Yalnız kalmaktan korkmakla sevilmeyeceğinden korkmak aynı şey değil. İlki gelecekle ilgili bir endişe; henüz doğru insanla karşılaşmamış olabilirsin, kötü bir dönemden geçiyor olabilirsin, hayat birkaç ay sonra hiç beklemediğin şekilde değişebilir. İkincisi ise bakışını dışarıdan kendine çevirdiğin anda başlıyor. Bir süre sonra “Neden yalnızım?” sorusunun yerini çok daha acımasız bir soru alıyor: “Bende ne var?” Belki yeterince güzel, ilginç ya da kolay sevilebilir değilimdir. Belki insanlar beni tanıdıkça benden uzaklaşıyordur. Belki sevilecek biri olsaydım, şimdiye kadar biri beni severdi.
İnsan bir kez bu düşünceye kapıldığında, yalnızlık hayatının o anki koşullarından biri olmaktan çıkıp kendisi hakkında topladığı bir delile dönüşebiliyor. Her cevapsız mesaj, her karşılıksız hoşlanma, her biten ilişki aynı teoriyi biraz daha doğruluyormuş gibi geliyor. Başkalarının doğal bir şekilde bulduğunu düşündüğümüz şey bize ulaşmıyorsa, sorun artık zamanlama ya da tesadüf değilmiş gibi hissediyoruz. Sorun biziz. Aşkı istemenin biçimi de tam burada değişiyor; yalnızca birini sevmek istemiyorsun, birinin seni sevmesine ihtiyaç duyuyorsun. Çünkü biri seni seçerse, belki kendin hakkında kurduğun bütün o korkunç cümleler doğru değildir. Belki gerçekten sevilebilirsindir.
My Chemical Romance'ın 2002'de yayımlanan ilk albümü I Brought You My Bullets, You Brought Me Your Love'ı bugün dinlediğimde bütün o kanın, vampirlerin, silahların, cesetlerin ve ölüme mahkum aşıkların altında en çok bu ihtiyacı duyuyorum. Bullets ilk bakışta yalnızlık hakkında yapılmış bir albüm gibi görünmeyebilir; aksine, neredeyse saplantılı biçimde iki kişiliktir. İnsanlar birbirlerini arzular, birbirlerine tutunur, birbirleri uğruna öldürür ve bazen birbirleriyle birlikte ölmeyi isterler. Yine de albüm bana son derece yalnız geliyor, çünkü buradaki aşk çoğu zaman “Seninle olmak istiyorum” noktasında kalmıyor. Yavaş yavaş “Sensiz kalırsam ne yapacağımı bilmiyorum”a dönüşüyor.

Bu bağımlılığın neden bu kadar çıplak hissettirdiğini anlamak için Bullets'ın nasıl bir albüm olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Bu, birkaç yıl sonra dünyanın en büyük rock gruplarından birine dönüşecek My Chemical Romance'ın henüz neye dönüşeceğini tam olarak bilmediği hâli. Three Cheers for Sweet Revenge'in daha bütünlüklü teatral dünyası ya da The Black Parade'in devasa konsepti burada henüz yok. Gitarlar kirli, Gerard Way'in vokalleri zaman zaman neredeyse kontrolden çıkıyor; hardcore punk, post-hardcore, emo ve melodramatik rock aynı şarkının içinde birbirine çarpabiliyor. Prodüksiyonun pürüzleri bile albümün karakterinin parçası gibi. Bullets bazen güzel görünmeye çalışmıyor; tam tersine, duygularının çirkinleşmesine izin veriyor.
Belki de bu yüzden albümdeki kırılganlık My Chemical Romance'ın sonraki işlerinden farklı vuruyor. Bu şarkılar henüz bir arena dolusu insanın aynı anda bağırması için yazılmış gibi hissettirmiyor. Daha küçük, havasız ve klostrofobik bir yerde yaşıyorlar; bir bodrum katında, gecenin çok geç bir saatinde ya da eve dönerken kafanın içinde yüzüncü kez tekrarladığın hayali bir konuşmada. Sonraki albümlerde grubun melodramı bilinçli bir gösteriye dönüşecekken, Bullets'ta o melodramın hala kontrol edilmesi zor bir duygudan doğduğunu hissedebiliyorsun.
My Chemical Romance'ın ortaya çıkış hikâyesinin merkezinde de zaten hayatın ne kadar hızlı sona erebileceğinin farkına varılması var. Gerard Way, 11 Eylül 2001 saldırılarına tanık olduktan sonra hayatıyla ne yaptığını sorguladığını ve bunun müzik yapmaya yönelmesinde belirleyici olduğunu yıllar boyunca anlattı. Grubun kuruluş hikayesi sonradan o kadar sık tekrarlandı ki bugün neredeyse MCR mitolojisinin başlangıç sahnesi gibi duruyor: Dünyanın kırılganlığıyla karşılaşan genç bir sanatçı, artık hayatını gerçekten önemli bulduğu bir şeye ayırması gerektiğine karar veriyor. Kısa süre sonra yazılan “Skylines and Turnstiles” da bu deneyimin doğrudan izlerini taşıyacaktı.
Fakat Bullets'ı ilginç yapan şey, ölümle bu kadar yakından başlayan bir grubun ölüm fikrini yalnızca varoluşsal ya da toplumsal bir öfkeye dönüştürmemesi. Ölüm çok hızlı bir şekilde aşkla aynı dünyanın parçası hâline geliyor. Daha doğrusu, My Chemical Romance'ın sonraki yıllarda tekrar tekrar döneceği o tuhaf üçlü ortaya çıkıyor: aşk, ölüm ve kurtuluş. Sevdiğin insanı kaybetmek dünyanın sonu gibi hissediliyor; dünyanın sonu geldiğinde yanında olmasını istediğin tek kişi yine sevdiğin insan oluyor. Böylece vampirler, tabutlar, silahlar, kan ve cesetler yalnızca grubun horror sinemasına duyduğu ilginin dekorları olmaktan çıkıyor. Bunlar, doğrudan söylendiğinde neredeyse utandırıcı derecede savunmasız kalabilecek duyguları başka bir dile çevirmenin yollarına dönüşüyor.
“Sana ihtiyacım var” demenin ne kadar korkutucu olduğunu düşününce, bu dil daha anlamlı geliyor. Birini sevdiğini söylemek kolay olabilir; ona muhtaç olduğunu, gittiğinde kendi değerinden şüphe edeceğini ya da seni seçmesinin kendin hakkında inanamadığın bir şeyi kanıtlamasını istediğini söylemek çok daha zor. Bullets bu savunmasızlığı gerçekçi ilişkileri anlatmak yerine melodramın arkasına saklıyor. Birini kaybetme korkusunu anlatmak için dünyanın sonunu getiriyor, terk edilme korkusunu cinayet hikâyelerine dönüştürüyor, bağlılığı beraber ölmek üzerinden tarif ediyor. Duygunun kendisi küçücük ve insani olabilir, ama onu çevreleyen dünya mümkün olduğunca büyük, kanlı ve teatral.
Albümün gotik yüzeyini biraz kazıdığımızda, bu yüzden yalnızca trajik aşıklar değil, başka bir insanın sevgisine kendi değerlerini kanıtlama gücü veren anlatıcılarla karşılaşıyoruz. Sevilmek güzel bir ihtimal olmaktan çıkıp neredeyse varoluşsal bir gereklilik hâline geliyor. Birinin seni seçmesi yalnızca o insanla birlikte olabileceğin anlamına gelmiyor; aynı zamanda kendin hakkında inanmak istediğin şeyi doğruluyor. Demek ki sevilebilirim. Demek ki birinin kalmak isteyeceği biriyim. Demek ki düşündüğüm kadar yanlış değilim.
Sorun şu ki bu mantığın tersi de aynı derecede güçlü. Kendi değerinin kanıtını başka birinin sevgisine bıraktığında, onun gidişi yalnızca bir ilişkinin sonu olmuyor. Kendin hakkında en başından beri korktuğun şeyin doğrulanmasına dönüşüyor. Biri giderse, belki gerçekten sende yanlış olan bir şey vardır. Böylece aşk ile terk edilme korkusu birbirinden ayrılamaz hâle geliyor: Birine ne kadar ihtiyaç duyarsan, onu kaybetmek o kadar korkutucu oluyor, onu kaybetmekten ne kadar korkarsan, ona o kadar sıkı tutunuyorsun. Sevginin kendisi bile sonunda huzur veren bir şey olmaktan çıkıp sürekli yaklaşan bir felaket gibi hissettirmeye başlıyor.

Belki albümün adı bu yüzden bu kadar iyi. I Brought You My Bullets, You Brought Me Your Love: Ben sana mermilerimi getirdim, sen bana sevgini getirdin. Bir tarafta şiddet, diğer tarafta sevgi var ve alışveriş daha en başından eşitsiz görünüyor. Albüm boyunca da bu iki şey birbirine karışmaya devam edecek; sevmek yaralamaktan, korunmak yok etmekten, birlikte olmak birlikte ölmekten kolay kolay ayrılamayacak.
Bu nedenle I Brought You My Bullets, You Brought Me Your Love'ı yalnızca bir aşk albümü olarak okumak bana eksik geliyor. Benim için daha ilginç olan, kendisini tek başına kurtarabileceğine inanmayan insanların aşkı nasıl yaşadığıyla ilgili olması. Bir başkasının sevgisine “beni sev”den çok daha ağır bir görev verildiğinde ne olduğunu anlatıyor: Bana sevilebilir olduğumu kanıtla, yalnız kalmayacağımı söyle, kendim hakkında düşündüğüm en kötü şeyin doğru olmadığını göster. Kısacası, beni seversen belki kurtulurum.
Ama Bullets'ın daha ilk dakikalarından itibaren bunun pek de işe yarayacağına inanmıyoruz.
1. Romance
Bütün bu şiddet, ölüm ve terk edilme korkusunun başlamasından önce Bullets bize Romance'ı veriyor. Albümün geri kalanındaki şarkılarla karşılaştırıldığında neredeyse başka bir dünyadan gelmiş gibi duran kısa bir klasik gitar parçası. Üstelik My Chemical Romance'ın kendi bestesi de değil; kökeni 19. yüzyıla uzanan ve çoğunlukla Spanish Romance ya da Romance Anónimo adıyla bilinen anonim bir klasik gitar eserinin yorumu. İlk bakışta albümün başına yerleştirilmiş küçük, atmosferik bir introdan fazlası değilmiş gibi duruyor. Fakat hemen ardından gelecek kırk dakikayı düşündüğümüzde, albümün ilk kelimesinin -en azından ilk şarkı adının- “romance” olması fazlasıyla uygun.
Çünkü Bullets her şeyden önce romantik bir albüm. Yalnız buradaki romantizm, güvende hissettiren ya da iki insanın birbirine iyi geldiği türden bir romantizm değil. My Chemical Romance daha ilk albümünde aşkı ölümden, arzuyu şiddetten ve bağlılığı kendini yok etmekten ayırmakta zorlanıyor. Bu nedenle Romance'ın sakinliği biraz yanıltıcı. Albüm henüz bize kanı göstermeden önce aşkın idealize edilmiş, neredeyse eski dünyaya ait halini birkaç dakikalığına önümüze koyuyor; ardından Honey, This Mirror Isn't Big Enough for the Two of Us başladığında bu zarif görüntü paramparça oluyor.
Bu geçişi seviyorum, çünkü albüm boyunca yaşayacağımız şeyin küçük bir modeli gibi. Önce romantizm fikri var: birini bulmak, ona ait olmak, yalnızlıktan kurtulmak. Sonra gerçek insanlar devreye giriyor ve beraberlerinde bağımlılıklarını, öfkelerini, bedenlerini, kıskançlıklarını ve korkularını getiriyorlar. Aşkın soyut hali kusursuz olabilir; onu yaşamaya çalışan insanlar değil.
2. Honey, This Mirror Isn't Big Enough for the Two of Us
Romance'ın son notasından sonra gelen Honey, This Mirror Isn't Big Enough for the Two of Us, bu yüzden albümün gerçek başlangıcı gibi. İlk saniyelerden itibaren bir önceki parçanın sakinliğini dağıtan gitarlarla karşılaşıyoruz ve Gerard Way'in vokali de çok geçmeden aynı kaosun içine giriyor. Bullets'ın sonraki MCR albümlerinden ayrıldığı yerlerden biri burada hemen belli oluyor. Gerard henüz her kelimeyi teatral bir karakterin ağzından kusursuz biçimde söyleyen The Black Parade dönemindeki vokalist değil; sesi çatlıyor, bağırıyor, bazı kelimeler neredeyse müziğin içine gömülüyor. Şarkının duygusu da tam olarak bu kontrolsüzlükten besleniyor.
Başlığı bile iki kişinin aynı alana sığamaması üzerine kurulu. Bir ayna var ve önünde iki kişi için yeterince yer yok. Bunu ilişkinin iki büyük egosunun çatışması olarak da okuyabiliriz, kişinin karşısındakinde kendi sorunlarının yansımasını görmesi olarak da. Fakat hangi okumayı seçersek seçelim, ortada sağlıklı bir “biz” yok. Daha albümün ilk gerçek şarkısında iki insanın birleşmesi, birbirlerine alan açmalarıyla değil, birbirlerini sıkıştırmalarıyla anlatılıyor.
Şarkının içinde uyuşturucu kullanımından beden ve ilişki üzerindeki kontrole kadar uzanan, birbirine dolanmış imgeler var. Anlatıcı karşısındaki kişiye hem öfkeli hem de ondan kopamıyor; onu suçlarken bile bütün dikkatini ona vermeye devam ediyor. Bu Bullets boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkacak bir ilişki biçimi. Birinden nefret etmek, ondan özgürleşmek anlamına gelmiyor. Hatta bazen öfke bağlılığın başka bir biçimine dönüşüyor. Bir insan hayatından çıkmış olsa bile, kafanın içinde onunla tartışmaya devam ettiğin sürece hala ilişkinin içindesin.
Burada albümün sevilmezlik meselesine ilk küçük kapı da açılıyor. Kendini sevilmeye değer hissetmeyen birinin ilişkilerde mutlaka sessiz, çekingen ya da terk edilmeyi bekleyen biri olması gerekmiyor. Tam tersine, terk edilme ihtimali bazen kontrol etme arzusunu büyütebilir. Karşındaki insanın davranışlarını yönetebilirsen, onu yanında tutabileceğini düşünürsün. Onun seni incitmesinden önce sen öfkelenirsin; seni reddetmesinden önce ilişkiyi zehirlersin; sana ihtiyacı kalmamasından korktuğun için onun sana ihtiyaç duymasını sağlamaya çalışırsın. Sonuçta korktuğun şeyi engellemeye çalışırken onu yaratmaya başlarsın.
Honey'nin anlatıcısında beni çeken şey de bu çelişki. Şarkıda sevgi, nefret, arzu ve tiksinti birbirlerinin karşıtı gibi durmuyor. Aynı kişiye yöneltilmiş farklı yoğunluklar gibi hissediliyorlar. Birine karşı hiçbir şey hissetmemek ile ondan nefret etmek arasında büyük bir fark var; nefret hala ilişki gerektiriyor. Hala o insanın ne yaptığını önemsiyorsun, hala ondan bir şey bekliyorsun, hala sana verdiği zararı ölçüyorsun. Gerçek kopuş belki öfke değil, kayıtsızlık. Bullets'ın karakterlerinin ise kayıtsızlık konusunda pek başarılı olduklarını söylemek zor.
Şarkının bağımlılık imgeleri bu yüzden yalnızca maddelerle ilgili okunmak zorunda değil. Albümün tamamında insanlar da birbirlerine bağımlılık yapan maddeler gibi davranıyor. Sana zarar verdiğini biliyorsun ama yine de dönüyorsun; onsuz daha iyi olacağını biliyorsun ama yokluğu dayanılmaz geliyor. Bir ilişki güvenli olduğu için değil, yoğun olduğu için değerli görünmeye başlıyor. Acı bile bağın devam ettiğinin kanıtına dönüşebiliyor. Eğer hâlâ bu kadar öfkeliysem, demek ki hala bir şey var.
Bu, yalnızlıktan korktuğumuzda kolayca düşebileceğimiz tuzaklardan biri. “Bu insan bana iyi geliyor mu?” sorusunun yerini “Bu insan giderse kim kalacak?” aldığında standartlarımız değişiyor. Normalde kabul etmeyeceğimiz davranışları kabul edebiliyoruz, bitmesi gereken ilişkilerin içinde kalabiliyoruz ya da ilişki bittikten sonra bile zihnimizde onu yaşatabiliyoruz. Çünkü kötü bir bağın bile bağsızlıktan daha güvenli hissettirdiği zamanlar var. Bullets'ın aşk anlayışındaki karanlık taraflardan biri tam olarak burada yatıyor: yalnızlığın alternatifi olarak sunulan her yakınlık kurtuluş değil.
Honey bu nedenle başlığımızdaki “Beni seversen belki kurtulurum” düşüncesinin ilk bozulması gibi. Başka bir insanın seni sevmesi, kendinle olan problemlerini ortadan kaldırmıyor. İki kişi bir araya geldiğinde yalnızca sevgilerini değil, kendilerinden nefret ettikleri parçaları da ilişkiye getiriyorlar. Aynaya iki kişi birlikte baktığında görüntü otomatik olarak güzelleşmiyor.
Bazen gerçekten ikinize yetecek kadar yer olmuyor.
3. Vampires Will Never Hurt You
Ardından Bullets'ın dünyası tamamen açılıyor. Vampires Will Never Hurt You ile birlikte ilk şarkının daha dünyevi ilişki karmaşasından çıkıp My Chemical Romance'ın en belirleyici imgelerinden birine, vampire, geçiyoruz. Gerard Way'in korku sevgisinin grubun estetiğinde ne kadar önemli olacağını bugün bildiğimiz için vampirler bize son derece doğal geliyor, fakat burada vampir imgesi yalnızca gotik dekor olarak kullanılmıyor. Şarkının merkezinde dönüşmekten duyulan korku var: Bir şey seni ele geçiriyor ve sonunda hala kendin olup olmadığından emin olamıyorsun.
Vampir hikayelerinin aşk anlatılarıyla bu kadar kolay birleşmesinin bir nedeni de bu olabilir. Vampir tarafından ısırılmak hem korkunç hem mahrem bir eylem; bedenin sınırı ihlal ediliyor ama aynı zamanda iki kişi arasında fiziksel bir bağ kuruluyor. Seni isteyen şey aynı zamanda seni tüketiyor. Arzu ile tehlike aynı bedende bulunuyor. Bullets'ın ilişkileri için bundan daha uygun bir metafor bulmak zor.
Şarkının anlatıcısı yalnızca saldırıya uğramaktan korkmuyor; kendisinin de dönüşebileceğini biliyor. Bu ayrım önemli, çünkü tehdidi dışarıda tutmayı imkansız hale getiriyor. Canavar yalnızca seni incitebilecek başka biri değil, senin de dönüşebileceğin bir şey. Sevdiğimiz insanlara zarar verme ihtimalimiz, onların bize zarar verme ihtimali kadar gerçek. Albüm böylece çok erken bir noktada basit bir kurban-fail ayrımını bozuyor. Bu şarkılardaki insanlar yaralanıyorlar ama kendileri de yaralıyorlar; terk edilmekten korkuyorlar ama ilişkilerini sabote ediyorlar; sevgi istiyorlar ama sevgiyi kabul edebilecek durumda olmayabiliyorlar.
Kendini sevilemez hissetmenin en acımasız taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor. Bazen korku “Kimse beni sevmez” değildir; “Beni gerçekten tanırlarsa sevmezler”dir. İlkinde eksik olan şey karşıdaki insanın ilgisidir; ikincisinde ise sorun çok daha derine yerleşmiştir. Birisi seni sevse bile bu sevgiyi güvenilir bulamazsın, çünkü onun henüz görmediği bir şey olduğunu düşünürsün. Yeterince yaklaşırsa, yeterince uzun kalırsa, karanlıkta sakladığın şeyi görecek ve fikrini değiştirecektir.
Bu durumda yakınlık paradoksal hale gelir. En çok istediğin şey aynı zamanda en çok korktuğun şeye dönüşür. Birinin seni tanımasını istiyorsun, ama tanıdığında gideceğinden korkuyorsun. Yanında kalmasını istiyorsun, ama ona göstereceğin gerçek kişinin bunu hak etmediğine inanıyorsun. Böylece sevgi geldiğinde bile rahatlamak yerine onun ne zaman biteceğini beklemeye başlayabiliyorsun.
Vampires Will Never Hurt You'nun giderek büyüyen paniği bu nedenle bana yalnızca vampirlerden kaçan insanların paniği gibi gelmiyor. Kendinin kontrolünü kaybetmekten, sevdiğin insanı kaybetmekten ve sonunda korktuğun şeye dönüşmekten duyulan korku birbirine karışıyor. Gerard'ın vokali de şarkı ilerledikçe bu hissi büyütüyor; başlangıçtaki tehdit giderek daha çaresiz bir hal alıyor ve şarkının sonlarına doğru müzik neredeyse anlatıcının taşıyamadığı bir duygunun altında çöküyormuş gibi geliyor.
Bullets böylece daha üçüncü parçada bize önemli bir şey söylüyor: Bazen aşkın önündeki en büyük engel bizi kimsenin sevmemesi değil, sevildiğimizde bunun gerçek olduğuna inanamamamızdır. Eğer kendimizi zaten bir canavar olarak görüyorsak, birinin bize duyduğu sevgi bunu hemen değiştirmiyor. Hatta tam tersine yeni bir korku yaratıyor; artık kaybedebileceğimiz bir şey var.
Ve bir kez kaybedecek bir şeyimiz olduğunda, Bullets'ın dünyasında işler genellikle daha da kötüleşiyor.
4. Drowning Lessons
Bullets boyunca aşkın huzurlu bir yere dönüşmesini bekliyorsak, Drowning Lessons bu beklentiyi oldukça erken bitiriyor. Şarkı bir ilişkiyi kurtarmaya çalışan iki insanı anlatmaktan çok, sonunun kötü olacağını daha başından bilen ama yine de aynı hikayeyi yaşamaya devam eden birinin zihnine benziyor. Buradaki trajedi yalnızca birini kaybetmek değil; kaybın kaçınılmaz olduğuna inanmak ve buna rağmen onu engelleyememek. Bu yüzden şarkının bana hissettirdiği temel duygu terk edilme korkusundan biraz farklı. “Ya beni bırakırsan?” sorusundan çok, “Ne yaparsak yapalım sonunda buraya geleceğiz” düşüncesi var.
Şarkının en çarpıcı taraflarından biri romantik imgelerle şiddetin birbirine neredeyse fark edilmeyecek kadar doğal biçimde karışması. Düğün, öpüşme, elbise ve birlikte olma fikri, kan, silah ve ölümle aynı hayalin parçaları hâline geliyor. Normalde bir ilişkinin başlangıcını ya da devamını temsil etmesini beklediğimiz imgeler burada ilişkinin yok oluşundan ayrılamıyor. Özellikle düğün imgesinin kullanılması önemli, çünkü düğün kültürel olarak “sonsuza kadar” fikrinin en belirgin sembollerinden biri. Drowning Lessons ise sonsuzluğu vaat ederken bile sona bakıyor. Birine “hep yanında olacağım” demek ile o kişinin bir gün artık yanında olmayacağını düşünmek aynı anda gerçekleşiyor.
Belki de bu yüzden şarkının tekrar hissi bu kadar önemli. Gerard Way yıllar sonra grubun bu parçayı canlı çalmayı bırakmasını, şarkının konserlerde sürekli bir şeylerin ters gitmesiyle ilişkilendirip neredeyse “lanetli” bir şarkı gibi anlatacaktı. Bu, elbette parçanın anlamını açıklayan ciddi bir doğaüstü hikaye değil, MCR tarihinin eğlenceli küçük mitlerinden biri. Yine de “Drowning Lessons” gibi sürekli başarısızlığa dönme hissi taşıyan bir şarkının grubun kendi hafızasında da tekrar tekrar ters giden bir parçaya dönüşmesi fazlasıyla uygun.
Çünkü şarkının içinde de bir döngü hissi var. Bir ilişkinin yalnızca nasıl biteceğini değil, aynı sonu yeniden yaşayacağını bilen bir anlatıcı dinliyoruz. Burada Bullets'ın sevilmezlik meselesi biraz daha rahatsız edici bir hal alıyor. Kendini sevilmeye değer bulmamak yalnızca kimsenin seni seçmeyeceğini düşünmek anlamına gelmiyor; bazen biri seni seçtiğinde bile o seçimin kalıcı olamayacağına inanmak anlamına geliyor. Karşındaki insan sana ne kadar sevgi gösterirse göstersin, zihninin bir köşesinde onun fikrinin ne zaman değişeceğini bekliyorsun.
Böyle bir beklenti ilişkinin içinde pasif biçimde durmuyor. Sürekli terk edilmeyi bekleyen biri, henüz gerçekleşmemiş bir ayrılığa tepki vermeye başlayabilir. Karşısındakinin küçük bir mesafesini ilgisizlik olarak okuyabilir, sessizliğini reddedilme olarak hissedebilir, sevginin sürekli kanıtlanmasına ihtiyaç duyabilir. Daha da kötüsü, sonunda yaşanacağına inandığı acıyı kontrol edebilmek için onu kendisi yaratabilir. Eğer son kaçınılmazsa, en azından ne zaman geleceğine ben karar vereyim. Eğer beni terk edeceksen, önce ben seni uzaklaştırayım. Eğer sonunda canım yanacaksa, bunun nasıl olacağını hiç değilse ben belirleyeyim.
Bu yüzden Drowning Lessons bana kendini gerçekleştiren kehanet fikrini düşündürüyor. “İnsanlar sonunda beni terk eder” düşüncesi yeterince uzun süre taşındığında, insan farkında olmadan bütün ilişkilerini bu sonuca doğru itmeye başlayabilir. Sonra ilişki gerçekten bittiğinde ortaya çok ikna edici bir kanıt çıkar: İşte, yine oldu. Başlangıçtaki inanç güçlenir ve bir sonraki ilişkide korku daha da erken ortaya çıkar. Böylece her yeni insan geçmişteki bütün insanların borcunu ödemek zorunda kalır.
Şarkının boğulma metaforu da burada özellikle güzel çalışıyor. Boğulmak ani bir yok oluştan çok, kurtulmaya çalıştıkça paniğin arttığı bir süreçtir. İnsan nefes almak ister ama tam da nefes almaya duyduğu çaresiz ihtiyaç hareketlerini kontrol etmeyi zorlaştırır. Bullets'taki aşk da sık sık böyle davranıyor. Anlatıcılar sevgiye ne kadar ihtiyaç duyuyorsa, sevgiyi kaybetme ihtimali o kadar büyük bir paniğe dönüşüyor; panik büyüdükçe ilişkinin içinde rahatça var olmak zorlaşıyor.
Belki “Beni seversen kurtulurum” düşüncesindeki ilk büyük sorun da burada ortaya çıkıyor. Bir başkasını kurtuluşunun şartı haline getirdiğinde, onu yalnızca sevmiyorsun; ona korkunç bir sorumluluk da yüklüyorsun. Kalması gerekiyor. Seni sürekli seçmesi gerekiyor. Sana yeterli olduğunu hissettirmesi gerekiyor. Bir gün yorulması, uzaklaşması ya da yalnız kalmak istemesi bile yalnızca onun ihtiyacı olarak algılanmıyor; senin değerin hakkında verilmiş bir karar gibi hissedilebiliyor. Böyle bir ağırlığın altında aşkın kendisi de nefes alamamaya başlıyor.
Drowning Lessons'ın sonunda bu yüzden bana kalan şey yalnızca başarısız bir aşk hikayesi değil. Daha korkunç bir ihtimal var: Bazen en çok korktuğumuz sonu engellemeye çalışırken onu biz yaratıyoruz. Sonra enkaza bakıp en başından beri haklı olduğumuzu düşünüyoruz.
Belki kimse kalmıyor, çünkü gerçekten sevilemeziz.
Ya da belki o kadar uzun zamandır herkesin gideceğine inanıyoruz ki kimsenin nasıl kalacağını öğrenmesine fırsat vermiyoruz.

5. Our Lady of Sorrows
Drowning Lessons'ın boğulma hissinden sonra Our Lady of Sorrows düşünmeye pek zaman bırakmıyor. Albümün en kısa ve en saldırgan parçalarından biri olan şarkı, Bullets'ın hardcore tarafını en çıplak haliyle gösteriyor. Burada önceki parçanın romantik trajedisi yerini neredeyse fiziksel bir savunmaya bırakıyor. Dünya güvenli değil, insanlar güvenli değil ve yakınlık da artık yalnızca arzulanan bir şey değil; uğruna savaşılması gereken bir şeye dönüşüyor.
Şarkının adının taşıdığı dini çağrışım bu saldırganlığın yanında özellikle ilginç. Our Lady of Sorrows, yani Acılar Meryem'i, Hristiyan ikonografisinde Meryem'in çektiği acılarla ilişkilendirilen bir unvandır. My Chemical Romance'ın daha sonra dini imgeleri ne kadar sık kullanacağını düşününce, burada bunun çok erken bir örneğini görüyoruz. Acı yalnızca yaşanan bir şey değil; neredeyse kutsallaştırılabilecek, kimliğin parçasına dönüşebilecek bir şey. Bullets'ın karakterleri de acılarından kurtulmakla onları romantize etmek arasında sürekli gidip geliyor.
Bu noktada albümün aşk anlayışında başka bir sorun beliriyor: acıyı sevginin kanıtı sanmak. Bir ilişki için ne kadar çok acı çekiyorsak, onu o kadar büyük, gerçek ya da özel görmeye meyilli olabiliriz. Kolay bir sevgi yeterince dramatik gelmez; huzur, tutkuyla karıştırdığımız kaosu üretmez. Oysa birinin bizi sürekli uçurumun kenarında hissettirmesi, ona daha çok aşık olduğumuz anlamına gelmeyebilir. Bazen yalnızca sinir sistemimizin sürekli alarmda olduğu anlamına gelir. Bullets ise bu ayrımı bilinçli biçimde bulanıklaştıran bir albüm. Buradaki karakterler için sevginin ne kadar büyük olduğunu ölçmenin yollarından biri, onun uğruna ne kadar zarar görebilecekleridir.
Our Lady of Sorrows'un bütün öfkesinin içinde yine de şaşırtıcı derecede güçlü bir beraberlik arzusu var. Dünya karşılarında konumlandığında, çözüm tek başına güçlenmek değil, bir başkasına tutunmak oluyor. Bu, albümün romantizminin en çekici taraflarından biri aynı zamanda. My Chemical Romance yalnızlığı yalnızca bireysel bir üzüntü olarak anlatmıyor; dışarıda bırakılmış iki insanın birbirlerini bulmasını neredeyse bir ittifaka dönüştürüyor. Eğer dünya ikimizi de istemiyorsa, birbirimizi seçebiliriz.
Böyle bakıldığında, MCR'ın neden yıllar içinde kendisini dışlanmış hisseden bu kadar çok insan için önemli bir gruba dönüştüğünü anlamak zor değil. Şarkılar yalnızca “üzgünüm” demiyor; yalnızlığın içine bir “biz” yerleştiriyor. Garip olanların, fazla duygusal olanların, karanlık şeylerden hoşlananların, bir yere ait hissetmeyenlerin birbirlerini bulabilecekleri fikrini yaratıyor. Bullets henüz bunu sonraki albümlerdeki kadar açık bir topluluk duygusuna çevirmemiş olsa da, tohumu burada bulunuyor.
Fakat bizim takip ettiğimiz hikâye açısından bunun karanlık bir tarafı da var. “Dünyaya karşı ikimiz” fikri son derece romantik olabilir, ama bütün dünyanın yerini tek bir insan aldığında o insanı kaybetmek her şeyi kaybetmek anlamına gelir. Arkadaşların, kendi hayatın, kendi kimliğin ve kendine ait güvenli alanların giderek küçülüp tek bir ilişkinin etrafında toplandığında, aşk kurtuluş olmaktan çıkıp hayatta kalma mekanizmasına dönüşür.
Ve hayatta kalmak için birine ihtiyaç duyduğuna inanıyorsan, onu kaybetmek yalnızca kalp kırıklığı değildir. Tehdittir.
6. Headfirst for Halos
Ardından albümün en tuhaf çelişkilerinden biri geliyor. Headfirst for Halos müzikal olarak Bullets'ın en canlı, hatta ilk dinleyişte en neşeli parçalarından biri gibi duyulabilir. Gitarların melodik hareketi ve şarkının enerjisi, birkaç dakika boyunca albümün karanlığından çıkmış hissi yaratıyor. Fakat sözlere dikkat ettiğimiz anda bu neşenin altında çok daha ağır bir zihinsel durum olduğunu fark ediyoruz. MCR'ın ileride defalarca kullanacağı yöntem burada çoktan mevcut: Dinleyiciyi hareket ettiren bir melodiyle, hiç de hareket etmek istemeyeceğiniz bir zihnin içine sokmak.
Headfirst for Halos'un merkezinde kendinden kaçma isteği var. Buraya kadar albümdeki korkuların çoğunu ilişkiler üzerinden takip ettik: terk edilmek, birine zarar vermek, sevginin kaybolması, iki insanın birbirine fazla bağımlı hâle gelmesi. Fakat bu şarkı önemli bir hatırlatma yapıyor: Bütün ilişkiler bittiğinde insan yine kendisiyle kalıyor. Ve eğer asıl tahammül edemediğin kişi kendinsen, bir başkasının sevgisinin sağlayabileceği rahatlama en başından sınırlı.
Tam da bu yüzden “Beni seversen belki kurtulurum” düşüncesinin ikinci yarısına burada daha yakından bakmak gerekiyor. Kurtulmak istediğimiz şey ne? Yalnızlıksa, bir ilişki gerçekten yalnızlığı azaltabilir. Dokunabileceğin, konuşabileceğin, hayatını paylaşabileceğin birinin varlığı küçümsenecek bir şey değil. Ama kurtulmak istediğin şey kendi zihnin, kendi değersizlik hissin ya da kendine yönelttiğin nefretse, başka bir insanın sevgisi bunları bir süre sustursa bile tamamen ortadan kaldıramayabilir.
Hatta bazen sevgi bu problemi daha da görünür hale getirir. Birisi sana güzel olduğunu söylediğinde buna inanamıyorsan, sorun artık kimsenin sana bunu söylememesi değildir. Birisi seni seçtiğinde hala neden seçtiğini anlamıyorsan, mesele yalnızlık değildir. Birisi yanında kaldığı halde sürekli ne zaman gideceğini düşünüyorsan, fiziksel olarak yalnız olmayabilirsin ama yalnızlığın mantığını hâlâ içinde taşıyorsundur. Dışarıdaki koşul değişmiş, içerideki hikâye değişmemiştir.
Headfirst for Halos bu nedenle albümün tam ortasına yaklaşırken önemli bir kırılma yaratıyor. Şimdiye kadar başka insanlarla kurulan ilişkilerde gördüğümüz şiddetin bir kısmının aslında içeriden geldiğini daha açık bir biçimde hissediyoruz. Bullets'ın karakterleri yalnızca kötü insanlarla karşılaşan masum aşıklar değiller; kendi zihinlerini de beraberlerinde taşıyorlar. Nereye giderlerse gitsinler, kim onları severse sevsin, aynada karşılarına yine kendileri çıkıyor.
Albümün ikinci şarkısının adında bir ayna olması şimdi daha da anlamlı geliyor. Belki gerçekten aynada iki kişiye yer yoktu. Çünkü anlatıcı daha başka birini içeri almadan önce kendi yansımasıyla kavga ediyordu.

7. Skylines and Turnstiles
Eğer Bullets'ın geri kalanı ölüm fikrini aşk, korku ve melodramın içine yerleştiriyorsa, Skylines and Turnstiles bizi bütün bunların arkasındaki gerçek bir ölüme geri götürüyor. Gerard Way'in 11 Eylül saldırılarının ardından yazdığı ve grubun en erken bestelerinden biri olan parça, My Chemical Romance'ın neden ortaya çıktığını anlamak açısından albümün merkezindeki şarkılardan biri. Buradaki kıyamet vampirlerden ya da ölüme mahkum aşıklardan oluşmuyor. Gökyüzünün değiştiğini gerçekten görmüş birinin, bir günün insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi nasıl parçalayabileceğini anlamaya çalışmasından doğuyor.
Bu yüzden Skylines and Turnstiles'ı albümün romantik hikayesinin içine tamamen hapsetmek istemiyorum. Şarkının ağırlığı başka bir yerden geliyor. Bir felaketin ardından insanların günlük hayata nasıl dönebildiği, daha birkaç saat önce kalıcı sandığımız yapıların nasıl bir anda yok olabildiği ve ölümün soyut bir fikir olmaktan çıkıp fiziksel olarak önümüzde belirmesiyle ilgili. Gerard'ın My Chemical Romance'ı kurmaya yönelmesinde bu deneyimin oynadığı rolü düşündüğümüzde, şarkı grubun başlangıç noktası gibi duruyor.
Fakat tam da bu nedenle albümün geri kalanındaki aşk saplantısını anlamamıza yardımcı oluyor. Ölümün gerçekliğini bir kez bu kadar yakından gördüğünde, insan ilişkilerinin aciliyeti de değişebilir. Söylemediğin şeyleri söylemek, yapmak istediğin şeyleri ertelememek, sevdiğin insanlara tutunmak bir anda daha önemli hale gelir. "Bir gün” fikrine duyduğumuz güven kırıldığında, sevgi de bugünün meselesi olur. Birini seviyorsan, şimdi söylemelisin, çünkü yarın gerçekten garanti değildir.
Sorun şu ki hayatın geçiciliğinin farkında olmak yalnızca insanı özgürleştirmiyor; korkutabiliyor da. Her güzel şeyin kaybedilebilir olduğunu bilmek, ona daha çok değer vermeni sağlayabileceği gibi, onu kaybetme ihtimaline saplanmana da neden olabilir. Bullets boyunca hissettiğimiz o çaresiz tutunmanın arkasında biraz da bu varmış gibi geliyor bana. Her şey bitebilir. İnsanlar ölebilir, gidebilir, değişebilir. Şehir siluetleri bile kalıcı değilse, bir ilişkinin kalıcı olacağına nasıl güvenebilirsin?
Skylines and Turnstiles böylece albümün bütün gotik ölüm imgelerinin ortasına gerçek dünyanın ağırlığını bırakıyor. Birkaç şarkı önce vampirlerden korkuyorduk; burada korkulacak canavara ihtiyaç yok. Dünya zaten insanları bizden alabilecek kadar kırılgan.
Belki de bundan sonra gelecek şarkının albümün en acı verici aşk anlatılarından biri olması tesadüf gibi hissettirmiyor.
8. Early Sunsets Over Monroeville
Early Sunsets Over Monroeville ilk bakışta Bullets'ın en romantik şarkılarından biri. Aynı zamanda albümün aşk anlayışının neden bu kadar rahatsız edici olduğunu en iyi gösteren parçalardan biri. George A. Romero'nun Dawn of the Dead filminden beslenen şarkı, zombi kıyametinin ortasına son derece basit bir soru yerleştiriyor: Sevdiğin insan artık bildiğin insan olmaktan çıkarsa, onu sevmeye devam etmek ne anlama gelir?
Korku burada yine mükemmel bir duygusal kısayol görevi görüyor. Gerçek hayatta sevdiğimiz insanlar zombiye dönüşmüyor ama değişiyorlar. Bazen bizi artık sevmiyorlar, bazen bizim tanıdığımız insan olmaktan uzaklaşıyorlar, bazen ilişki içinde kalmalarına rağmen duygusal olarak çoktan gitmiş oluyorlar. Bir insanın bedenen karşında durup artık ulaşabildiğin kişi olmaması fikri, kaybın en tuhaf biçimlerinden biri. Yas tutabileceğin kesin bir ölüm yok; ama sevdiğin şey yine de ortadan kaybolmuş durumda.
Şarkının trajedisi de tam burada. Sevginin yeterli olmasını istiyoruz. Birini yeterince seviyorsak, onun değişmesini, gitmesini ya da kaybolmasını engelleyebilmemiz gerekiyormuş gibi geliyor. Romantik hikayeler bize çoğu zaman bunu öğretiyor: Gerçek aşk dayanır, gerçek aşk savaşır, gerçek aşk vazgeçmez. Fakat bazı durumlarda vazgeçmemek sevginin kanıtı olmaktan çıkabilir. Bazen karşındaki insan artık orada değildir ve onu eskiden olduğu hâline döndürmeye çalışmak yalnızca kaybı kabul etmeyi ertelemektir.
Bullets'ın “unlovable” korkusu burada başka bir biçim alıyor. Kendini sevilmez hisseden biri için bir ilişkinin bitmesini kabul etmek yalnızca o kişiden vazgeçmek değildir; yeniden seçilmemiş kişi konumuna dönmek anlamına gelebilir. Bu nedenle geçmişteki ilişkiye tutunmak, bazen yalnızca karşındakini çok sevdiğin için değil, onsuz kim olacağından korktuğun için de mümkündür. “Biz” ortadan kalktığında geriye kalan “ben” yeterli gelmiyorsa, ilişkinin cesedini taşımak bile onu gömmekten daha güvenli hissedilebilir.
Early Sunsets'in giderek yoğunlaşan yapısı bu çaresizliği olağanüstü taşıyor. Şarkı başladığında hala bir hikaye anlatabilecek kadar mesafeli olan Gerard, sona yaklaştıkça anlatının içinde kayboluyor. Müzik büyüdükçe, kelimeler de açıklama yapmaktan vazgeçip yalvarmaya yaklaşıyor. Artık bir zombi filmi anlatmıyoruz; sevdiği kişiyi kaybetmemek için gerçeklikle pazarlık yapan birini dinliyoruz.
Ve belki albümde ilk kez “Beni seversen belki kurtulurum” cümlesinin tamamen tersine döndüğünü hissediyoruz. Burada anlatıcı artık karşısındaki kişiden kendisini kurtarmasını istemiyor. Onu kurtarmaya çalışıyor. Fakat motivasyonun altında aynı korku var: Seni kurtaramazsam sensiz kalacağım.
Bu, sevginin en zor sınırlarından biri. Birini sevmek onu her şeyden kurtarabileceğimiz anlamına gelmiyor. Bazen sevdiğimiz insanı değiştiremiyoruz, iyileştiremiyoruz, geri getiremiyoruz ve bizimle kalmasını sağlayamıyoruz. Sevginin gerçek olması, sonucunun istediğimiz gibi olacağını garanti etmiyor.
Early Sunsets Over Monroeville bunu bir zombi kıyameti üzerinden anlatıyor olabilir, ama şarkının sonunda geriye kalan duygu korkutucu derecede sıradan: Bir insanı kaybetmek üzereyken, sevgimizin onu tutmaya yetmediğini fark etmek.
Ve Bullets henüz en yalnız şarkısına bile gelmedi.

9. This Is the Best Day Ever
Early Sunsets Over Monroeville'ın sonunda sevdiğimiz birini kaybetmenin çaresizliğiyle baş başa kaldıktan sonra, This Is the Best Day Ever bizi bambaşka görünen ama aslında aynı arzunun başka bir biçimini taşıyan bir yere götürüyor. Hastane koridorları, floresan ışıklar, ilaçlar ve kapalı kapılar arasında geçen şarkıda romantizm artık zombi kıyametinin ortasında değil; steril, kurallarla çevrili ve kaçılması gereken bir mekanın içinde. Bullets'ın dünyasında aşkın rahatça yaşayabileceği normal bir alan neredeyse hiç yok. Aşıklar ya ölümle çevrili, ya birbirlerini mahvediyor, ya da buradaki gibi bulundukları yerden birlikte kaçmanın hayalini kuruyorlar.
Şarkının başlığındaki iyimserlikle anlattığı dünya arasındaki çelişki de bu yüzden çok MCR. “Hayatımın en güzel günü” dediğimizde aklımıza gelmesini beklediğimiz şeylerin hiçbiri burada yok. Güzel olan şey koşullar değil; bütün o koşulların içinde yalnız olmamak. Yanındaki insan sayesinde berbat bir yer bile katlanılabilir hale geliyor. Bullets boyunca tekrar tekrar karşılaştığımız “dünyaya karşı ikimiz” romantizmi burada en saf biçimlerinden birini buluyor: Dünya dışarıda korkunç olabilir ama buradan beraber çıkabilirsek belki önemli değildir.
Bu fantezinin neden bu kadar çekici olduğunu anlamak zor değil. Kendini hiçbir yere ait hissetmediğinde, seni anlayan tek bir insan bulmak bütün dünyayı bulmuşsun gibi gelebilir. Kalabalıkların içinde yabancı hissederken bir kişinin seni görmesi, yalnızlığı bir anda ortadan kaldırabilir. Hatta bazen yalnızlıktan çıkmak için bütün insanlarla bağ kurmaya ihtiyacımız olmadığını düşünürüz; yalnızca bir kişi yeterlidir. Beni gerçekten anlayan, benim kadar tuhaf olan, diğer herkesin baktığı yerde farklı bir şey gören biri. O kişiyi bulursam, geri kalan herkesin beni anlamaması artık önemli olmayacaktır.
MCR'ın romantik dünyasının en baştan beri bu fikre çok yatkın olması tesadüf değil. Grubun sonraki yıllarda dinleyicileriyle kuracağı bağın temelinde de biraz bu hissin olduğunu düşünüyorum: Dünyanın geri kalanında kendine yer bulamıyorsan, burada bulabilirsin. Fakat romantik ilişkide aynı düşünce çok daha tehlikeli bir hâl alabiliyor. Bütün aidiyet ihtiyacını tek bir insana yüklediğinde, o insan yalnızca sevgilin olmuyor; arkadaşın, güvenli alanın, kaçış planın ve dünyayla arandaki köprü hâline geliyor. Onu kaybetmek de doğal olarak tek bir ilişkiyi kaybetmekten çok daha büyük hissediliyor.
This Is the Best Day Ever'ın kaçış fikri bu yüzden albümün başlığıyla kurduğu ilişki açısından önemli. Beni seversen, belki kurtulurum düşüncesinde sevmek kadar kurtulmak da var. Bullets'taki karakterler çoğu zaman yalnızca sevilmek istemiyorlar; bulundukları yerden çıkarılmak istiyorlar. Kendi hayatlarından, kendi zihinlerinden, geçmişlerinden ya da onları sıkıştıran dünyadan. Aşk da bunun için bir çıkış kapısı haline geliyor. Birlikte kaçarsak, başka insanlar olabiliriz. Buradan yeterince uzağa gidersek, belki eski hayatımız bizi takip edemez.
Fakat insanın kendisinden kaçmasının kötü tarafı, gittiği yere kendisini de götürmesidir.
Bullets bunu bize defalarca gösterdi. Honey'de başka bir insan ilişkinin içindeki sorunları çözemedi. Drowning Lessons'ta aynı son tekrar tekrar yaşandı. Headfirst for Halos'ta kaçılması gereken şeyin yalnızca dış dünya olmadığını gördük. Early Sunsets'te sevginin bir başkasını kurtarmaya her zaman yetmediğini öğrendik. Şimdi albümün sonuna yaklaşırken kaçış fantezisi hala yaşıyor, fakat ona eskisi kadar kolay inanamıyoruz.
Belki birinin elini tutup kapıdan koşarak çıkabiliriz. Ama dışarı çıktığımızda hala kendimiz olacağız.
10. Cubicles
Sonra vampirler gidiyor. Zombiler gidiyor. Silahlar, kıyametler ve büyük gotik aşk hikayeleri bir süreliğine geri çekiliyor. Geriye floresan ışıkları altında yan yana dizilmiş masalar, monoton bir iş hayatı ve hoşlandığı insan artık yanında olmayan biri kalıyor.
Ve tuhaf biçimde, Bullets bana hiç burada olduğu kadar yalnız gelmiyor.
Cubicles'ın albümün en can acıtıcı şarkılarından biri olmasının nedeni belki de tam olarak bu. Early Sunsets Over Monroeville'da sevdiğin insanı bir zombi kıyametinde kaybetmek korkunçtur ama aynı zamanda gerçek hayattan yeterince uzaktır; korkumuzu bir korku hikayesinin içine yerleştirip ona güvenli bir mesafeden bakabiliriz. Cubicles'ın ise böyle bir koruması yok. Buradaki felaket dünyanın sonu değil. Dünya devam ediyor. İnsanlar işe geliyor, masalarına oturuyor, günlerini geçiriyor ve hayat bir insanın yokluğuna rağmen son derece normal biçimde akmayı sürdürüyor.
Belki gerçek yalnızlığın en acımasız taraflarından biri de bu. Çok yalnız hissettiğimizde, duygunun büyüklüğüyle dünyanın sıradanlığı birbirine uymuyor. İçimizde devasa bir şey yaşanırken otobüs yine geliyor, insanlar kahvelerini alıyor, mailler gönderiliyor, birileri hafta sonu planlarından bahsediyor. Kimse dünyanın bizimle birlikte durması gerektiğini bilmiyor. Kalp kırıklığının kozmik bir olay gibi hissettirmesine rağmen dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmamış olması insana neredeyse hakaret gibi gelebiliyor.
Cubicles'ın merkezinde de böyle küçük bir kayıp var. İş yerinde kurulan bir yakınlık, paylaşılan bakışlar, sıradan bir ortamın bir kişi sayesinde daha anlamlı hâle gelmesi ve sonra o kişinin artık orada olmaması. MCR'ın diğer şarkılarındaki aşıklar birbirleri uğruna kan dökerken, burada birinin masasının boş kalması yeterli. Bu ölçü değişimi şarkıyı küçültmüyor; tam tersine daha tanıdık hâle getiriyor. Çoğumuz bir zombi kıyametinde sevgilimizi kaybetmenin nasıl hissettirdiğini bilmiyoruz. Ama birinin hayatımızdan çıkmasından sonra eskiden onunla ilişkilendirdiğimiz yerlere dönmenin nasıl bir şey olduğunu biliyoruz.
Bir insan gittikten sonra mekânların değişmesi tuhaf. Aynı masa aynı masa, aynı sokak aynı sokak, aynı şarkı aynı şarkıdır ama artık hepsinin içinde küçük bir yokluk vardır. Bazen birini özlemek doğrudan o kişiyi düşünmekten bile ibaret değildir; gün boyunca onlarca küçük şeyin onun artık orada olmadığını hatırlatmasıdır. Cubicles'ın sıkıcı ofis dünyası tam da bu nedenle çok etkili. Anlatıcı yalnızlığını dramatik bir mezarlıkta yaşamıyor. Çalışmaya devam etmek zorunda olduğu bir yerde yaşıyor.
Fakat şarkının asıl yarası belirli bir insanın yokluğundan daha derinde. Çünkü kayıp yavaş yavaş geleceğe dair bir korkuya dönüşüyor. Burada Bullets boyunca takip ettiğimiz bütün terk edilme, bağımlılık ve kendinden nefret etme duyguları sonunda en sade hâllerine ulaşıyor: Ya hep böyle kalırsam?
Bu soru, "Şu an yalnızım”dan çok daha korkutucu. Şu anki yalnızlık geçebilir. Önümüzde henüz tanımadığımız insanlar, gitmediğimiz yerler, yaşamadığımız yıllar vardır. Fakat insan kötü bir dönemin içindeyken geleceği bugünün sonsuza uzatılmış hali gibi görmeye başlayabilir. Bugün kimse yoksa yarın da olmayacaktır. Bir süredir kimse bizi seçmediyse, demek ki seçilecek biri değilizdir. Böylece geçici bir durum yavaş yavaş kimliğe dönüşür: Yalnız değilim, yalnız kalacak biriyim.
Cubicles'ın Bullets'ın sevilmezlik meselesini en çıplak haliyle ortaya çıkardığı yer burası. Önceki şarkılarda sevgiyi kaybetmekten korkuyorduk; burada belki bir daha hiç bulamamaktan korkuyoruz. Aradaki fark çok büyük. Birini kaybettiğinde en azından bir zamanlar seçilmiş olduğunu bilirsin. Hiç seçilmeyeceğini düşündüğünde ise geçmiş, şimdi ve gelecek aynı hikayenin parçaları gibi görünmeye başlar. Her yalnız gün, kendin hakkında verdiğin hükmün yeni bir kanıtıdır.
Bu düşüncenin ne kadar kolay büyüyebildiği korkutucu. Başlangıçta yalnızca birini özlersin. Sonra “Onun gibi birini tekrar bulabilecek miyim?” dersin. Bir süre sonra soru “Beni tekrar biri sever mi?” olur. En sonunda ise “Beni biri gerçekten sevebilir mi?” noktasına gelir. Bir kişinin yokluğundan kendi sevilebilirliğin hakkında genel bir sonuca ulaşmışsındır. Bir ilişki bitmiştir ama zihni bundan bütün hayatını açıklayan bir teori üretmiştir.
Ve böyle anlarda çevremizdeki çiftler göze batmaya başlar. İnsanların birbirlerini nasıl bu kadar kolay bulduklarını anlamayız. Bir arkadaşımız yeni biriyle tanışır, sokakta el ele yürüyen iki insan görürüz, sosyal medyada bir başkasının ilişkisinin küçük bir anına denk geliriz ve herkesin bildiği ama bizim öğrenemediğimiz gizli bir dil varmış gibi hissedebiliriz. Sevgi dünyada kıt değildir; tam tersine her yerde görünür. Yalnızlığın acısı bazen tam da bundan gelir. Herkesin ulaşabildiğini düşündüğün bir şey sana ulaşmıyorsa, ister istemez kendine bakmaya başlarsın.
“Bende ne var?”
Yazının başında sorduğumuz soruya geri dönüyoruz.
Burada kendimize karşı yaptığımız haksızlık, bugünün koşullarını karakter özelliği sanmak. Yalnızlığı ölçülebilir bir kişilik testi gibi kullanıyoruz. Oysa sevilmek meritokratik bir sistem değil. Dünyanın en güzel, en zeki, en eğlenceli ya da en iyi insanlarının sırayla eşleştirildiği ve geride kalanların yeterli bulunmadığı bir düzen yok. İnsanlar birbirleriyle zamanlama, tesadüf, yakınlık, hazır olma hâli ve açıklayamadığımız çekimler sayesinde karşılaşıyorlar. Yine de yalnız olduğumuzda bütün bu karmaşıklığı unutup çok daha basit ve acımasız bir açıklamayı seçmek kolay geliyor: Kimse beni istemiyor çünkü istenecek biri değilim.
Cubicles'ın korku imgelerine ihtiyaç duymamasının nedeni de bu. Bullets'ın diğer şarkılarında canavarları dışarıda arayabiliyoruz. Burada canavar, geleceğin kendisi. Aynı günün yıllarca tekrar etmesi, aynı masaya oturmak, eve aynı şekilde dönmek ve bir gün dönüp baktığında hayatının büyük kısmını kimsenin seni gerçekten tanımadığı bir yerde geçirdiğini fark etmek. Büyük ve dramatik bir ölüm değil; yavaşça yaşanmış bir hayat.
Yalnızlık korkusunun altında çoğu zaman yalnızca romantik yakınlık isteği olmadığını düşünüyorum. Bir tanığa duyulan ihtiyaç da var. Hayatımızın küçük ayrıntılarını bilen birinin olmasını istiyoruz; kahvemizi nasıl içtiğimizi, hangi şarkıda sesimizi yükselttiğimizi, kötü bir gün geçirdiğimizde yüzümüzün nasıl değiştiğini bilen biri. Dünyada bulunmuş olduğumuzun başka bir insanın hafızasında iz bırakmasını istiyoruz. Bu yüzden “kimse beni sevmezse” düşüncesi bazen “kimse beni gerçekten tanımadan yaşlanırsam” korkusuna dönüşüyor.
Cubicles'ın sıradanlığı bu korkuya çok yakışıyor. Çünkü çoğumuzun hayatı Demolition Lovers gibi olmayacak. Arabalarla kaçmayacağız, silahlı çatışmalarda ölmeyeceğiz, kanlar içinde birbirimize aşkımızı ilan etmeyeceğiz. Büyük ihtimalle işe gideceğiz, eve döneceğiz, market alışverişi yapacağız, faturalar ödeyeceğiz ve zaman düşündüğümüzden çok daha hızlı geçecek. Asıl soru, bütün bu sıradanlığın içinde yanımızda birinin olup olmayacağı.
Fakat albüm burada bitmiyor. My Chemical Romance bizi bu son derece sıradan korkuyla baş başa bıraktıktan sonra son şarkıda yeniden silahları, kanı ve büyük romantizmi getiriyor. Sanki Cubicles'ın sorduğu “Ya kimse beni hiç sevmezse?” sorusuna mümkün olan en My Chemical Romance cevabını vermeye hazırlanıyor. Birisi seni seviyor. Sorun şu ki ikiniz de bundan sağ çıkamayabilirsiniz.
11. Demolition Lovers
Demolition Lovers başladığında, Bullets boyunca dağınık hâlde gördüğümüz neredeyse her şey tek bir hikayede birleşiyor. Silahlar geri geliyor, ölüm geri geliyor, kaçış geri geliyor ve en önemlisi iki insanın dünyanın geri kalanına karşı birbirlerine tutunması fikri geri geliyor. Albümün kapanışındaki aşıklar yalnızca birbirlerini seven iki insan değil; MCR'ın ilk dönem mitolojisinin merkezine yerleşecek, sevgiyle şiddetin birbirinden ayrılamadığı figürlere dönüşüyorlar.
Şarkının ismi bile bütün albümün aşk anlayışını iki kelimeye sığdırıyor: Demolition Lovers. Yıkan aşıklar. Birbirlerini kurtaran mı, yoksa birbirlerini yok eden mi oldukları hiçbir zaman tamamen ayrıştırılamayan iki insan. Belki de ikisi birden. Bullets boyunca zaten aşkın zarar vermekle, kendini feda etmekle ve ölümü göze almakla yan yana getirildiğini gördük. Finalde bu fikir artık metafor olmaktan çıkıp albümün büyük romantik görüntüsüne dönüşüyor.
Demolition Lovers'ın uzunluğu da önemli. Albümdeki kısa, patlayıcı şarkılardan sonra parça acele etmiyor; sanki bütün albüm boyunca aradığımız o büyük aşk hikayesine sonunda ulaşmışız gibi genişliyor. Başlangıçta bir kaçış hissi var. İki kişi dünyadan uzaklaşıyor, yollar uzuyor, geride bırakılan şeylerle aralarındaki mesafe büyüyor. Bir süreliğine This Is the Best Day Ever'daki fantezinin gerçekten gerçekleştiğini düşünebiliriz: Kapıdan çıktık. Beraber kaçtık. Artık yalnız değiliz.
Ama Bullets'ı buraya kadar dinlediysek, bunun mutlu son olacağına inanmak için pek nedenimiz yok.
Çünkü albümde sevgi hiçbir zaman ölümü ortadan kaldırmadı. Tam tersine, sevilecek birinin ortaya çıkması ölümü daha korkutucu hale getirdi. Tek başına iken yalnızca kendini kaybedebilirsin; birini sevdiğinde artık kaybedebileceğin başka biri vardır. Sevginin bize verdiği şey yalnızca yakınlık değil, yeni bir kırılganlıktır. Birini gerçekten sevdiğin anda dünyanın sana zarar verebileceği yeni bir yer açılır.
Demolition Lovers bunu romantizmin en uç noktasına taşıyor. Bu iki insan için beraberlik yalnızca hayatı paylaşmak değil, sonu da paylaşmak anlamına geliyor. “Sonsuza kadar” fikrinin gerçek dünyada tutulması imkânsız bir sözken, ölüm onu tuhaf biçimde mümkün hale getiriyor. Eğer hikaye ikiniz hala birbirinizi severken biterse, artık ayrılık yaşanamaz. Kimse zamanla değişemez, kimse sıkılamaz, kimse başka birine aşık olamaz. Ölüm, ilişkinin bozulabileceği geleceği ortadan kaldırır.
Gotik aşk hikayelerinin ölümle bu kadar ilgilenmesinin nedenlerinden biri belki de budur. Yaşayan aşk belirsizdir. Her sabah yeniden seçilmesi gerekir. İnsanlar değişir, arzular değişir, hayat araya girer. Ölü aşıklar ise değişmezler. Hikayenin en yoğun anında dondurulurlar ve böylece aşkları sonsuza kadar aynı kalabilir. Romeo ve Juliet'in aşkının nasıl bir evliliğe dönüşeceğini hiçbir zaman öğrenmeyiz; tam da bu yüzden aşkları kusursuz kalabilir. Demolition Lovers da benzer bir fantezinin içine giriyor: Birlikte yaşayamasak bile birlikte yok olabiliriz.
Fakat bu yazının başından beri takip ettiğimiz yalnızlık korkusu açısından bakınca bu romantizm başka bir anlam kazanıyor. Kendini sevilemez hisseden biri için nihayet birinin seni bu kadar yoğun biçimde sevmesi başlı başına sarhoş edici olabilir. Artık kanıtın vardır. Biri seni seçmiştir; hem de yalnızca rahat ve güzel olduğun zamanlarda değil, dünyanın sonuna kadar. Cubicles'taki boş sandalyenin karşısına Demolition Lovers iki insanı birbirlerinden ayrılamayacak kadar yakın yerleştiriyor.
Sanki albüm kendi korkusuna bir fanteziyle cevap veriyor. Yalnız ölmekten korkuyorsan, seni ölümüne kadar sevecek birini bul.
Fakat bu cevapta bir sorun var. Birinin seni asla terk etmeyeceğinden emin olmanın tek yolu hikayeyi terk etme ihtimalinin ortaya çıkamayacağı bir yerde bitirmekse, bu gerçekten güvenli bir aşk değildir. Terk edilme korkusunu çözmüyorsun; geleceği ortadan kaldırıyorsun. Sevginin gündelik, sıkıcı ve belirsiz tarafıyla yaşamayı öğrenmek yerine onu ölüm aracılığıyla kusursuzlaştırıyorsun.
Belki de Cubicles ile Demolition Lovers'ın yan yana gelmesi bu yüzden albümün en ilginç kararlarından biri. Biri bize aşkın yokluğunun en sıradan hâlini gösteriyor, diğeri aşkın varlığının mümkün olan en teatral hâlini. Bir tarafta ofis masaları ve yıllarca yalnız kalma korkusu, diğer tarafta kanlar içinde birbirine tutunan aşıklar. Aralarında neredeyse hiçbir orta yol yok. Ya hiç kimse seni sevmeyecek ya da biri seni dünyanın sonuna kadar sevecek. Gerçek hayatın büyük kısmı ise bu iki uç arasında yaşanıyor.
Ergenken “Sonsuza kadar beraber olacağız, gerekirse beraber ölürüz” romantizminin büyüklüğüne kapılmak kolay. Biraz daha büyüdüğünde ise çok daha az sinematik sorular önem kazanmaya başlıyor. Biri kötü bir gününde yanında kalacak mı? Sıkıldığınızda hala konuşabilecek misiniz? Birbirinizin hayatında yer açabilecek misiniz? Tartıştıktan sonra geri dönüp özür dileyebilecek misiniz? Birbirinizi kurtarmaya çalışmadan sevebilecek misiniz? Belki gerçek bağlılığın zor kısmı biriyle ölmek değil, biriyle yaşamaktır.
Çünkü yaşamak belirsizlik gerektiriyor. Bir insanın bugün seni sevmesi yarın da seveceğinin matematiksel kanıtını vermiyor. Onu kontrol ederek, kendini vazgeçilmez hale getirerek ya da sürekli sevgisini test ederek bu belirsizliği tamamen ortadan kaldıramıyorsun. Bir noktada karşındaki insanın özgür olduğunu ve yine de seni seçtiğini kabul etmek zorundasın. Bu, Bullets'ın ölüme mahkum aşıklarının sunduğu türden mutlak bir güven değil. Daha kırılgan ama belki tam da bu nedenle daha gerçek.
Demolition Lovers'ın güzelliğini de bunun yanlış bir aşk anlayışı olduğunu söyleyip kenara atmakta bulmuyorum. Tam tersine, şarkı o fantezinin neden bu kadar çekici olduğunu çok iyi anlıyor. Birinin seni tereddütsüz biçimde seçmesini istemenin utanılacak bir tarafı yok. Bazen hepimiz bir insanın bize bakıp bütün karmaşamıza rağmen “Evet, yine de sen” demesini istiyoruz. Özellikle kendimiz bunu söylemekte zorlandığımız zamanlarda başka birinden duymak inanılmaz güçlü olabilir.
Sorun, o insanın sevgisini kendi değerimizin tek kanıtı haline getirdiğimizde başlıyor. Çünkü o zaman başkasının sevgisi bizi yalnızlıktan kurtarmıyor; yalnız kalma ihtimalini daha da korkunç hale getiriyor.

Bullets boyunca başladığımız yere dönmemizin nedeni de bu. Albümün başında “Ya kimse beni sevmezse?” diye korkuyorduk. Sonra birileri geldi. İnsanlar aşık oldu, birbirlerine tutundu, beraber kaçmayı hayal etti, birbirlerini kurtarmaya çalıştı. Fakat korku kaybolmadı. Yalnızca biçim değiştirdi. “Ya kimse beni sevmezse?” sorusu “Ya sevdiğim insan giderse?” oldu. O da “Ya onu kaybetmemek için kendimi kaybedersem?”e dönüştü.
Belki I Brought You My Bullets, You Brought Me Your Love'ın benim için en dokunaklı tarafı burada. Albüm sevginin gereksiz olduğunu söylemiyor. Tam tersine, sevgiyi korkunç derecede önemsiyor. İnsanların birbirlerine ihtiyaç duyduğunu, görülmek ve seçilmek istediklerini, yalnızlığın gerçekten acıtabildiğini hiç küçümsemiyor. Fakat istemeden de olsa başka bir şeyi gösteriyor: Bir insanı seni kendinden kurtarmakla görevlendirdiğinde, onun sevgisi ne kadar büyük olursa olsun yeterli olmayabilir.
Çünkü sevildiğimiz halde kendimizi sevilemez hissedebiliriz. Biri kaldığı halde gideceğine inanabiliriz. Birinin bizi seçmesine rağmen neden seçtiğini anlayamayabiliriz. Bütün kanıtlar aksini söylerken bile içimizdeki o küçük ses “Henüz seni gerçekten tanımıyor” diyebilir. Böyle bir durumda daha fazla sevgi istemek kısa süreliğine rahatlatabilir ama asıl korkuyu çözmez. Her güvence bir süre sonra etkisini kaybeder ve yenisine ihtiyaç duyarız.
Aslında kurtuluş, birinin gelip bize sonsuza kadar sevilebilir olduğumuzu kanıtlaması değildir. Belki daha zor olanı yapmamız gerekiyor: Bir gün birinin gidebileceğini bilerek sevmek, yalnızlığın hayatımız hakkında verilmiş nihai bir hüküm olmadığını kabul etmek ve bir başkasının bizi seçip seçmemesinden bağımsız olarak kendimizi dünyada yer kaplamaya değer görmek.
Bu, Bullets'ın verebileceği bir cevap olmayabilir. Zaten albümün gücü de cevap vermesinde değil. Yirmili yaşlarının başındaki bir grubun ilk albümünden duygusal olarak sağlıklı ilişkiler üzerine olgun bir tez beklemek saçma olurdu. Bullets çok daha ilkel bir yerden konuşuyor. Sevilmek istiyor. Terk edilmekten korkuyor. Öfkeleniyor. Kendinden nefret ediyor. Birini bulduğunda ona gereğinden fazla sıkı sarılıyor ve yalnız kalma ihtimalini düşünmek yerine beraber ölmeyi daha romantik buluyor.
Bu yüzden yirmi yıldan uzun süre sonra albüm hala bu kadar canlı hissettiriyor. Çünkü çoğumuz aşk konusunda bildiğimiz bütün sağlıklı şeylere rağmen içimizde o daha ilkel korkuyu taşımaya devam ediyoruz. İnsanların kendi hayatları olduğunu, ilişkilerin değerimizi belirlemediğini, yalnızlığın geçici olabileceğini biliyoruz. Bütün bunları son derece mantıklı biçimde söyleyebiliriz. Sonra gece oluyor. Telefon sessiz kalıyor. Ve küçücük bir soru geri geliyor: Ya kimse beni hiç sevmezse?
I Brought You My Bullets, You Brought Me Your Love bu soruya “Hayır, kesinlikle biri sevecek” diyerek cevap vermiyor. Belki de bu yüzden teselli edici geliyor. Korkuyu düzeltmeye çalışmadan onun yanında oturuyor, onu vampirlere, zombilere, silahlara ve ölüme mahkum aşıklara dönüştürüyor. Dünyanın en sıradan korkularından birini olabilecek en dramatik biçimde anlatıyor ve böylece insanın kendi korkusunun içinde biraz daha az yalnız hissetmesini sağlıyor.
Bir albümün yapabileceği kurtuluş da bundan fazlası değildir. Biri gelip seni sonsuza kadar yalnızlıktan kurtarmıyor. Ama kırk dakika boyunca, o korkuyu yaşayan tek kişinin sen olmadığını biliyorsun.








Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın