Her şey İspanya'da başlar. Yüzyıllar boyunca İspanya'da Endülüs kültürüyle iç içe, huzur içinde yaşayan Yahudiler, 1492 yılında İspanyol Krallığı'nın çıkardığı Elhamra Kararnamesi ile ülkeden sürgün edilirler. Yanlarına büyük eşyalar alamazlar; sadece anahtarlarını, hatıralarını ve en önemlisi dil ile müzik hafızalarını alıp yola düşerler. Sürülen Sefaradlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun kucak açmasıyla İstanbul, Selanik, İzmir ve Hatay gibi Akdeniz/Ortadoğu topraklarına yerleşirler. İspanya'da konuştukları eski İspanyolcayı (Ladino) evlerinde yaşatmaya devam ederler. Ancak yeni coğrafyalarında duydukları Türk/Doğu müziği makamlarından, divan edebiyatındaki "gül ve bülbül" gibi aşk metaforlarından çok etkilenirler. İşte "La Rosa Enflorece"(Gül çiçek açıyor) bu kültürel buluşmanın ortasında, nesilden nesile sözlü olarak aktarılan bir halk şarkısı (romansa) olarak doğar.
Bu şarkının ne tek bir yazarı ne de bilinen tek bir bestecisi vardır. Yüzyıllar boyunca kayıtlara geçmeden, sadece kadınların evde iş yaparken, ninni söylerken veya topluluk içindeki eğlencelerde birbirine fısıldamasıyla dilden dile, kulaktan kulağa aktarılır. Sefaradlar için bu şarkılar, kaybedilen vatanın ve kimliğin birer mühüridir. 20. yüzyılda dünya savaşları, nüfus mübadeleleri ve küreselleşme dalgasıyla birlikte Ladino dili konuşulan sokaklardan çekilir, evlere hapsolur. Nesil değiştikçe bu dille büyüyen insan sayısı hızla azalır ve "La Rosa Enflorece" gibi şarkılar tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Son yıllarda müzikologlar ve Janet Jak Esim gibi dünya müziği sanatçıları bu mirasa sahip çıkar. Sefarad şarkılarını arşivlerden çıkarıp modern enstrümanlarla yeniden düzenlerler. Bugün dinlediğimiz "La Rosa Enflorece", 1492'deki büyük bir sürgünün acısını, Osmanlı topraklarında çiçek açan bir gül metaforuyla bugüne taşıyan devasa bir tarihin sesli kanıtıdır. Şarkıdaki gül ("la rosa"), geleneksel olarak hem zorluklar içinde açmaya çalışan insan ruhunu, sevgiyi hem de Sefarad halkının tüm sürgünlere ve zulümlere rağmen korumaya çalıştığı canlı kültürünü temsil eder.
Sefarad müziği genellikle hınzır bir neşe ile derin bir hüzün barındırır. Bu şarkıda da aşk, yalnızlık ve hayatın geçiciliği gibi temalar işlenirken, halkın hayatta kalma mücadelesinin izleri hissedilir. Şarkının sözlerine ilk baktığında sanki birine duyulan tutkulu bir aşkı anlatıyormuş gibi durur ("Seni gördüğümde büyülenirim..."). Ama buradaki aşk, sadece iki insan arasındaki romantik bir hissiyat değildir. O aşk; kaybedilen vatana, geride bırakılan hatıralara, çocukluğa, bir daha asla dönülemeyecek olan o eski dünyaya duyulan devasa bir özlemdir. İnsanlar o acıyı doğrudan söyleyemedikleri, dilleri ellerinden alındığı ya da hüzün çok ağır geldiği için bunu bir "aşk ve gül" metaforunun arkasına saklamışlardır. Şarkıdaki o tatlı hüzün (hınzır neşe ile gözyaşının karışımı), "Canım yanıyor ama hala ayaktayım" gülümsemesidir.
Özetle; bu şarkı bize her şeyin bittiği sandığımız yer aslında yeniden çiçek açma vaktidir diyor. En karanlık sürgünlerde bile insanın kendi içindeki bahçeyi koruyabileceğini hatırlatan zamansız bir fısıltı. "La rosa enflorece" (Gül çiçek açıyor), "Bizi bitirdiler, kıyıma uğrattık, sürüldük ama bakın, hala en güzel halimizle açmaya devam ediyoruz" diyen dimdik bir duruştur. O gül, en kurak topraklarda bile boyveren bir umut direnişidir...
Bu şarkıyı ilk koro halinde dinlemiştim, aşırı büyüleyiciydi. Daha sonra bir sürü versiyonu olduğunu fark ettim. O kadar eskilere dayanıyormuş ki... Her versiyonunu çok beğendim çünkü melodisindeki hüzün o kadar tatlı ki ve biraz çaresiz hissettiriyor gibi de; bayılıyorum bu melodiye, insanı rahatlatıyor. O yüzden hikayesini öğrenmek istedim.
La rosa enflorece (Gül çiçek açıyor)
En el mez de May (Mayıs ayında)
Sufriendo del amor (Aşkın acısını çekerek)
Mi alma s'eskurese (Ruhum kararıyor)
Sufriendo del amor (Aşkın acısını çekerek)
Neden bu kadar farklı versiyonu var diye merak ettiğimde, bu şarkıların yüzyıllar boyunca yazılı bir nota veya kitapla değil, tamamen sözlü gelenekle yani kulaktan kulağa, nesilden nesile aktarıldığını öğrendim. Sefaradlar Osmanlı topraklarına dağılıp İstanbul'da, Selanik'te, İzmir'de ayrı topluluklar oluşturunca, şarkı da zaman içinde farklı kollara ayrılmış; söyleyenlerin hafızasına ve yöresine göre kıtalar zenginleşmiş veya değişmiş. Yani ortada tek bir orijinal eser yok.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın