Büyürken Çiçeklerimizi de Yanımıza Alabilir miyiz? - P!ATD: Pretty. Odd.

Büyürken Çiçeklerimizi de Yanımıza Alabilir miyiz? - P!ATD: Pretty. Odd.
0 Beğen
0 Yorum

Büyümek hakkında konuşurken sanki bunun nasıl gerçekleşmesi gerektiğine dair hepimizin sessizce kabul ettiği birtakım kurallar var. Bazı şeyleri geride bırakmamız, eskiden olduğumuz kişiye biraz utanarak bakmamız, bir zamanlar bizi heyecanlandıran şeylerin artık çocukça geldiğini söylememiz bekleniyor. On altı yaşındayken dinlediğimiz müziği hala aynı heyecanla dinlemek, yıllar önce aldığımız bir tişörtü atmaya kıyamamak ya da artık bize küçük gelen bir hayalin yasını tutmak bazen ilerleyememekmiş gibi görülüyor. Büyümeyi çoğu zaman biriktirmekten çok eksiltmek üzerinden anlatıyoruz: Daha ciddi ol, daha gerçekçi ol, bunu artık bırak, bundan çoktan çıkmış olman gerekmiyor muydu?

Belki de bu yüzden eski hallerimizle karşılaşmak bazen bu kadar tuhaf. Yıllardır dinlemediğimiz bir şarkı açılıyor ve bir anda o şarkıyı ilk kez dinlediğimiz odayı hatırlıyoruz. Eski bir fotoğrafta artık giymeyeceğimiz kıyafetlerle, artık konuşmadığımız insanlarla, o zamanlar dünyanın sonu sandığımız problemlerle karşılaşıyoruz. Fotoğraftaki kişiye hem çok yakınız hem de değiliz. Onun ne düşündüğünü biliyoruz çünkü bir zamanlar oyduk; ama bugün onun vereceği kararların bazılarını anlamakta zorlanıyoruz. Büyüdüğümüzü tam olarak böyle anlarda fark ediyoruz belki. Değişim gerçekleşirken çoğu zaman fark edilmiyor. Ancak geriye baktığımızda aradaki mesafeyi görebiliyoruz.

Yine de eski halimize baktığımızda her şeyden kurtulmak istemiyoruz. Bazen tam tersine, onda kaybettiğimiz bir şeyi fark ediyoruz. Daha kolay heyecanlanan, daha saçma şeyleri ciddiye alan, neyi sevdiğini açıklamak zorunda hissetmeyen birini. Belki daha naifti, belki daha aptaldı, belki dünya hakkında çok daha az şey biliyordu ama bazı şeylere bizim artık yaklaşamadığımız kadar büyük bir merakla yaklaşabiliyordu. O zaman büyümek yalnızca kazandıklarımızla ilgili olmaktan çıkıyor. İnsan ister istemez başka bir soru soruyor: Daha iyi birine dönüşürken kendimizden neleri geride bıraktık?

Panic! at the Disco'nun 2008 tarihli ikinci albümü Pretty. Odd. bana uzun zamandır bu soruyu düşündürüyor. Biraz da komik, çünkü albüm yayımlandığında grubun kendisi henüz büyümüş sayılmazdı. A Fever You Can't Sweat Out çıktığında üyelerin çoğu yirmili yaşlarının başındaydı; birkaç yıl sonra ikinci albümlerini yaparken hala hayatlarının, kariyerlerinin ve müzikal kimliklerinin çok başındaydılar. Yine de iki albüm arasında sanki yıllar değil, başka bir hayat varmış gibi geliyor.

 

A Fever You Can't Sweat Out kapalı perdelerin, kırmızı kadifenin, elektronik ritimlerin, korselerin, günahların ve aşırı süslü cümlelerin albümüydü. Şarkı isimleri bile tek başına küçük gösteriler gibiydi. Panic! at the Disco daha ilk albümüyle kendisine son derece belirgin bir dünya kurmuştu ve o dünyanın bu kadar başarılı olması beraberinde kaçınılmaz bir sorun getirdi: İnsanlar artık Panic! at the Disco'nun ne olduğunu biliyordu. En azından bildiklerini düşünüyorlardı.

Bir grubun ilk albümünün başarılı olması kulağa dünyanın en güzel problemi gibi geliyor. Bir anda insanlar seni dinliyor, konserlerine geliyor, şarkılarını ezberliyor ve birkaç yıl önce odanda yaptığın şey artık senden çok daha büyük bir şeye dönüşüyor. Fakat başarının garip taraflarından biri, insanlara senden tekrar ne isteyeceklerini de öğretmesi. Bir şeyi çok iyi yaptığında, ikinci kez onu yapman bekleniyor. İlk albümün kim olduğunu anlatırken, ikinci albümün çoğu zaman o kimliği koruyup korumayacağını test ediyor.

Panic! at the Disco ise korumadı.

Pretty. Odd. başladığında A Fever You Can't Sweat Out'un devamını dinlemiyoruz. Sanki biri gece boyunca kullanılan dekorları toplamış, ağır perdeleri açmış ve grubun prova yaptığı odanın içine sabah güneşini bırakmış gibi. Elektronik dokuların ve kabare teatralitesinin yerini akustik gitarlar, yaylılar, üflemeliler, vokal armonileri ve altmışların psychedelic pop'una uzanan düzenlemeler alıyor. Bir önceki albümün dünyası insan yapımı, kapalı ve neredeyse boğucu derecede süslüyken, burada ağaçlar, kuşlar, ay, güneş, hava ve çiçekler var. Fever gece yarısından sonra aynaya bakıyorsa Pretty. Odd. öğleden sonra çimenlere uzanıp bulutlara bakıyor.

En ilginç olanı ise grubun bu değişimi gizlemeye çalışmaması. Albüm daha We're So Starving ile açılırken neredeyse kapıda bekleyen dinleyiciye dönüp “Evet, farkındayız” diyor. Uzun zamandır ortalıkta olmadıklarını, değiştiklerini kabul ediyorlar ama hemen ardından bunun iyi bir şey olduğunu ekliyorlar. Henüz albümün içine bile girmeden değişim, savunulması gereken bir suç olmaktan çıkarılıp kutlanacak bir ihtimal hâline geliyor.

Pretty. Odd. hakkında en sevdiğim şeylerden biri bu rahatlık. Albüm “Bakın ne kadar olgunlaştık” diye kendisini ciddiye almıyor. Hatta olgunlaşmanın neye benzemesi gerektiği fikriyle biraz dalga geçiyor gibi. Çünkü Panic! at the Disco'nun büyümesi daha sade, daha ciddi ve daha kontrollü olmak şeklinde gerçekleşmiyor. Tam tersine, daha renkli, daha oyunbaz ve bazı anlarda daha saçma oluyor. Şarkılar güneşle ayı birbirine aşık ediyor, kelimeler anlamlarından çok sesleri güzel olduğu için yan yana gelebiliyor, çiçekler her yere yayılıyor ve gerçek dünya bazen çocuk kitabındaki bir manzaraya dönüşüyor.

Bu da büyümek hakkında hoşuma giden başka bir ihtimali ortaya çıkarıyor: Belki büyümek her zaman ciddileşmek değildir. Belki insan çocukluğunun ya da gençliğinin tuhaflıklarından kurtulmak yerine hangilerini yanında taşımak istediğini seçerek de büyüyebilir.

 

Pretty. Odd.'un kapağına baktığımda bile bunu hissediyorum. Albüm sanki eski bir botanik kitabıyla psychedelic bir çocuk kitabının aynı masada açık unutulmuş hali gibi. Çiçekler, süslemeler, desenler ve küçük ayrıntılar ilk bakışta yalnızca dönemin estetik tercihi gibi görünebilir, ama albümü dinledikçe doğanın bu kadar görünür olması anlam kazanmaya başlıyor. Çünkü doğada değişim bir başarısızlık değildir. Çiçek açmak için önce başka bir halde olmak gerekir. Mevsimler değiştiğinde ağacın önceki haline ihanet ettiğini düşünmeyiz. İnsanlara gelince, bunu kabul etmek nedense daha zor.

Bir arkadaşımız değiştiğinde “Eskiden böyle değildin” diyebiliyoruz. Sevdiğimiz bir sanatçı başka bir şey yaptığında “Eski hali daha iyiydi” diyoruz. Kendimize baktığımızda bile geçmişteki bir versiyonumuzu gerçek benliğimiz ilan edip ondan uzaklaştığımız her noktayı kayıp gibi görebiliyoruz. Sanki içimizde bir yerde değişmeden korunması gereken saf bir “ben” varmış ve hayat boyunca görevimiz onu bozmamakmış gibi.

Peki ya yoksa?

Ya kim olduğumuz sabit bir çekirdek değil de sürekli büyüyen, budanan, kuruyan ve yeniden filizlenen bir şeyse?

Bu yüzden Pretty. Odd.'u yalnızca Panic! at the Disco'nun “Beatles etkili albümü” ya da ilk albümünden yaptığı garip sapma olarak düşünmek bana yetersiz geliyor. Elbette Sgt. Pepper, Magical Mystery Tour, The Beach Boys ve altmışların psychedelic pop dünyasının gölgeleri albümün üzerinde dolaşıyor. Ama bütün bu retro referansların altında çok genç bir grubun kendisine biçilen kimlikten çıkıp başka bir şey olmayı denediğini de duyuyoruz. Üstelik bunu ilk albümde işe yarayan formülü biraz değiştirerek değil, neredeyse masayı tamamen devirerek yapıyorlar.

Bugün albümü dinlemeyi biraz hüzünlü yapan şey ise bizim onların bilmediği bir şeyi biliyor olmamız. Pretty. Odd. yayımlandığında bu yalnızca Panic! at the Disco'nun yeni haliydi. Bir sonraki albümün nasıl olacağını, bu sound'un nereye gideceğini ya da grubun yıllar sonra nasıl hatırlanacağını kimse bilmiyordu. Fakat bugün geriye baktığımızda bunun aynı zamanda Ryan Ross ve Jon Walker'ın yer aldığı son Panic! albümü olduğunu biliyoruz. Albümün ardından yollar ayrılacak ve Panic! at the Disco başka bir yöne gidecekti.

Bu bilgi Pretty. Odd.'u istemeden bir zaman kapsülüne dönüştürüyor. Albüm kendi içinde geleceğe doğru koşarken biz onu geçmişten dinliyoruz. Şarkılar değişmenin ne kadar güzel olabileceğini anlatırken, o değişimin bu dört kişiyi aynı yere götürmeyeceğini biliyoruz. Birlikte söylenen armonilerde, grup fotoğraflarında ve Nine in the Afternoon'un rengarenk dünyasında bu yüzden albümün yayımlandığı gün orada olmayan bir melankoli var. Mutlu bir eski fotoğrafa bakarken birkaç yıl sonra o fotoğraftaki insanların birbirlerinin hayatından çıkacağını bilmek gibi.

Nostalji zaten biraz böyle çalışıyor. Geçmişi yalnızca güzel olduğu için özlemiyoruz; geri dönemeyeceğimizi bildiğimiz için güzel buluyoruz. Bir an yaşanırken sıradan olabilir. Onun son kez gerçekleştiğini öğrendiğimizde anlamı değişiyor.

Pretty. Odd.'u bugün bu kadar dokunaklı yapan şey de albümün değişim konusunda haklı olmasıyla değişimin bedelini aynı anda taşıması. Evet, insanlar değişiyor ve bazen bu gerçekten güzel bir şey. Ama her değişimde bir önceki halimiz tamamen bizimle gelmiyor. Bazı arkadaşlıklar, bazı hayaller, bazı yerler ve bazı versiyonlarımız yolun bir noktasında geride kalıyor. Büyümek biraz da bunların hepsini geri getiremeyeceğimizi öğrenmek.

Yine de Pretty. Odd. bana bunun tamamen trajik olmak zorunda olmadığını hatırlatıyor. Geçmişteki hâlimizi korumanın tek yolu sonsuza kadar onun gibi davranmak değil. Bazen onu başka biçimlerde yanımızda taşıyoruz. Yıllar önce sevdiğimiz bir şarkıda, hala kullandığımız bir kelimede, kimsenin neden bu kadar önemsediğimizi anlamadığı küçük bir alışkanlıkta. İnsan değişirken geçmişindeki her şeyi çöpe atmıyor; bazı şeyler yeni hâlinin içine karışıyor.

Belki büyümeyi bir kapıdan geçip eski benliğimizi arkamızda bırakmak gibi düşünmek bu yüzden yanlış. Belki daha çok bir bahçeye benziyor. Bazı şeyler büyüyor, bazıları hiç filizlenmiyor, bazılarını kendimiz buduyoruz, bazıları biz istemesek de kuruyor. Birkaç yıl sonra aynı yere baktığımızda manzara tamamen değişmiş oluyor ama toprağın altında geçmiş mevsimlerden bir şeyler hala duruyor.

Pretty. Odd. da Panic! at the Disco'nun kariyerinde böyle bir bahçe gibi duruyor. Çok kısa süreliğine açmış, grubun bir daha tam olarak geri dönmeyeceği bir yer. Belki bu yüzden bugün baktığımızda albümün üzerindeki çiçekler biraz daha güzel görünüyor. Çünkü onların da sonsuza kadar açmayacağını biliyoruz.

O halde albümün başında sorduğumuz soruyu biraz değiştirebiliriz. Mesele büyürken hiçbir şeyi kaybetmemek değil; bunun mümkün olmadığını zaten biliyoruz. Asıl mesele, değişirken neyi yanımızda götürmeyi seçtiğimiz.

Büyürken çiçeklerimizi de yanımıza alabilir miyiz?

 

1. We’re So Starving

Pretty. Odd. çok daha görkemli bir şekilde başlayabilirdi. Sonuçta Panic! at the Disco, ilk albümüyle bir anda devasa bir dinleyici kitlesine ulaşmış, kendine son derece belirgin bir estetik yaratmış ve ikinci albümünün nasıl olacağı konusunda ciddi bir beklenti oluşturmuş bir gruptu. Üstelik geri döndüklerinde ellerinde ilk albümlerinden neredeyse tamamen farklı bir sound vardı. Böyle bir durumda açılış parçasından büyük bir deklarasyon beklemek mantıklı olurdu. Panic! at the Disco ise bunun yerine bir buçuk dakikadan kısa süren, neredeyse prova odasında arkadaşlarına sesleniyormuş kadar rahat bir şarkıyla geri dönüyor.

We’re So Starving'in asıl işlevi belki de müzikal olmaktan çok sosyal. Grup albüm başlamadan önce dinleyiciyle yeniden tanışıyor. Uzun zamandır ortalarda olmadıklarını kabul ediyor, insanların onları özleyip özlemediğini soruyor ve daha birkaç saniye içinde herkesin aklındaki meseleyi kendileri ortaya atıyor: Evet, değiştiler. Üstelik bunu bir özür gibi söylemiyorlar. Değişimin iyi olduğunu düşünüyorlar.

İkinci albümünü yapan bir grup için bu cümle tahmin edilenden daha büyük bir anlam taşıyor. Başarılı bir ilk albüm sanatçıya özgürlük verdiği kadar bir kimlik de dayatabiliyor. İnsanlar seni belirli bir şey yaparken sevmişlerse, o şeyi yapmaya devam etmen güvenli bir seçenek haline geliyor. Özellikle A Fever You Can’t Sweat Out gibi estetiği müziğinden ayrı düşünülemeyecek kadar belirgin bir albümden sonra Panic! at the Disco’nun aynı dünyayı biraz daha büyütmesi son derece kolay olabilirdi. Biraz daha büyük prodüksiyon, biraz daha teatral şarkılar, biraz daha pahalı kostümler ve ikinci bir A Fever You Can’t Sweat Out. Kimse onları bunun için suçlamazdı. Pretty. Odd. daha ilk dakikasında bunu yapmayacağını söylüyor.

Bence We’re So Starving”in çekiciliği de grubun değişimini açıklamaya çalışmamasında. Burada uzun bir savunma yok. “Aslında hâlâ aynı grubuz” diyerek dinleyiciyi rahatlatmaya çalışmıyorlar. Eski sound’larından utanıyormuş gibi davranmadıkları gibi ona sadakat yemini de etmiyorlar. Geçmişi reddetmeden geçmişin devamı olmak zorunda olmadıklarını kabul ediyorlar.

Büyümek konusunda bunu yapmak düşündüğümüzden zor. Eski hâlimizle aramızdaki ilişki çoğu zaman utanç ile nostalji arasında gidip geliyor. Bir zamanlar nasıl giyindiğimize bakıp utanıyoruz, eski Facebook paylaşımlarımızı görmek istemiyoruz, yıllar önce sevdiğimiz şeyleri küçümsüyoruz. Bazen de tam tersine geçmişimizi o kadar idealize ediyoruz ki bugünkü hâlimizi onun başarısız bir devamı gibi görmeye başlıyoruz. “Eskiden daha eğlenceliydim”, “eskiden daha yaratıcıydım”, “eskiden daha çok heyecanlanıyordum” derken değişmiş olmayı bir kayıp bilançosuna dönüştürüyoruz.

We’re So Starving bu iki tepkinin ortasında çok daha rahat bir yerde duruyor. Değiştik. Güzel. Şimdi ne yapacağımıza bakalım.

Üstelik bu değişimin nasıl bir şey olduğunu anlamamız için uzun süre beklememiz gerekmiyor. Şarkının kendisi bile A Fever You Can’t Sweat Out’tan çıkışın küçük bir provası. Bir önceki albümün elektronik programlamaları ve kabarevari dramatizasyonu yerine daha organik, daha gevşek ve sanki birkaç insan aynı odada birlikte müzik yapıyormuş hissi veren bir dünya duyuyoruz. Pretty. Odd. boyunca önemli olacak vokal armonileri de daha ilk dakikalarda kendilerini göstermeye başlıyor. Albüm bize yeni Panic! at the Disco’nun ne olduğunu açıklamak yerine doğrudan sesini duyuruyor.

Şarkının isminde bile albümün gençliğine uygun bir açlık var. We’re So Starving. Sanki grup iki yıl boyunca ortadan kaybolmamış da dışarıda bir şeyler toplamış ve şimdi masaya oturmuş gibi. Üstelik bu kez beslenmek istedikleri şey kendi geçmişleri değil. Altmışların pop müziği, psychedelia, folk, baroque pop, büyük vokal armonileri, orkestrasyonlar ve eski kayıt teknikleri albüm boyunca önlerine gelecek. Panic! at the Disco ikinci albümünde kendi formülünü mükemmelleştirmekten çok başka şeylere dokunmak istiyor.

Bu da büyümenin başka bir tarafını hatırlatıyor: Bazen değişmemizin nedeni eski halimizden nefret etmemiz değildir. Sadece merakımız başka bir yere dönmüştür. Geçmişte olduğumuz kişiye verebileceğimiz en büyük saygı da onu sonsuza kadar taklit etmek değildir. Bir zamanlar merak ettiğimiz kadar merak etmeye devam etmektir. Pretty. Odd. kapıyı bununla açıyor. “Biz değiştik” diyor. Ardından dışarı çıkıyor.

 

2. Nine in the Afternoon

We’re So Starving kapının önündeki kısa selamlaşmaysa, Nine in the Afternoon kapıdan dışarı attığımız ilk adım. Ve dışarısı A Fever You Can’t Sweat Out’un dünyasına hiç benzemiyor.

Bunu yalnızca iki albümün farklı türlere yaklaşması üzerinden anlatmak yetersiz kalıyor; çünkü bana kalırsa iki albümün fiziksel mekânları bile farklı. A Fever You Can’t Sweat Out çoğunlukla kapalı bir yerdeymiş gibi gelir: karanlık odalar, otel koridorları, tiyatro perdeleri, düğün salonları, aynalar. Prodüksiyon da bu klostrofobiyi destekler. Elektronik programlamalar, keskin geçişler ve teatral vokaller şarkıları neredeyse sahnelenmiş küçük oyunlara dönüştürür.

Nine in the Afternoon başladığında ise ilk fark ettiğimiz şeylerden biri havadır. Enstrümanların arasında gerçekten boşluk vardır. Piyano şarkıyı ileri taşırken gitarlar, bas, davullar ve üflemeliler onun etrafında gittikçe genişleyen bir düzenleme kurar. Özellikle nakarata ulaştığımızda tek bir vokalin önünde duran bir backing track dinlemiyormuşuz gibi gelir; sesler birbirine karışır, armoniler çoğalır ve şarkı bir grubun birlikte söylediği bir şeye dönüşür.

Bu, Pretty. Odd. için önemli bir değişiklik. A Fever You Can’t Sweat Out’un teatralitesi çoğu zaman “bakılmak” üzerine kuruluydu; sanki sahnede birileri performans sergiliyor ve biz onları izliyorduk. Buradaysa performansla dinleyici arasındaki mesafe küçülüyor. Şarkı bize gösteri yapmaktan çok bizi kendi kalabalığının içine çekiyor. Albüm boyunca tekrar tekrar duyacağımız o eski pop kayıtlarını hatırlatan toplu vokallerin etkisi de burada ortaya çıkıyor.

Üstelik bütün bu müzikal genişleme şarkının başlığındaki saçmalıkla kusursuz biçimde uyuşuyor: “öğleden sonra dokuz.” Böyle bir saat yok.

Dokuz sabah olabilir, gece olabilir ama öğleden sonra olamaz. Yine de ifade yanlış gelmek yerine tuhaf biçimde doğru hissettiriyor. Çünkü hepimizin saatle ölçülemeyen zamanları var. Yazın hava geç karardığında akşamın saat kaç olduğunu unutmak, arkadaşlarla konuşurken gecenin nasıl geçtiğini fark etmemek ya da çok mutlu olduğumuz bir günün normalden uzun sürmüş gibi gelmesi gibi. Takvim zamanı ile deneyimlediğimiz zaman her zaman aynı değil.

Pretty. Odd. daha albümün başında kronometreyi bozuyor. Burada gerçeklik tamamen ortadan kalkmıyor; yalnızca biraz esniyor. Ve müzik de aynı şeyi yapıyor. Piyano bizi tanıdık bir pop şarkısının içinde tutarken çevresindeki düzenleme giderek daha renkli, daha kalabalık ve daha taşkın hâle geliyor. Şarkının dünyası gerçek ama gerçekliğin kenarları biraz yumuşamış. Albümün whimsical tarafının asıl gücü de burada. Masalsı olabilmek için gerçek dünyadan tamamen kaçmasına gerek yok. Yalnızca onun kurallarından birini birkaç dakikalığına değiştirmesi yeterli.

Çocukken bunu çok daha kolay yapabiliyorduk. Bir oyuncak gerçekten konuşabilir, yatağın altındaki karanlık başka bir dünya olabilir. Büyüdükçe gerçekliğin kurallarını öğreniyoruz ve elbette buna ihtiyacımız var. Ama bazen kuralları öğrenirken onların dışında düşünme zevkimizi de kaybediyoruz. Her şeyin açıklanabilir, savunulabilir ve mümkünse faydalı olması gerekiyor.

Nine in the Afternoon hiçbir işe yaramayan bir güzelliğin peşinden gidiyor. Ve belki büyürken yanımıza almamız gereken şeylerden biri budur: dünyanın nasıl çalıştığını öğrendikten sonra bile bazen saatin öğleden sonra dokuz olmasına izin verebilmek.

 

3. She’s a Handsome Woman

Nine in the Afternoon gerçekliğin saatini bozduktan sonra, She’s a Handsome Woman dilin kendisini bozuyor. Şarkının isminde bile küçük bir yamukluk var. “Handsome” ve “woman” yan yana geldiğinde ne söylendiğini anlayabiliyoruz, ama kelimeler alıştığımız yerde durmuyor. Pretty. Odd.’un büyük kısmı tam olarak bu aralıkta yaşıyor: tanıdık ile yabancı, anlamlı ile anlamsız, güzel ile biraz tuhaf arasında.

Müzik de bu huzursuzluğu sürdürüyor. Nine in the Afternoon'un büyük, davetkar pop melodisinin ardından daha köşeli bir şarkıya geçiyoruz. Gitarlar ve ritim daha belirgin biçimde öne çıkarken vokaller de yalnızca melodiyi taşımıyor; kelimelerin ritmi düzenlemenin bir parçası hâline geliyor. Şarkının çekiciliğinin bir kısmı, sözlerin ne söylediğini tamamen çözmeden de onların ağızda bıraktığı sese kapılabilmemizden geliyor.

Bu, Ryan Ross’un Pretty. Odd.’daki söz yazımını anlamak için önemli. A Fever You Can’t Sweat Out da kelime kalabalığından çekinen bir albüm değildi. Hatta Panic! at the Disco’nun ilk dönem kimliğinin önemli parçalarından biri, birkaç kelimeyle anlatılabilecek bir şeyi mümkün olan en süslü cümleyle söylemesiydi. Fakat A Fever You Can't Sweat Out’taki dil ne kadar gösterişli olursa olsun, altında çoğunlukla takip edilebilir sosyal durumlar vardı: kıskançlık, seks, ihanet, dedikodu, ikiyüzlülük, insanların birbirlerini nasıl gördüğü. Pretty. Odd.’da kelimeler zaman zaman bu görevden kurtuluyor.

She’s a Handsome Woman bunun ilk güçlü örneklerinden biri. Deyimler, çağrışımlar ve garip görüntüler birbirlerinin peşinden geliyor ama ortaya düzgün bir hikaye çıkarmakla özellikle ilgilenmiyorlar. Bir resimli kitabın sayfalarını yanlış sırayla çevirmek gibi, her görüntü kendi başına bir şey uyandırıyor ama aralarındaki bağlantı mantıktan çok his üzerinden kuruluyor.

Albümün psychedelic tarafı da yalnızca hangi altmışlar gruplarını hatırlattığında değil, burada ortaya çıkıyor. Psychedelia gerçekliği tamamen terk etmek zorunda değil; bazen yalnızca tanıdığımız şeylerin arasındaki ilişkiyi değiştirir. Bir kelimeyi başka bir kelimenin yanına koyar ve ikisini de biraz yabancılaştırır.

Bu nedenle şarkıyı tek bir hikayeye çevirmeye çalışmak bana biraz yanlış geliyor. “Peki ama bu şarkı tam olarak ne hakkında?” sorusunun tatmin edici tek bir cevabı olmayabilir. Belki olması da gerekmiyor.

Yetişkinlikte sanatla kurduğumuz ilişkinin tuhaf taraflarından biri, her şeyden açıklama beklemeye başlamamız. Bir film bittikten sonra “Ne anlatıyordu?”, bir tabloya bakarken “Neyi temsil ediyor?”, bir şarkıyı dinlerken “Sözlerin anlamı ne?” diye soruyoruz. Bunların hepsi güzel sorular, ama bazen bir şeyi anlamaya çalışırken onunla oynamayı unutuyoruz.

Çocukken kelimelerin böyle bir özgürlüğü vardı. Bir sözcüğün anlamını bilmeden sırf kulağa komik geldiği için tekrar edebilirdik. Hikayelerimizde olay örgüsü hataları vardı ve umurumuzda değildi. Hayal gücümüz kendi kendisini henüz sürekli düzeltmiyordu.

She’s a Handsome Woman o küçük özgürlüğü geri getiriyor. Her şeyi çözmek zorunda değiliz. Bazen bir cümle zihnimizde güzel bir görüntü bıraktığı için yeterlidir. Zaten albümün adı bizi uyarmıştı. Güzel olabilir. Tuhaf olabilir. Aynı anda.

 

4. Do You Know What I’m Seeing?

Bir şeyi güzel bulduğumuzda neden hemen başka birine göstermek isteriz?

Do You Know What I’m Seeing? daha başlığında bana bunu düşündürüyor. Bir şey görüyorum ama onu görmüş olmam tek başına yetmiyor. Yanımdaki kişinin de aynı yere bakıp bakmadığını bilmek istiyorum.

Şarkının müziğinde de bu bakışın açıklığı var. Önceki parçanın daha köşeli yapısından sonra burada düzenleme yeniden genişliyor. Akustik dokular, melodinin etrafında beliren orkestral renkler ve vokal armoniler şarkıyı tek bir kişinin iç monoloğu olmaktan çıkarıyor. Pretty. Odd. boyunca grubun çok sevdiği şeylerden biri bu: ana vokalin etrafına başka sesler yerleştirerek şarkıyı sanki birkaç kişinin aynı anda yaşadığı bir ana dönüştürmek.

Bu albümün A Fever You Can't Sweat Out’tan farklarından biri de burada yatıyor. İlk albümde vokal çoğu zaman performansın merkezindeydi; Brendon Urie karakterden karaktere geçiyordu, cümleleri dramatize ediyordu, neredeyse sahnedeki oyuncu gibi şarkının önünde duruyordu. Pretty. Odd.’da ise sesler daha sık birbirlerinin içine karışıyor. Grup olma hissi prodüksiyonun içine daha fazla giriyor.

Do You Know What I’m Seeing? için bunun özellikle uygun olduğunu düşünüyorum, çünkü şarkının kalbinde zaten deneyimin paylaşılması var.

Yakınlığı çoğu zaman büyük jestlerle düşünüyoruz. Birinin bizi sevdiğini söylemesi, bizim için fedakârlık yapması, hayatındaki yerimizi açıkça göstermesi. Ama yakınlığın çok daha küçük bir biçimi de var: aynı şeye bakmak.

Gökyüzünün garip bir renge döndüğünü fark edip yanındaki kişiye göstermek. Bir sokak tabelasının komik olduğunu düşünüp fotoğrafını belirli bir arkadaşına göndermek. Yeni bir şarkı keşfedip daha ilk dinleyişte kimin seveceğini bilmek. “Sen de görüyor musun?” Belki bazen “Beni görüyor musun?”dan bile daha samimi bir soru. Çünkü birinin bizi tanımasını istemenin bir yolu da onun dünyayı bizim baktığımız yerden kısa süreliğine görebilmesini istemek.

Pretty. Odd.’un doğa imgeleri burada yeniden ortaya çıkıyor ama bu kez onları doğrudan büyüme metaforuna çevirmek gerekmiyor. Albüm gerçekten dışarı bakmayı seviyor. Gökyüzü, hava, ay, güneş, mevsimler: insanın kendi küçük sosyal dünyasının dışında sürekli başka bir şey var.

Bu da A Fever You Can't Sweat Out ile çok hoş bir karşıtlık yaratıyor. A Fever You Can't Sweat Out’un bakışı çoğunlukla insanlara dönüktü: Kim kiminle, kim kimi aldatıyor, kim ne düşünüyor, kim kimi izliyor? Pretty. Odd. başını kaldırıyor.

Ve bazen başını kaldırmak yeterli. Bir problem çözülmüyor. Hayatımız değişmiyor. Yalnızca birkaç dakikalığına görüş alanımız genişliyor. Şarkının bana bıraktığı his bu yüzden büyük bir hayat dersi değil. Daha küçük bir şey. Güzel bir şey gördüğünde yanında kimin olmasını istediğini fark etmek. Çünkü bazen sevdiğimiz insanları, onlara ne söylemek istediğimizden çok ne göstermek istediğimizi ele veriyor.

 

5. That Green Gentleman (Things Have Changed)

İlk dört şarkıda değişim sürekli etrafımızdaydı. We’re So Starving bunu doğrudan ilan etti, Nine in the Afternoon albümün yeni sesini açtı, She’s a Handsome Woman dili gevşetti, Do You Know What I’m Seeing? bakışımızı dışarı çevirdi. That Green Gentleman'a geldiğimizde, albüm sonunda bütün bunların adını koyuyor: Bir şeyler değişti.

Müzikal olarak da şarkı Pretty. Odd.’un en karakteristik taraflarından birkaçını aynı yerde topluyor. Akustik gitarın ve canlı ritim bölümünün verdiği organik hareket, piyano ve düzenlemedeki küçük renkler, katmanlanan vokaller… Şarkı kalabalık ama A Fever You Can't Sweat Out gibi sıkışık değil. Enstrümanlar birbirlerinin üzerine yığılmak yerine aynı manzaranın farklı parçaları gibi hareket ediyor.

Bu ayrım önemli. Pretty. Odd. büyük düzenlemelerden korkmayan bir albüm ama “büyük” olmakla “yoğun” olmak arasındaki farkı sık sık gösteriyor. Bir şarkıda birçok şey duyabiliyoruz ve yine de nefes alacak alan kalıyor. Bu yüzden albümün retro etkisi yalnızca belirli enstrüman seçimlerinden gelmiyor; kayıtların bir grup performansı hissini korumasından da geliyor.

That Green Gentleman bunun en iyi örneklerinden biri. Melodi çok rahat ilerliyor. Değişim hakkında konuşan bir şarkının müziğinde panik yok. Bence asıl önemli nokta bu. Çünkü değişimi genellikle kriz diliyle anlatıyoruz. “Artık aynı kişi değilim.” “Kendimi kaybettim.” “Eskiden böyle değildim.”

Bir insanın değişmiş olması sanki açıklanması gereken bir suçmuş gibi. Hele çevremizdeki insanlar eski halimizi seviyorsa, değişim bazen ihanet gibi bile hissedilebiliyor. “Sen eskiden böyle değildin” cümlesi yalnızca bir gözlem değil; çoğu zaman gizli bir suçlama. Peki neden eskisi gibi olmak zorundayız?

Bu soru yazının başındaki büyüme meselesinin tam merkezinde duruyor. Eski halimizle bugünkü halimiz arasında sürekli bir “gerçek ben” seçmeye çalışıyoruz. On sekiz yaşında daha spontane isek “asıl ben oydu” diyebiliyoruz. Bugün daha rahat hissediyorsak, geçmişteki kişiyi sahte ilan ediyoruz. Sanki hayatımız boyunca yalnızca bir versiyonumuz gerçek olabilirmiş gibi.

That Green Gentleman bana daha rahat bir ihtimal sunuyor. İkisi de gerçekti. On altı yaşında sevdiğimiz şeyi gerçekten seviyorduk. Yirmi yaşında istediğimiz hayatı gerçekten istiyorduk. Bir insana gerçekten aşıktık. Bir arkadaşlığın sonsuza kadar süreceğine gerçekten inanıyorduk. Sonra değiştik. Bu, geçmişte yalan söylediğimiz anlamına gelmiyor. Sadece artık başka bir yerdeyiz.

Şarkının Pretty. Odd. içindeki yeri de bu yüzden çok güzel. Panic! at the Disco ilk albümünü silmeye çalışmıyor. A Fever You Can't Sweat Out kötü olduğu için bu albüm yapılmadı. Tam tersine, A Fever You Can't Sweat Out grubun hayatını değiştirecek kadar başarılıydı. Ama bir şeyi iyi yapmış olmak onu sonsuza kadar yapmak zorunda olduğun anlamına gelmiyor.

Sanatçılara bunu tanımakta özellikle zorlanıyoruz. Bir müzisyeni belirli bir albümle sevdiğimizde, o soundun biraz bize ait olduğunu hissetmeye başlıyoruz. Sonra değiştiğinde “eski haline dön” diyoruz. Aslında söylediğimiz şey biraz da şu: Ben seni burada sevdim. Lütfen ben hazır olana kadar burada kal. Ama yaşayan hiçbir şey böyle çalışmıyor.

İşte çiçek metaforunu yeniden kullanacağımız yer bence tam burası. Girişte büyümeyi bir bahçeye benzetmiştik; That Green Gentleman o metaforun ilk kez gerçekten müziğin içinden karşılık bulduğu yer olabilir. Bir bitkinin büyümesi için biçim değiştirmesi gerekiyor. Yeni yaprak çıkarması eski yaprağın yanlış olduğu anlamına gelmiyor.

Geçmişteki halimizi yanımıza almak da onu presleyip hiç değişmeden saklamak demek değil de kökünü taşımaktır belki de.

Bizi heyecanlandıran şeyler değişebilir, ama heyecanlanma kapasitemiz kalabilir. Hayallerimizin içeriği değişebilir, ama hayal kurma isteğimiz kalabilir. Sevdiğimiz insanlar değişebilir, ama birine bağlanabilme biçimimiz geçmişte yaşadıklarımızdan izler taşıyabilir. Bu nedenle şarkının değişim fikrini bir trajediye dönüştürmemesi önemli. Burada henüz Panic! at the Disco'nun birkaç yıl sonra nasıl değişeceğini konuşmamıza gerek yok. Henüz Ryan Ross ve Jon Walker’ın ayrılığını bilmemize de gerek yok. O bilgi başka bir şarkıda çok daha fazla anlam kazanacak.

Şimdilik yalnızca 2008’deyiz. Dört genç müzisyen ikinci albümlerinde ilk albümlerine hiç benzemeyen bir şey yapmış. Ve bize oldukça basit bir şey söylüyorlar: Değiştik. Bence cümlenin ardından bir “ama” gelmemesi, şarkının en güzel tarafı. Değiştik. Bu tek başına kötü bir haber değil.

 

 

6. I Have Friends in Holy Spaces

That Green Gentleman Pretty. Odd.’un değişim fikrini en açık haliyle ortaya koyduktan sonra albüm bir anda küçülüyor. I Have Friends in Holy Spaces büyük bir şarkı gibi davranmıyor; tam tersine, sanki albümün ortasında yanlışlıkla açık bırakılmış eski bir kayıt cihazına denk gelmişiz gibi. Kısa, sıcak ve neredeyse avucunun içine sığacak kadar küçük.

Müzikal olarak bu küçüklük bilinçli. Albümün başka yerlerinde yaylılar, üflemeliler, büyük vokal armonileri ve katmanlı düzenlemelerle karşılaşırken burada gösteriş geri çekiliyor. Brendon Urie’nin vokali de büyük Panic! at the Disco performanslarından birini sergilemek yerine daha rahat, daha konuşur gibi ilerliyor. Eski zamanlı kayıt hissi parçayı 2008’de yapılmış bir şarkıdan çok yıllardır bir yerde saklanan küçük bir plağa benzetiyor.

Pretty. Odd.'un geçmiş müziklere duyduğu merak burada nostaljik bir taklitten ziyade atmosfer yaratma aracına dönüşüyor. Şarkının prodüksiyonundaki eski kayıt hissi bize gerçekten geçmişten gelen bir şey dinliyormuşuz duygusu veriyor. Üstelik albümün hemen her şeyi büyütmeye müsait dünyasında bu kadar küçük kalması parçayı daha da sevimli yapıyor.

Başlığındaki “holy spaces” fikri de bu sıcaklığa çok yakışıyor. Kutsal alan deyince akla kiliseler, tapınaklar ya da görkemli mekânlar gelebilir; şarkıysa kutsallığı çok daha sıradan bir yere taşıyor. Belki bazı yerleri özel yapan mimarileri değil, orada kimlerle bulunduğumuzdur. Bir arkadaşın mutfağı. Yıllarca oturduğumuz bir bank. Bir arabanın ön koltuğu. Birinin odasında saatlerce hiçbir şey yapmadan geçirilen bir akşam.

Sonra büyüyoruz ve bu yerlerin bazıları ortadan kalkıyor. Evler satılıyor, insanlar taşınıyor, kafeler kapanıyor. Bazen fiziksel olarak aynı yere geri dönüyoruz ama bizim bildiğimiz mekanın artık orada olmadığını hissediyoruz. Çünkü kaybettiğimiz şey bina değil, o binanın içinde yaşadığımız hayat.

Şarkının kısalığı bu yüzden hoşuma gidiyor. Bazı anıların zihnimizde kalma biçimine benziyor. Bir insanla geçirdiğimiz yılları ayrıntılarıyla hatırlamayabiliriz ama bir akşamın ışığı, söylediği tek bir cümle ya da birlikte dinlediğimiz bir şarkı yıllarca kalabilir.

I Have Friends in Holy Spaces bu küçüklüğü değiştirmeye çalışmıyor. Bazen bir albümün en değerli anlarından biri büyük bir deklarasyon değildir. Küçük bir odadır. Ve o sırada odada kimlerin olduğudur.

 

7. Northern Downpour

Sonra yağmur başlıyor.

Pretty. Odd. boyunca gökyüzü, güneş, ay ve doğa çoğunlukla merakın ve oyunun parçalarıydı. Northern Downpour'a geldiğimizde aynı dünya ilk kez gerçekten kırılgan hissettiriyor. Renkler kaybolmuyor, albüm bir anda karanlığa dönmüyor; fakat sanki güneşin önünden kısa süreliğine bir bulut geçmiş gibi ışığın tonu değişiyor. Bunun büyük kısmını müzik yapıyor.

Şarkı kendisini dinleyiciye zorla kabul ettirmeye çalışmıyor. Açılıştaki gitarın sakinliği ve düzenlemenin ilk bölümde bıraktığı geniş alan, sözlerin önüne geçmek yerine onları taşıyor. Vokal de albümün daha coşkulu parçalarındaki kadar teatral değil. Brendon burada şarkıyı fethetmeye çalışmıyor; melodinin içinde kalıyor.

Sonra parça yavaş yavaş büyüyor. Ve Pretty. Odd.’un vokal armonilerini neden bu kadar iyi kullandığını burada özellikle hissediyoruz. Şarkı genişledikçe tek bir insanın söylediği bir şey olmaktan çıkıyor. Sesler birbirlerinin arkasında beliriyor, düzenleme kalınlaşıyor ama parçanın kırılganlığı kaybolmuyor. Tam tersine, ne kadar büyürse o kadar duygusal hâle geliyor.

Bu önemli, çünkü Northern Downpour bir power ballad gibi zirveye koşmuyor. Duyguyu büyük bir patlamayla çözmek yerine onu uzatıyor. Şarkının sonunda rahatlamış hissetmekten çok, içinde biraz daha uzun süre kalmak istiyoruz. Belki de bu yüzden albümün en çok özlemle ilişkilendirdiğim şarkısı bu.

Nostalji genellikle geçmişe dönmek istemek gibi anlatılıyor, ama bence daha garip bir duygu. Bazen geri dönmek istemediğimiz şeyleri bile özlüyoruz. Eski bir arkadaş grubunu özleyebiliriz ama o insanlarla bugün yeniden aynı ilişkiyi kurmak istemeyebiliriz. Çocukluğumuzu özleyebiliriz ama gerçekten tekrar çocuk olmak istemeyiz. Bir ilişkiyi özleriz ama bitmesinin doğru olduğunu biliriz.

Özlediğimiz şey bazen geçmişin kendisi değil, artık erişemediğimiz belirli bir his. Northern Downpour bana tam olarak bunu hissettiriyor. Bugün şarkıya bir katman daha eklenmesinin nedeni ise Pretty. Odd.’un Panic! at the Disco tarihindeki yerini bilmemiz. Albüm yayımlandığında Ryan Ross ve Jon Walker’ın kısa süre sonra gruptan ayrılacağı bilinmiyordu. Bu bir veda albümü değildi; grubun ikinci albümüydü. Önlerinde hâlâ ne kadar yol olduğu bilinmiyordu. Biz geleceği biliyoruz.

Bu nedenle şarkının yakınlığı bugün istemeden biraz hayaletli geliyor. Eski bir fotoğrafa bakıp o fotoğraftaki insanların birkaç yıl sonra birbirlerinin hayatında aynı yerde olmayacağını bilmek gibi. Fotoğrafta hiçbir sorun yoktur. İnsanlar gerçekten mutludur. Tam da bu yüzden can yakar. Geçmişteki insanlardan daha fazla bilgiye sahibiz. Onlar o anın sonradan ne anlama geleceğini bilmiyorlar. Biz biliyoruz.

Fakat bunu Northern Downpour'u gizli bir ayrılık şarkısına çevirmek için söylemiyorum. Şarkı geleceği öngören bir kehanet değildi. Bugünden geriye bakmanın yarattığı anlam ile şarkının yazıldığı andaki anlam aynı şey değil. Aslında nostaljinin çalışma biçimi de biraz bu. Bir an yaşanırken sıradan olabilir. Onun bir daha tekrarlanmayacağını öğrendiğimizde, hafızamız onu yeniden düzenler. Müziğin en ürkütücü özelliklerinden biri de burada ortaya çıkıyor. İnsanlar yaşlanıyor. Kayıtlar yaşlanmıyor.

Bir insan kırk yaşına gelebilir ama bir albümü açtığımızda sesi yeniden yirmi bir yaşındadır. Arkadaşlıklar bitebilir, şehirler değişebilir, bir grubun üyeleri birbirinden uzaklaşabilir. Sonra play tuşuna basarsın ve birkaç saniyeliğine herkes yeniden aynı odadadır.

Eski albümlerin zaman makinesine benzetilmesi klişe olabilir ama klişelerin bazıları boşuna yaşamıyor. Çünkü kayıt gerçekten de geçmişten bir ânı tekrar tekrar bugüne getiriyor. Bu noktada yazının başlığındaki çiçeklere dönmek istiyorum; ama bu kez metaforun biraz değişmesi gerekiyor.

Bir çiçeği yanımıza almak istediğimizde onu koparırsak aslında ölümünü hızlandırırız. Onu bir kitabın arasında kurutup saklayabiliriz. Şekli kalır, rengi biraz kalır, yıllar sonra hangi bahçeden geldiğini bile hatırlayabiliriz. Ama artık yaşayan aynı çiçek değildir. Geçmişe bazen tam olarak bunu yapıyoruz. Onu korumak isterken donduruyoruz.

Eski arkadaşlıklarımızı yalnızca en güzel hâlleriyle hatırlamak, çocukluğumuzu tamamen masum bir dönemmiş gibi düşünmek, sevdiğimiz bir grubun belirli kadrosunu “gerçek” versiyon ilan etmek… Hafıza geçmişi olduğu gibi saklamıyor. Seçiyor, düzenliyor ve bazen güzelleştiriyor. Nostalji iyi bir arşivci değil. Kötü görüntüleri kesip kendi filmini yapıyor.

Bu yüzden Pretty. Odd.’a da dikkatli bakmak gerekiyor. Ryan Ross döneminin bitmiş olması onu otomatik olarak Panic! at the Disco’nun saf ya da gerçek hâli yapmıyor. Sonrasında yapılan müziğin değerini azaltmak da albümün kendi değişim fikrine garip biçimde ters düşerdi. Asıl mesele hangi versiyonun gerçek olduğu değil. Hepsi gerçekti. Sadece aynı anda değil.

Northern Downpour'un hüznünü benim için güzel yapan şey de bu. Bir şeyi kaybettiğimizi kabul ederken onu geri getirmeye çalışmak zorunda değiliz. Bazı çiçekleri yanımıza alamayacağız. Bazıları oldukları yerde kalacak. Ve yıllar sonra onları hatırladığımızda mesele geri dönüp tekrar koparmak olmayacak. Bir zamanlar orada açtıklarını bilmek yeterli olacak.

 

8. When the Day Met the Night

Northern Downpour'un ardından Pretty. Odd. yapılabilecek en Pretty. Odd. şeyi yapıyor: Güneşle ayı birbirine aşık ediyor.

When the Day Met the Night albümün masalsı dünyasının belki de en saf örneklerinden biri. Burada doğa artık yalnızca dekor değil. Güneş ve ay karakterlere dönüşüyor; karşılaşabiliyor, birbirlerine yaklaşabiliyor ve küçük bir aşk hikayesinin iki tarafı olabiliyorlar.

Müzik de bu hikayeyi anlatmak için sürekli biçim değiştiriyor. Şarkı tek bir dinamik seviyede ilerlemiyor; daha sakin, pastoral anlarla daha dolgun bölümler arasında açılıp kapanıyor. Akustik enstrümanların sıcaklığına orkestral dokular ve vokal katmanları eklendikçe, parça sanki sayfaları çevrilen resimli bir masal kitabı gibi genişliyor.

Burada Pretty. Odd.’un retro etkilerinin neden yalnızca “Beatles gibi” demekle açıklanamayacağı yeniden ortaya çıkıyor. Albüm eski pop ve psychedelic müziğin yalnızca seslerini almıyor; o dönemin stüdyo düzenlemelerinde sık rastlanan şarkıyı küçük bir dünya gibi kurma fikrine de ilgi duyuyor. Enstrümanlar sadece akorları doldurmuyor, hikâyenin atmosferini oluşturuyor.

Bu yüzden güneş ve ay fikri müziğin üzerinde duran sevimli bir metafor gibi hissettirmiyor. Düzenleme de gerçekten onların yaşayabileceği bir dünya yaratıyor. Üstelik iki karakter birbirlerine aitmiş gibi görünürken aslında zıtlar. Biri gündüz. Biri gece. Normalde biri geldiğinde diğeri gider. Onların karşılaşması bu yüzden sıradan bir aşk hikayesinden biraz daha güzel: Bir arada bulunmamaları gereken iki şey kısa süreliğine aynı gökyüzünü paylaşıyor.

Aşkı böyle anlatmak A Fever You Can't Sweat Out’tan sonra özellikle ilginç. İlk albümde ilişkiler çoğunlukla kıskançlık, seks, ihanet, dedikodu ve güç oyunlarıyla çevriliyken, burada romantizm neredeyse çocuk kitabı saflığına indirgeniyor. İnsanların karmaşık sosyal dünyasını çıkarınca geriye yalnızca iki şeyin birbirini bulması kalıyor.

Fakat masallar gerçek hayattan tamamen kaçtıkları için etkileyici değil. Bazen gerçek hayatta karmaşık bulduğumuz bir şeyi tek bir görüntüyle anlatabildikleri için etkileyiciler. Güneş ve ay birbirlerine dönüşmek zorunda değiller. Gündüz gece olmak zorunda değil. Bir süre aynı gökyüzünde bulunmaları yeterli.

Belki yakınlık için de her zaman birbirimize benzememiz gerekmiyor. Aynı şeyleri sevmek, aynı biçimde yaşamak, aynı insanlara dönüşmek zorunda değiliz. Bazı ilişkilerin güzelliği iki insanın aynı olmasında değil, farklılıklarının yan yana geldiğinde ortaya çıkardığı üçüncü şeyde.

Ve olgunlaşmak da biraz buna benziyor. Çocukça olanı öldürüp yetişkin olana dönüşmek yerine ikisini aynı gökyüzünde tutabilmek. Dünyanın kötü taraflarını öğrenmiş olup hâlâ güzelliğine inanmak. Ciddi bir hayatın içinde saçma şeylere gülebilmek. Güneş ile ayı aynı anda görebilmek.

 

9. Pas de Cheval

Pas de Cheval'ın en büyük iyiliği, Pretty. Odd. üzerine fazla ciddi konuşmaya başladığımız anda gelip bizi dürtmesi. Çünkü bu albüm hakkında değişim, nostalji, büyümek, Ryan Ross, psychedelia ve grubun geleceği üzerine sayfalarca konuşabiliriz. Sonra Pas de Cheval başlıyor ve hatırlıyoruz: Bazen müzik yalnızca çok eğlencelidir.

Şarkının başlığındaki “pas de cheval” bale terminolojisinde atın adımını çağrıştıran bir hareket. Parçanın ritmik karakterine de çok uygun bir isim; şarkı gerçekten yürümekten çok sekerek ilerliyormuş gibi.

Burada gitarların rolü özellikle önemli. Albümün daha orkestral parçalarının aksine, Pas de Cheval doğrudan grubun ritmik enerjisine yaslanıyor. Gitar figürleri, bas ve davul birlikte parçayı ileri iterken, vokal onların üzerinde rahatça hareket ediyor. Pretty. Odd.’un zaman zaman çok süslü olabilen düzenlemeleri burada daha fiziksel bir şeye dönüşüyor.

Bu şarkıyı analiz ederken bile bedenin verdiği tepkiyi unutmak istemiyorum. Çünkü müzikle ilişkimiz yalnızca zihinsel değil. Bazen bir şarkıyı onun sözlerini çözmeden seviyoruz. Ritim geldiğinde ayağımız hareket ediyor. Bir gitar partisi kulağımıza yapışıyor. Nedenini açıklamadan tekrar dinlemek istiyoruz.

Büyüdükçe zevklerimizi bile gerekçelendirme ihtiyacı hissetmemiz biraz komik. Bir filmi “sinematografisi nedeniyle”, bir kitabı “tematik derinliği nedeniyle”, bir albümü “prodüksiyonu nedeniyle” sevdiğimizi söylemek daha ciddi geliyor.

“Çünkü çok eğlenceli” sanki yeterli bir cevap değilmiş gibi. Oysa neden olmasın? Belki her çiçek metafor olmak zorunda değil. Bazen çiçek yalnızca çiçektir. Ve Pas de Cheval bir albüm incelemesinde yapılabilecek en sağlıklı şeyi yapıyor: Bize analiz etmeyi bırakıp birkaç dakika müziği dinlememizi hatırlatıyor.

 

10. The Piano Knows Something I Don’t Know

Bir piyanonun bizim bilmediğimiz neyi bilmesi mümkün?

Başlığın kendisi bile Pretty. Odd. dünyasının mantığını kusursuz biçimde özetliyor. Albümde güneşle ay birbirine aşık olabiliyorsa, bir piyanonun bizden sır saklamasında da şaşılacak bir şey yok. Fakat müzik başladığında başlığın sevimli tuhaflığı biraz daha garip bir şeye dönüşüyor.

The Piano Knows Something I Don’t Know, albümün güneşli yüzünün altında daha huzursuz renklerin de bulunduğunu hatırlatan parçalardan biri. Düzenleme tek bir yerde rahatça oturmuyor; farklı dokuların ve enstrümantal renklerin birbirine eklenmesi şarkıya hafifçe değişken bir karakter veriyor. Pretty. Odd.’un orkestrasyonu burada yalnızca şarkıyı güzelleştirmek için kullanılmıyor. Parçanın kendisi bir şeylerin tam olarak ele geçirilemediği hissini güçlendiriyor.

Başlıkla müzik arasındaki ilişki de bu yüzden hoşuma gidiyor. Sanki şarkı bizim henüz çözemediğimiz bir şeyi biliyor. İnsan gençken kendisi hakkında şaşırtıcı derecede kesin cümleler kurabiliyor. “Ben asla böyle biri olmam.” “Kesinlikle bunu yapacağım.” “Ben çocuk istemiyorum.” “Ben hep burada yaşayacağım.” “Bu insan hayatımda hep olacak.” “Ben hep böyle olacağım.” Sonra hayat bu cümlelerin bazılarını hiç tartışmadan bozuyor.

Bir zamanlar nefret ettiğimiz bir şeyi sevmeye başlıyoruz. Kesinlikle yaşayacağımızı düşündüğümüz şehirde yaşamıyoruz. Bütün hayatımız boyunca yanımızda olacağını düşündüğümüz insanlarla konuşmuyoruz. Bazen kendi verdiğimiz bir karara bakıp birkaç yıl önceki hâlimizin bizi tanıyıp tanımayacağını merak ediyoruz.

Demek ki kendimiz hakkında bilmediğimiz şeyler varmış. Bu düşünce ilk anda biraz korkutucu. Çünkü kendimizi tanımanın tamamlanabilecek bir proje olmasını istiyoruz. Kim olduğumuzu çözersek hayatın geri kalanını o bilgiyle yaşayabileceğimizi düşünüyoruz. Ama belki kendimizi tanımak bir sonuca ulaşmak değil. Sürekli güncellenen bir şey.

Müziğin bunu bize göstermesinin ilginç bir yolu var. Bazen bir şarkıyı yıllarca seviyoruz ama neden sevdiğimizi ancak hayatımızda bir şey yaşadıktan sonra anlıyoruz. Şarkı değişmiyor. Aynı akorlar, aynı kayıt, aynı vokal. Biz onun söylediği yere sonradan yetişiyoruz.

Kitaplarda ve filmlerde de aynı şey oluyor. On sekiz yaşında okuduğumuz romanı yirmi sekiz yaşında açtığımızda başka bir kitapmış gibi gelebiliyor. Eser değişmediği halde, bizim içimizde ona cevap verecek başka bir yer oluşmuş oluyor. Belki piyano gerçekten bizim bilmediğimiz bir şeyi biliyordur. Gelecekte hangi insan olacağımızı değil, elbette. Ama bugünkü halimizin son hâlimiz olmadığını.

Ve bu noktada şarkıyı yeniden Panic! at the Disco'nun tarihine bağlamaya gerek olmadığını düşünüyorum. Albümün kendisi zaten yeterince ilginç bir soru soruyor: Şu anda kendimiz hakkında bilmediğimiz ne var? Belki yıllar sonra bugünkü hâlimize dönüp baktığımızda bazı şeyleri çok daha iyi anlayacağız. Neden belirli bir insanı bu kadar istediğimizi. Neden bir yerde bu kadar uzun kaldığımızı. Neden bir şeyden kaçtığımızı. Neden bir şarkıyı durmadan dinlediğimizi.

Geçmişteki halimiz belki cevabı bilmiyordu. Ama bir şey hissediyordu. Büyümek bazen geçmişteki kendimizden daha akıllı olmak değil. Onun ne anlatmaya çalıştığını sonunda anlayabilecek kadar uzağa gitmek. Ve belki piyanonun bildiği sır yalnızca budur: Hayat henüz bitmedi.

 

11. Behind the Sea

The Piano Knows Something I Don’t Know'dan sonra Pretty. Odd. gerçeklikle arasındaki bağı biraz daha gevşetiyor. Behind the Sea'ye geldiğimizde artık yalnızca tuhaf imgelerle süslenmiş gerçek bir dünyada değiliz; nerede olduğumuzu tam olarak bilmediğimiz, rüyanın kendi coğrafyasına sahip olduğu bir yerdeyiz. Ve albümde Ryan Ross’un varlığını en doğrudan hissettiğimiz anlardan biri bu.

Ryan’ın öne çıkan vokali, Behind the Sea'yi albümün içinde küçük bir cep evren gibi ayırıyor. Brendon Urie’nin daha güçlü ve teatral vokal karakterinden sonra Ryan’ın sesi daha kırılgan, daha ince ve daha az gösterişli geliyor. Bu bir eksiklik değil; tam tersine, şarkının rüya mantığına çok uygun. Vokal dinleyicinin karşısına çıkıp şarkıyı yönetmek yerine düzenlemenin içine karışıyor.

Bu fark, Pretty. Odd.’un neden yalnızca “Brendon’ın söylediği Ryan şarkıları” olarak düşünülemeyeceğini de hatırlatıyor. Albümün karakteri üyeler arasındaki farklılıkların birbirine karışmasından doğuyor. Brendon’ın vokal kapasitesi, Ryan’ın giderek daha sürreal hqle gelen söz yazımı, grubun birlikte çalma hissi ve stüdyo düzenlemelerinin genişliği birbirinden ayrıldığında aynı albüm ortaya çıkmazdı.

Behind the Sea'de düzenlemenin de vokal kadar garip bir akışkanlığı var. Şarkı keskin bir pop yapısının içine hapsolmuyor; akustik ve psychedelic dokular birbirlerinin içine sızıyor. Özellikle vokallerin katmanlandığı anlarda şarkı sanki tek bir anlatıcının ağzından çıkmaktan vazgeçip küçük bir koro tarafından anlatılan tuhaf bir deniz masalına dönüşüyor.

Sözler de aynı mantıkla hareket ediyor. Deniz, gökyüzü, yaratıklar ve birbirine tam olarak bağlanmayan görüntüler belirip kayboluyor. Bir şeyi çözmeye yaklaştığımız anda başka bir imge geliyor. Bir rüyadan uyandığımızda yaşadığımız şeye benziyor: İçindeyken her şey tamamen mantıklıydı; uyandığımız anda neden mantıklı geldiğini açıklayamıyoruz.

Pretty. Odd.’ın psychedelic tarafı bana en çok böyle anlarda ilginç geliyor. Psychedelia yalnızca belirli gitar tonları ya da 60’lara referans veren prodüksiyon tercihleri değil; algının güvenilirliğini bozmakla da ilgili. Bildiğimiz nesneler orada duruyor ama aralarındaki ilişki değişiyor.

Ve belki hayal gücünün yetişkinlikte en kolay kaybettiğimiz tarafı da bu.

Çocukken hikaye anlatırken önce mantığını kontrol etmiyoruz. Bir şey diğerine dönüşebilir. Hayvanlar konuşabilir. Deniz gökyüzünün arkasında olabilir. Sonra içimizde yavaş yavaş küçük bir editör oluşuyor: Bu mantıklı değil. Bu fazla saçma. İnsanlar bunu anlamaz. Bunun anlamı ne? Yaratıcılığı tamamen kaybetmiyoruz; ama bazen daha fikir ortaya çıkmadan onu kabul edilebilir hâle getirmeye başlıyoruz. “Behind the Sea” birkaç dakikalığına o editörü susturuyor.

Bence Ryan’ın albümdeki en güzel katkılarından biri de tam olarak bu özgürlük. Her cümlenin dinleyiciye kendini açıklaması gerekmiyor. Her imgenin sembolik karşılığını bulmamız gerekmiyor. Bazı şeyler yalnızca zihnimizde bıraktıkları görüntü için var olabilir.

Bu yüzden burada Ryan’ın sonradan gruptan ayrılmasına yeniden dönmeyeceğim. Northern Downpour geçmişe baktığımız yerdi. Behind the Sea'nin güzelliği gelecekte ne olacağını bilmemizde değil. Şu birkaç dakikada ne kadar garip bir dünya kurabildiğinde. Ve bazen büyürken korumamız gereken şey çocukluğumuz değil. İçimizdeki editörden önce gelen ilk fikir.

 

12. Folkin’ Around

Adı zaten şakanın yarısını yapıyor. Folkin’ Around başladığında albümün folk merakı artık arka planda duran bir renk değil; birkaç dakikalığına bütün şarkıyı ele geçiriyor. Kemanın belirginleştiği, akustik enstrümanların öne çıktığı ve ritmin neredeyse küçük bir kır eğlencesi rahatlığında ilerlediği bir düzenlemeyle Pretty. Odd. bir kez daha kostüm değiştiriyor.

Ama albümün bu kadar fazla kostüm değiştirmesine rağmen parçalanmaması önemli. Çünkü Pretty. Odd.’un tutarlılığı bütün şarkıların aynı sound’a sahip olmasında değil. Aynı merak duygusuna sahip olmalarında. Albüm sürekli “Bunu da yapabilir miyiz?” diye soruyor. Psychedelic pop? Olur. Baroque pop? Olur. Küçük bir akustik parça? Olur. Folk? Neden olmasın?

Bu yüzden Folkin’ Around'u yalnızca albümün şakacı ara parçalarından biri olarak görmüyorum. Pretty. Odd.'un müzikal felsefesini küçük ölçekte gösteriyor: tür bir kimlik hapishanesi olmak zorunda değil.

Bu, özellikle Panic! at the Disco gibi ilk albümü çok güçlü bir altkültürel kimlikle karşılanmış bir grup için anlamlı. 2000’lerin ortasında hangi müziği dinlediğin yalnızca kulağının neyi sevdiğini değil, çoğu zaman nasıl giyindiğini, hangi insanlarla takıldığını ve kendini hangi sahnenin parçası olarak gördüğünü de belirliyordu. Böyle bir ortamdan çıkıp ikinci albümde kemanlarla folk’a göz kırpmak küçük bir şey değil.

Ama şarkının müziğindeki neşe, sözlerdeki daha buruk ilişki hissini tamamen silmiyor. Pretty. Odd.’un sık yaptığı bir şeyi yeniden duyuyoruz: müzik ile duygunun aynı renkte olması gerekmiyor. Hüzünlü bir şeyi neşeli bir düzenlemeyle anlatabilirsin. Birini özleyip geri istemeyebilirsin. Bir dönemin bitmesine üzülüp bitmesinin doğru olduğunu düşünebilirsin. Geçmişi sevgiyle hatırlayıp oraya dönmek istemeyebilirsin.

Bence yetişkinliğin en rahatlatıcı keşiflerinden biri bu. Duygularımızın mahkemede birbirleriyle tutarlı olmak zorunda olmadığını öğreniyoruz. Folkin’ Around da bunu teorileştirmiyor. Kemanı alıp yoluna devam ediyor. Belki bazı şeyleri çözmek yerine onlarla biraz dans etmek gerçekten yeterlidir.

 

13. She Had the World

Pretty. Odd.’un en masalsı başlıklarından biri: She Had the World. Daha şarkı başlamadan bir çocuk kitabının ilk cümlesi gibi geliyor. Bir zamanlar dünyaya sahip bir kız vardı.

Fakat şarkının müziğinde zafer duygusu yok. Tam tersine, albümün daha gösterişli parçalarından sonra düzenlemenin daha narin ve ölçülü ilerlemesi başlıktaki büyüklükle güzel bir tezat oluşturuyor. “Dünyaya sahip olmak” devasa bir fikirken, şarkının kendisi daha mahrem hissettiriyor.

Brendon’ın vokalinin de burada gösterişten uzak kalması önemli. Sesini ne kadar büyütebildiğini zaten biliyoruz; fakat Pretty. Odd.’un en güzel taraflarından biri, her şarkının bunu talep etmemesi. Burada vokal, melodinin duygusunu ezmek yerine onun içinde hareket ediyor. Ve şarkının merkezindeki çelişki de yavaş yavaş beliriyor: Bir insan dünyaya sahip olabilir ve yine de istediği tek şeye sahip olmayabilir.

Bu fikir bana arzunun ne kadar tuhaf çalıştığını düşündürüyor. Mutluluğu çoğu zaman matematik gibi ele alıyoruz. Yeterince güzel şey toplarsak, sonuç mutlu olmak olmalı: iyi bir iş, arkadaşlar, para, başarı, güzel bir ev, doğru ilişki.

Kutuların yeterince fazlasını işaretlediğimizde içimizdeki huzursuzluğun susmasını bekliyoruz. Sonra bazen susmuyor. Çünkü insan zihni sahip olduğundan çok eksik olana bakmak konusunda korkunç derecede yetenekli. Bizi seven on insan vardır; sevmeyen bir kişinin fikrini çözmeye çalışırız. Hayatımızda güzel giden onlarca şey vardır; gerçekleşmeyen tek ihtimali geceleri düşünürüz. Bir odada doksan dokuz güzel şey olabilir. Gözümüz kırık olana gider.

Aşk bunu daha da büyütebiliyor. Birini istediğimizde, yalnızca o insanı istemiyoruz bazen. Onunla mümkün olduğunu düşündüğümüz hayatı da istiyoruz. Gideceğimiz yerleri, birlikte yaşayacağımız evi, olacağımız kişiyi, gelecekte hissedeceğimiz mutluluğu onun içine yerleştiriyoruz. Sonra o kişi bizi istemediğinde yalnızca bir insanı kaybetmiş gibi hissetmiyoruz. Hiç yaşanmamış bir geleceğin yasını da tutuyoruz. Bu yüzden karşılıksız arzu bu kadar büyük hissedebiliyor.

Dünyaya sahip olsan bile başka bir insanın kalbine sahip olamazsın. Bu kulağa ilk anda acımasız geliyor. Ama belki özgürleştirici tarafı da var. Çünkü birinin bizi seçmemesi, bizim değerimizin objektif ölçümü değil. Her şeyi doğru yapıp yine de sevilmeyebiliriz. Güzel olabiliriz, komik olabiliriz, ilginç olabiliriz, iyi biri olabiliriz ve yine de belirli bir insanın istediği kişi olmayabiliriz.

Bunun mutlaka açıklanabilir bir kusuru olması gerekmiyor. Büyürken aşkla ilgili öğrenmesi en zor şeylerden biri: sevilmeye değer olmakla belirli bir kişi tarafından sevilmek aynı şey değil.

She Had the World bu fikri soğuk bir “kendini sev ve devam et” mesajına çevirmiyor. İyi ki de çevirmiyor. Çünkü bazen insan gerçekten birini istiyor. Mantıklı açıklamalar o arzuyu anında söndürmüyor.

Dünyaya sahip olabilirsin. Yine de bir kişiyi isteyebilirsin. Ama o kişi seni istemediğinde dünya yok olmuyor. Bunu fark etmek biraz zaman alıyor.

 

14. From a Mountain in the Middle of the Cabins

Bazı Pretty. Odd. şarkı isimleri başlıktan çok bir yer tarifine benziyor ve From a Mountain in the Middle of the Cabins bunların en güzellerinden biri. Daha okumak bile bir görüntü yaratıyor. Dağ. Aşağıdaki küçük evler. Ağaçlar. Ve yukarıdan onlara bakan biri.

Müzik de albümün finaline yaklaşırken bu manzara hissini koruyor. Pretty. Odd.’un en büyük pop anlarından biri olmaya çalışmak yerine orkestral renkleri, ritim değişimlerini ve vokal katmanlarını bir araya getirerek daha tuhaf bir yapı kuruyor. Albüm boyunca öğrendiğimiz dil burada iyice doğal hâle gelmiş durumda; ilk birkaç şarkıda şaşırtıcı gelen enstrümantal zenginlik artık bu dünyanın normal sesi.

Bu da albüm sıralamasında hoşuma gidiyor. Başta “Panic! at the Disco neden böyle duyuluyor?” diye düşündüren şey, on dördüncü şarkıya geldiğimizde kulağımızın alıştığı gerçekliğe dönüşmüş durumda. İyi albümlerin yaptığı şeylerden biri de budur. Sana yalnızca şarkılar vermek yerine bir süre yaşayabileceğin yeni bir normal yaratırlar. Sonra albüm bittiğinde gerçek dünyaya dönersin.

Başlıktaki dağ görüntüsü ise bana perspektifi düşündürüyor. Bir problemin içindeyken başka hiçbir şey göremeyebiliriz. Bir ilişki bittiğinde bütün gün onun etrafında döner. Bir hata yaptığımızda herkesin bunu düşündüğünü sanırız. Birinin bizi istememesi hayatımızın en önemli gerçeğiymiş gibi gelir.

Sonra zaman geçer. Olay değişmez. Biz uzaklaşırız. Ve uzaktan bakınca ölçek değişir. Dağın tepesinden evler küçülür. Bu, evlerin içinde yaşananların önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Bence burada önemli ayrım bu. “Bir gün buna güleceksin” cümlesi bazen teselli olmaktan çok bugünkü acımızı küçümseyebilir. Evet, belki bir gün bu mesele bugünkü kadar büyük görünmeyecek. Ama bugün dağın tepesinde değiliz. Bugün aşağıdaki evlerden birinin içindeyiz.

Geçmişteki halimize bakarken de bunu unutmak kolay. On yedi yaşında bizi mahveden bir şey bugün saçma görünebilir. “Buna gerçekten mi üzülmüşüm?” diyebiliriz. Evet. Çünkü o kişi henüz bizim bulunduğumuz yere çıkmamıştı. Manzarayı buradan göremiyordu.

Büyümek bazen de geçmişteki kendimizden daha zeki olduğumuzu kanıtlamak değil; onun görüş alanının bizimkinden daha dar olduğunu anlayıp ona biraz merhamet göstermektir. Bir gün gelecekteki halimiz de bugünkü bize yukarıdan bakacak. Umarım o da aynı şeyi yapar.

 

15. Mad as Rabbits

Ve sonunda tavşanlar geliyor.

Bir albümün adı Pretty. Odd. olduğunda finalinin tamamen normal olması zaten biraz hayal kırıklığı olurdu. Mad as Rabbits albümün başından beri biriktirdiği tuhaflığı son kez havaya fırlatıyor: hareketli, oyunbaz, biraz teatral ve tam olarak elimize geçtiğini düşündüğümüz anda başka bir yere kaçan bir şarkı.

Müzikal olarak da kapanış için çok doğru bir seçim. Pretty. Odd. bir ağıtla bitmiyor. Northern Downpour gibi duygusal bir parçayı finale koyup bütün albümü geçmişe bakarak kapatabilirdi. Bunun yerine ritmi canlı, vokalleri hareketli ve albümün kolektif ruhunu taşıyan bir parçayla çıkıyor. Bu önemli. Çünkü Pretty. Odd.’u bugün dinlediğimizde onu melankolikleştirmek çok kolay.

Grubun bu kadrosunun uzun sürmeyeceğini biliyoruz. Ryan Ross ve Jon Walker’ın ayrılacağını biliyoruz. Panic! at the Disco’nun yıllar içinde başka bir şeye dönüşeceğini biliyoruz. Bu bilgi albümün üzerine istemeden bir sonbahar filtresi koyabiliyor.

Ama Pretty. Odd. yapılırken bir mezar taşı değildi. Canlı bir şeydi. Meraklıydı. Ve çoğu zaman çok eğleniyordu. Mad as Rabbits bunu hatırlatıyor.

Albümün müzikal yolculuğuna dönüp baktığımızda, ilk albümünün başarısını yeniden üretmeye çalışan bir grup duymuyoruz. Piyano, akustik gitarlar, yaylılar, üflemeliler, kemanlar, vokal armonileri, psychedelic dokular, folk, baroque pop ve klasik pop düzenlemeleri arasında dolaşan bir grup duyuyoruz.

Bazen ortaya çıkan şey kusursuz. Bazen biraz fazla süslü. Bazen bilinçli biçimde saçma. Ama albümün merakı hiç kaybolmuyor. Pretty. Odd.’u bu kadar sevilesi yapan şey de kusursuzluğu değil. Bir grubun kendine “Peki başka ne yapabiliriz?” diye sormasının kaydı olması. Bu nedenle albümün büyümekle ilişkisini artık yalnızca sözlerde aramıyorum. Albümün varlığı zaten bu konuda bir şey söylüyor.

Panic! at the Disco ilk albümünde kim olduğunu bulmuş gibi görünüyordu. Sonra ikinci albümde yeniden aramaya başladı. Bence büyümenin en güzel ihtimallerinden biri bu. Kim olduğumuzu bir kez bulup hayatımız boyunca onu korumak zorunda olmayabiliriz. Kendimizi tekrar tekrar merak edebiliriz. Bir dönem karanlık odalarda yaşayabiliriz. Sonra güneşe çıkabiliriz. Sonra başka bir yere gidebiliriz. Bunların hiçbiri önceki halimizi sahte yapmaz.

Yazının başında sorduğumuz soru da buydu: Büyürken çiçeklerimizi de yanımıza alabilir miyiz? Belki sorunun içinde küçük bir hata vardı. Çünkü “yanımıza almak” onları oldukları halde koruyabileceğimizi varsayıyor. Oysa Pretty. Odd. boyunca gördüğümüz doğa böyle çalışmıyor. Güneş batıyor. Ay biçim değiştiriyor. Mevsimler geçiyor. Çiçekler açıyor ve sonra soluyor.

Bir bahçeyi sevmenin yolu onu dondurmak değil. Kendimize de aynı hakkı vermemiz gerekiyor. Geçmişteki halimizi korumak için bugünkü halimizi küçültmemek. Bir zamanlar sevdiğimiz şeyleri artık sevmiyorsak, bundan utanmamalıyız. Bir zamanlar çok istediğimiz hayat artık bize ait görünmüyorsa, onu istemeye devam etmek zorunda hissetmemek. Ama bunun tersi de doğru. Yetişkin olduğumuzu kanıtlamak için çocukken sevdiğimiz her şeyi geride bırakmak zorunda değiliz.

Hala saçma olabiliriz. Hala fazla heyecanlanabiliriz. Hala anlamsız kelimeleri sevebilir, güneşle ayın birbirine aşık olduğu hikâyelere inanabilir, bir şarkıyı yalnızca güzel olduğu için yüz kere dinleyebiliriz.

Olgunlaşmak hayal gücünün karşıtı olmak zorunda değil. Aslında mesele çiçekleri yanımıza almak değil. Bir zamanlar nasıl çiçek açtığımızı hatırlamak. Ve başka bir yerde, başka bir mevsimde, başka bir biçimde yeniden açabileceğimize güvenmek.

Pretty. Odd. yalnızca Panic! at the Disco’nun bir daha geri dönmeyeceği bir döneminin fotoğrafı olduğu için güzel değil. Bir grubun değişmekten korkmadığı anın kaydı olduğu için güzel. Bizim de ondan yanımıza almamız gereken şey tam olarak bu. Bahçenin kendisi değil. Bir sonraki baharı merak etmek. Ve yine de, giderken cebimize birkaç tohum koymak.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın