalışmak oluyor. Gözümüz önce odaktaki kişiyi arıyor; ardından nerede durduğuna, çevresinde nelerin olduğuna ve bütün bu ayrıntılarla ressamın bize ne anlatmak istediğine takılıyor. Üstelik karşımızdaki eser yüzlerce yıl öncesinden geliyorsa, bu merak daha da büyüyor ve gördüğümüz her ayrıntının ardında çözülmeyi bekleyen bir anlam olabileceğini düşünüyoruz. Fakat bazı resimler, bizden tam da bunu bekliyormuş gibi ipuçlarını önümüze sererken kesin bir cevaba ulaşmamıza bir türlü izin vermiyor. Ne kadar uzun bakarsak yeni bir ayrıntı fark ediyor, her yeni ayrıntıyla resmi biraz daha çözdüğümüzü sanıyor ama sonunda kendimizi başladığımızdan daha fazla soruyla baş başa buluyoruz.

Jan van Eyck’in 1434 tarihli Arnolfini Portresi de tam olarak böyle bir eser. Hatta sanat tarihiyle yakından ilgilenmiyor olsanız bile bu tabloyu daha önce bir kitapta, dergide, müzede ya da farklı bir bağlamda görmüş olabilirsiniz. Çünkü yüzyıllar içinde sanat tarihinin en tanınan eserlerinden birine dönüşen Arnolfini Portresi, ilk bakışta oldukça sade görünen sahnesinin içine şaşırtıcı miktarda ayrıntı saklıyor. 

Karşımızda zengin bir evin içinde yan yana duran bir çift var ve başlangıçta dikkatimizi doğal olarak onlar çekiyor. Ancak gözümüz odanın içinde biraz daha dolaştıkça çiftin kendisinden çok çevrelerindeki nesneleri fark etmeye başlıyoruz; yerde duran küçük köpek, pencerenin yanındaki portakallar, tavandan sarkan avize ve odanın büyük bölümünü kaplayan kırmızı yatak, sahnenin yalnızca bir portreden ibaret olmadığını yavaş yavaş hissettiriyor. Tam da bu ayrıntıların neden orada olduğunu düşünmeye başladığımız sırada gözümüz çiftin arasında, arka duvara asılmış küçücük bir aynaya takılıyor. Asıl hikaye de burada başlıyor, çünkü Van Eyck’in o aynanın içine yerleştirdiği şey yalnızca odanın bir yansıması değil; tablonun gördüğümüz sınırlarının çok daha ötesine uzanan başka bir sahne.

Üstelik resmin en küçük ayrıntılarından birinin bütün hikayeyi değiştirecek kadar önemli hale gelmesi, Van Eyck söz konusu olduğunda pek de tesadüf değil. Onun resimlerinde gözden kaçabilecek küçücük bir nesne bile bazen gördüğümüz sahneye bambaşka bir anlam kazandırabiliyor. Dolayısıyla aynanın içinde bizi neyin beklediğine geçmeden önce, Van Eyck’in ayrıntılara neden böylesine önem verdiğine ve dünyayı nasıl resmettiğine biraz daha yakından bakmak gerekiyor.

Van Eyck’in gözünden dünyaya bakmak

Jan van Eyck, 15. yüzyıl Kuzey Avrupa sanatının en önemli isimlerinden biri. Bugünkü Belçika-Hollanda sınırına yakın Maaseik çevresinde doğduğu düşünülen ressamın adına 1422’de Lahey’de rastlıyoruz; birkaç yıl sonra ise Burgonya Dükü III. Philippe’in sarayında karşımıza çıkıyor. Üstelik buradaki görevi yalnızca resim yapmakla sınırlı kalmıyor. Diplomatik görevlerle farklı ülkelere seyahat eden Van Eyck, 1428’de Philippe’in evlenmeyi düşündüğü Portekizli Isabella’nın portresini yapmak üzere Portekiz’e kadar gidiyor. Saray çevresinde geçirdiği bu yılların ardından onu döneminin diğer ressamlarından ayıran şey ise giderek daha belirgin hale geliyor: Van Eyck, gördüğü dünyayı yalnızca resmetmek yerine onu mümkün olduğunca gerçek haliyle yüzeye taşımaya çalışıyor. Bu yüzden kumaşın ağırlığını neredeyse hissedebiliyor, metalin ışığı nasıl yansıttığını, kürkün dokusunu ya da bir mücevherin parıltısını kolayca seçebiliyorsunuz. Yağlıboyayı ince ve saydam katmanlar halinde kullanmadaki ustalığı da bu etkiyi güçlendiriyor ve en küçük ayrıntının bile gözden kaçmadığı bir dünya ortaya çıkarıyor.

Van Eyck’in ayrıntılara verdiği bu önem, içinde üretim yaptığı Kuzey Rönesansı’nın görsel anlayışıyla da yakından ilişkili. İtalya’da Rönesans sanatçıları antik dünyaya, insan bedeninin oranlarına ve perspektife yönelirken Kuzey Avrupa’da gündelik hayatın içinden gelen ayrıntılar resmin anlatısında daha fazla yer buluyor. Hatta bu yaklaşımı öylesine ileri taşıyor ki eserlerinde gördüğümüz en küçük nesne bile insana ister istemez “Neden tam olarak orada?” sorusunu sorduruyor. Arnolfini Portresi’nin yüzyıllardır bu kadar farklı biçimlerde yorumlanmasının nedeni de tam olarak burada yatıyor.

Bir odada iki kişi ve onlarca soru

1434 tarihli Arnolfini Portresi, bugün Londra’daki National Gallery koleksiyonunda bulunuyor. Meşe panel üzerine yağlıboyayla yapılan eser yaklaşık 82 × 60 santimetre boyutlarında. Sanat tarihindeki ününü düşününce şaşırtıcı derecede küçük sayılabilecek bu tablo, buna rağmen içine inanılmaz miktarda ayrıntı sığdırıyor.

Resimde bir erkek ve bir kadın, Brugge’de olduğu düşünülen varlıklı bir evin odasında yan yana duruyor. Erkeğin uzun süre Brugge’de yaşayan zengin İtalyan tüccar Giovanni di Nicolao Arnolfini olduğu kabul edildi. Kadının kimliği konusunda ise aynı kesinlik yok ve bugün bile tablonun kimi gösterdiği konusunda tartışmalar devam ediyor. Zaten eserin büyüsü biraz da buradan geliyor; karşımızda son derece gerçek görünen iki insan var ama onların hayatındaki hangi ana tanıklık ettiğimizi tam olarak bilmiyoruz.

Erkek sağ elini kaldırırken diğer eliyle kadının elini tutuyor. Kadın ise ağır yeşil elbisesinin kumaşını karnının önünde topluyor. Bu görüntü uzun yıllar hamilelik işareti olarak yorumlandı ancak elbisenin biçimi dönemin modasıyla ilişkilendirildiği için bugün bunu kesin bir hamilelik göstergesi olarak okumak mümkün değil. Yine de Van Eyck’in kumaşı yerleştirme biçimi öylesine dikkat çekici ki gözümüz ister istemez kadının bedenine yöneliyor.

Gözümüz kadının elbisesinden odanın geri kalanına kaydığında ise ayrıntılar çoğalmaya başlıyor. Çiftin ayaklarının arasında küçük bir köpek duruyor, pencerenin yanında portakallar görülüyor, sağ tarafta kırmızı kumaşlarla çevrili büyük bir yatak uzanıyor. Tavandan gösterişli bir pirinç avize sarkarken yerde çıkarılmış ayakkabılar, arka tarafta ise dua boncukları gibi daha küçük ayrıntılar bulunuyor. Yüzyıllar boyunca bu nesnelerin neredeyse tamamına ayrı anlamlar yüklendi. Köpek sadakatle, portakallar zenginlikle, tek başına yanan mum Tanrı’nın varlığıyla, çıkarılmış ayakkabılar ise kutsal bir alan fikriyle ilişkilendirildi.

Fakat burada küçük bir sorun var. Bir nesnenin 15. yüzyılda belirli bir çağrışım taşıması, Van Eyck’in onu mutlaka o mesajı vermek için resmettiği anlamına gelmiyor. Arnolfini Portresi’ni ilginç yapan da biraz bu belirsizlik. Resim bize sürekli ipuçları veriyormuş gibi davranıyor ama hiçbirinin yanına kesin bir açıklama bırakmıyor.

Bu yüzden tablo uzun süre bir evlilik töreninin kaydı olarak yorumlandı. Erkeğin kaldırdığı eli bir yemin hareketi, çiftin birleşen elleri ise evlilik bağının göstergesi olarak görüldü. Sanat tarihçisi Erwin Panofsky’nin 20. yüzyılda geliştirdiği bu yorum öylesine etkili oldu ki eser uzun yıllar adeta 1434 yılında gerçekleşmiş gizli bir nikahın görsel belgesi gibi anlatıldı. Ancak sonraki araştırmalar bu okumanın sandığımız kadar kesin olmadığını gösterdi. El hareketlerinin mutlaka evlilik ritüeline ait olduğunu söylemek mümkün olmadığı gibi tablonun hukuki bir evlilik belgesi işlevi gördüğünü kanıtlayan yeterli veri de yok.

Tam burada Van Eyck bizi odanın merkezine, iki figürün arasındaki küçücük nesneye götürüyor.

Aynaya biraz daha yakından bakarsanız

Arka duvarda, çiftin tam arasında yuvarlak ve dışbükey bir ayna bulunuyor. İlk bakışta size odadaki diğer değerli eşyalardan biri gibi görünebilir. Fakat aynaya yaklaştığınızda tablonun bütün dengesi değişiyor, çünkü Van Eyck oraya yalnızca bir yansıma değil, resmin dışında kalan dünyayı da yerleştirmiş.

Aynanın içinde Arnolfini çiftini bu kez arkadan görüyoruz. Böylece aynı sahneye tek bir yüzey üzerinde iki farklı yönden bakabiliyoruz. Fakat asıl şaşırtıcı ayrıntı onların arkasında beliriyor. Aynada odanın kapısı ve kapının önünde duran iki kişi daha seçiliyor. Yani tabloya ilk baktığımızda iki kişinin bulunduğunu düşündüğümüz odada aslında en az dört kişi var.

Peki diğer ikisi kim?

Van Eyck bu iki kişinin kim olduğunu açıklamıyor ancak aynanın hemen üzerinde oldukça dikkat çekici bir yazıyla karşılaşıyoruz:

Johannes de Eyck fuit hic. 1434.

Kabaca, “Jan van Eyck buradaydı. 1434.”

Buradaki kelime seçimi önemli, çünkü ressam “Jan van Eyck bunu yaptı” ya da “bunu resmetti” demiyor. Doğrudan buradaydı diyor. Bu yüzden aynada görünen figürlerden birinin Van Eyck olabileceği düşünülüyor. Eğer gerçekten öyleyse ressam yalnızca eseri yaratan kişi olarak dışarıda durmuyor; kendisini resmettiği anın içine de yerleştiriyor.

Panofsky’nin evlilik yorumu da büyük ölçüde buradan güç kazanmıştı. Ona göre aynadaki iki kişi törenin tanıklarıydı ve Van Eyck’in “buradaydı” notu da ressamı bu ana şahitlik eden kişilerden biri haline getiriyordu. Fakat sonraki çalışmalar, özellikle bu ifadenin hukuki belgelerde kullanılan standart bir tanıklık formülü olmadığını ortaya koyunca yorum yeniden tartışmaya açıldı. Dolayısıyla aynadaki insanlar gerçekten bir evliliğin tanıkları olabilir, Van Eyck arkadaşını ziyarete gelmiş olabilir ya da bütün sahne düşündüğümüzden çok daha farklı bir anlam taşıyabilir.

Van Eyck’in aynaya yüklediği anlam yalnızca yansımayla da sınırlı kalmıyor. Aynanın küçücük çerçevesine İsa’nın Çilesi’nden on ayrı sahne yerleştirerek odanın gündelik dünyasının ortasına dini bir anlatı ekliyor. Böylece bir tarafta pahalı kumaşlar, portakallar, mobilyalar ve maddi zenginliğin izleri yer alırken, bütün bunların tam ortasında kutsal tarihin sahneleriyle çevrelenmiş bir ayna duruyor. Bu kadar küçük olmasına rağmen hem kompozisyonun hem de anlatının merkezine yerleşmesi, ona yalnızca dekoratif bir nesne olarak bakmayı neredeyse imkansız hale getiriyor.

Üstelik aynadaki figürlerin bulunduğu konumu düşündüğümüzde iş biraz daha ilginçleşiyor. Onlar, bizim tabloya baktığımız tarafta duruyor. Yani aynada gördüğümüz yer aynı zamanda izleyicinin bulunduğu yer. Birkaç saniyeliğine kendimizi 1434 yılında o kapının önünde hayal etmek çok da zor değil. Biz odaya bakıyoruz, odanın içindeki ayna ise dönüp bizim bulunduğumuz yere bakıyor.

Van Eyck’in teknik ustalığı tam da bu noktada bir göz oyunundan daha fazlasına dönüşüyor. Küçücük bir aynayla odanın sınırlarını genişletirken izleyiciyi de fark ettirmeden sahnenin içine çekiyor. Gördüğümüz dünya büyüyor, ayrıntılar çoğalıyor ama resmin anlamı buna rağmen kesinleşmiyor.

Belki de Arnolfini Portresi’ni beş yüz yıldan uzun süredir büyüleyici kılan şey tam olarak bu belirsizlik. Van Eyck bize kumaşın kıvrımından aynadaki küçücük figürlere kadar neredeyse her şeyi gösteriyor, ancak o odada yaşananları hiçbir zaman bütünüyle açıklamıyor. Böylece aynanın sakladığı şey tek bir sır olmaktan çıkıyor; gördüklerimizle bildiklerimiz arasındaki mesafede varlığını sürdürüyor.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın