A) Toplumsal Yapı
- Tarıma dayalı bir imparatorluk olarak nitelendirilebilecek Osmanlı toplumu, taşradaki toprağa bağlı Türk kökenli aristokrasi ile merkezdeki devşirmelerden oluşan bürokrasi arasında 15. Yüzyılın ikinci yarısındaki II. Mehmed’in başarılı merkezileşme hamlesine kadar mücadelelerin yaşandığı bir atmosfere sahip olmuştu.
- II. Mehmed’in hamlesi ile toplumun en tepesinde merkezi hükümetin olduğu bir yapı hedefleyen yönetim, toprağa bağlı aristokrasinin gücünün zayıflamasına neden olacak hamlelerde bulundu. Bu hamlelerin ilki özel mülkiyetin altında bulunan topraklara el konulması ve toprak sahiplerinin, tüccar ve sarrafların devletin iktisadi politikaları üzerindeki etkisinin sınırlandırılmasıydı. Bu hamlelerin yarattığı etki devlet kurumlarının merkezi hükümetin öncelikleri çerçevesinde teşkilatlanması oldu.
- Merkezi hükümetin varlığının öncelenmesinden doğan politika değişikliğinin tüccarlar, lonca teşkilatı ve üreticilere ilişkin yansıması; toplumsal düzenin oluşmasına ve istikrar kazanmasına temel oluşturacak olan uzun mesafeli ticaretin ve ithalatın bu kesimler tarafından desteklenmesi durumunda kendilerine ilişkin hoşgörü uygulanması şeklinde oldu. 17. ve 18. Yüzyıllardaki merkeziyetçi yapıların zayıflamasından doğan ortamda dahi üretici ve tüccarların merkezi iktidarın üzerinde baskı oluşturabilecek kadar güçlenememeleri de üretici ve tüccar sınıfının yalnızca yerel yöneticiler düzeyince etkin olabilmelerine yol açtı.
- Anlaşılabilir şekilde geniş bir coğrafi alan üzerinde hüküm süren devlet idaresi, merkeziyetçi anlayışa halel getirecek şekilde gelişen herhangi bir oluşuma, olumlu gözle bakmazken benzer dönemde K. Avrupa’da çeşitli limanların kullanımının gelişmesinden doğan ortamda devletlerin siyasi politikalarını etkileyecek kadar güçlenen tüccar sınıfı merkantilist politikaların yürürlükte olmasına imkan sağlamıştı.
- Osmanlı’nın genişleyen toprakları üzerinde vergilendirme ve hükümranlığına ilişkin olarak kurmuş olduğu ve İnalcık Hoca’nın deyimiyle “Çift Hane” şeklinde adlandırılan ve küçük ölçekli aile işletmelerinin ve onların vergilendirilmesine dayanan toprak düzeni devletin mali; tımar sistemi açısından da asker anlamda temelini oluşturuyordu.
- Toprak kaybının en aza inmesine ilişkin olarak merkeziyetçiliğin azaldığı 18. Ve 18. Yüzyıl döneminde özel mülkiyetin tarımsal topraklar üzerinde kurulmasına karşı direnen merkezi hükümet, kırsal kesimde güçlenecek olan Ayanların, vergilendirilmeye ilişkin olarak mali güç kazanmalarına karşın tarımsal toprak üzerinde kalıcı değişikliklerde bulunamamalarını sağladı.
- 19. Yüzyıl döneminde düzenlenen “Arazi Kanunnamesi (1858)” ne kadar tarımsal topraklar üzerinde özel mülkiyet ve bu toprakların alım satımı yaygınlaşmadı. İlgili topraklar küçük aile işletmelerinin elinde kalarak alım satım, kasaba ve kentlerin çevresindeki bağ ve bahçelerle sınırlı kaldı. (Keyder ve Tabak, 1991)
B) Kent Ekonomisi
- Lonca sistemi üzerinde yükselen Osmanlı ekonomisinde bu yüzyıllarda iç ticaret ve dış ticaret önemli bir noktada yer almaktaydı. Şöyle ki; İç ticaret sayesinde loncalardaki esnafa hammadde, kent yaşayan asker ve tüketiciye tüketim maddesi sağlanmakta olup Dış ticaret sayesinde ise imparatorlukta bulunmayan veya kıt şekilde bulunan ürün ve hammaddeler Doğu ve Batı’dan temin edilebilmekteydi.
- Sanayi Devrimi öncesi devletlerin hemen hemen hepsinde başkent, ordu ve diğer kentlerin iaşesinin sağlanması, uzun mesafeli ticaretin desteklenmesi ve para arzının istikrara kavuşturulması gibi devletin mali ve iktisadi varlığını korumaya ilişkin sorunlar bulunmaktaydı.
- Zaman içerisinde Avrupa’nın ve Asya’nın bir bölümünde devlet aygıtları güçlenerek ekonomik hayata ilişkin müdahale imkanları arttı. Bu süreçte, devlet içerisindeki dinamiklerde güçlenen değişik toplumsal kesimler kendi çıkarları doğrultusunda devletin politikalarına yön vermeye çalışıyor hatta kimi zaman devlet, “Belli bir kesimin devleti” şeklinde nitelendirilebiliyordu.
- Osmanlı devletinin iktisadi ve mali politikalar açısından önceliği ise merkezi devletin çıkarlarının öncelenmesi oldu.
C) Osmanlı Devleti ve Müdahalecilik
- Yönetiminin önceliği güçlü bir maliye ve vergi gelirlerinin arttırılması olan Osmanlı Devleti, ticari yolları denetim altında tutması ve bu denetimin yanında güvenliği sağlayıp para arzını güçlü düzeyde tutmaya çalışmasına karşın piyasalarda Osmanlı sikkesinin yetmediği durumda yabancı sikkelerin dolaşımını engelleyemedi (Pamuk, 2009)
- Kentlerin ve ordunun iaşesini önceleyen Osmanlı Devleti, İslam Hukuku ve Ortaçağ İslam devletleri ile karşılaştırıldığında uzun mesafeli ve yerel ticari hayata daha fazla müdahale bulunuyor konumdaydı.
- Yabancı para dolaşımını Osmanlı’nın engelleyemediğini söylemenin yanında ilgili dönemlerde tüm devletlerin kaynaklarının ve mali güçlerinin sınırlı olduğunu söylemek gerekir. Bu nedenle söz konusu yüzyıllarda devletlerin ekonomiye kapsamlı ve genel anlamda etkili olacak şekilde müdahale etme güçleri sınırlıydı.
- Bunu anlayan Osmanlılar, II. Mehmed döneminin sert müdahaleci anlayışını kenara bırakarak 18. Yüzyıl sonlarına kadar seçici müdahalecilik anlayışına evrildiler. Ancak 19. Yüzyıl başındaki savaşlar, siyasal ve mali bunalımlar neticesinde tekrar sıkı müdahaleci bir tavra sürüklendiler.
- Devlet, ithalata iç piyasadaki mal arzını arttırması sebebiyle karşıt bir konumda değildi. Bu da yerli üretim malların, ithal mallara karşı rekabette korunmamasına yol açtı. İhracatta ise ancak iç piyasanın taleplerinin karşılanmasından sonra izin verilmekteydi. İç piyasadaki darlık durumunda ihracat tereddütsüz yasaklanıyordu.
- İktisadi hayatı destekleme konusunda karşıt tutum sergilemeyen Osmanlı devleti, vergi gelirlerinin arttırılması amacıyla üretimi destekliyordu. Bu amaç doğrultusunda bataklıkları kurutuyor, altyapının güçlendirilmesi çalışmalarını gerçekleştiriyordu. Ancak nihayetinde vergi toplanması, iaşenin güçlendirilmesi ve farklı alanlardan gelecek tehditlerin engellenmesi gibi önceliklere sahip olan devlet, iktisadi gelişimin bu öncelikler ile çelişmesi durumunda, bu önceliklere ağırlık veriyordu. (Genç, 1989)
- Devletin öncelikler açısından yaşadığı ikilem tüccarlara ilişkin tavrında da değişiklerin yaşanmasına neden olmuştu. Tüccarların ticari hayatın önemli faktörleri olarak kabul görmesine karşın bu kesimin ticari maksatla giriştikleri faaliyetlerin temel malların darlıklarını ağırlaştırması kent ve loncaları zor durumda bırakıyordu. Bu nedenle devlet, tüccarları korumaktan çok denetlemeyi görev edinmişti.
- Sarraf ve tefeciler açısından ise sarrafların devletin onlara ihtiyacı olmasından ötürü desteklenmesinin yanında zaman zaman ticari faaliyetlerine sınırlamaların geldiği olmuştu.
- Osmanlı ülkesinde bulunmayan malları getirdikleri için özel şekilde bir ilgiye sahip olan yabancı tüccarlara 16. Yüzyıldan itibaren verilen ve daha sonra kapitülasyonlar olarak adlandırılacak olan imtiyazlar, işte bu ilginin ve kaygıların ışığında verilmişti. Ancak iç piyasada kıtlık olduğu halde kıtlık duyulan malları ihraç ettikleri için yabancı tüccarlar ile devlet kimi zaman karşı karşıya gelebiliyor ve belirli malların ihracatına yasaklar gelebiliyordu. (Faroqhi, 1993 ve 2011; Reyhan, 2008)
D) Kapitülasyonlar
- Güçlü ve ihracatı zirveye çıkarmayı hedefleyen bir yolda ilerleyen merkantilist batı devletleri, dış ticaretin kendi ülkelerinin filolarıyla yapılmasını istemelerine karşın Osmanlı Devleti, ticaretin özendirilmesi için 14. Ve 15. Yüzyıllarda Doğu Akdeniz ticaretini elinde tutan Venediklilere ve onlarla rekabet eden Ragusa, Cenova, Floransa gibi İtalyan kent devletlerinin vatandaşlarının gemilerine ayrıcalık tanımaktaydı.
- Kapitülasyonlar, kendisine “Müstemin” adı verilen Avrupalı tüccarlara, imparatorluk içinde ticaret ve yolculuk yapabilmek, mallarını bir yöreden diğerine aktarabilmek, kendi ülkelerinin bayrağını taşıyan gemileri kullanabilmek gibi önemli ayrıcalıklar tanıyordu. Zamanlar 17. Ve 18. Yüzyıllara gelindiğinde Avrupalı tüccarlara Osmanlı ülkesinde kendi mahkemelerini kurmak ve ticari anlaşmazlıklarını bu mahkemelere götürmek gibi imparatorluğun egemenliğiyle çelişen haklar da verilmeye başlandı. Bunların yanı sıra bu tüccarların ödeyecekleri gümrük vergileri en düşük düzeylerde tutulmakta çoğu durumda yabancı tüccarlar, yerli tüccarlardan daha az gümrük vergisi ödemekteydi. (İnalcık, 1971)
- Yüzyıllar geçtikçe bu imtiyazlar, yabancı tüccarlar karşısında yerli tüccarların durumunu daha da zorlaştırdı. Gelişen keşifler, denizaşırı ticaret vasıtasıyla güçlenen yabancı tüccarlar kendi ülkelerinin politikalarında söz sahibi olarak kendi ülkelerinin kurumlarını çıkarları doğrultusunda değiştirdiler. 16. Yüzyıla kadar Osmanlı dış ticaretinde önemli pay sahibi olan Müslüman tüccarların yerini zamanla gayrimüslim tüccarlar almaya başladı. Müslüm tüccarlar ise Avrupa ticareti yerine İran ve Hindistan üzerinden Asya ticaretine yöneldiler. 18. Yüzyıla gelindiğinden Müslüm tüccarlar Avrupa ticaretinden büyük ölçüde dışlanmış bir duruma gelmişlerdi.
E) Siyasal Ortam ve Vergi Düzeni
- Merkezi hükümetin siyasal açıdan tehditleri engellemek amacı güttüğü bir noktada güttüğü devlet toprağı politikası ve küçük üreticiyi destekleyici mantık sayesinde büyük toprak sahiplerinin oluşumunu ve kent üretici ve esnafının fazla güçlenmesini engellemeye çalışıyordu. Yine bu noktada taşradan vergi toplanmasına ilişkin olarak ayanlarla sık sık müzakereler ediliyor; gerektiğinde böl-yönet mantığı izlenerek ayanın birleşmesi önlenmeye çalışılıyordu.
- Farklı coğrafi alanlarda ve farklı etnik kimliklerin içerisinde bulunduğu topraklarda hüküm süren Osmanlı’nın bu özelliği kimi zaman dezavantajı olsa da ayanların kendisine karşı birlik olamaması açısından kendisine bir avantajı oldu. 1807 yılında imzalanan ve Osmanlı’nın Magna Carta’sı olarak kabul edilen Sened-i İttifak da iki taraftan destek bulmadı.
- Ancak kendisine karşı güçlü bir istikrar ortamı yakalayamayan ve istediği idari kurumların oluşmasını sağlayamayan ayanlara karşı Osmanlı’nın merkezi hazinesine 17. Ve 18. Yüzyıllarda ulaşan vergi miktarı ancak bir yılda üç günlük düz işçi ücretini aşamıyordu.
- Vergi toplayamayan devlet, savaş ekonomisini döndürmekte zorlanıyor ve ekonominin düzeltilmesi için gerekli kurumların oluşturulmasında yetersiz kalıyordu. Nitekim bunu sağlamak için kamu görevlilerinin mallarının müsadere edilmesi 18. Yüzyılın ikinci yarısı ve 19. Yüzyılın başında olağan hale geliyordu. Müsadere edilen mallar dış ve iç ticarette tekel oluşturularak satıldı. Bunun karşılığında da ekonomik olarak küçülme yaşanmış oldu.
- Şevket Pamuk’un değişiyle “18. Yüzyıl İngiltere’sinin sanayi devrimini yaşadığı dönemde Osmanlı Devleti, diğer toplumsal kesimlerin bir araya gelerek yeni siyasi ve iktisadi kurumlar oluşturmasını engelleyecek kadar güçlü; ancak vergi toplayamayacak kadar güçsüz” bir durumdaydı.
- Yine de Avrupa ve Asya’da pek çok devletin varlığını koruyamadığı bir atmosferde, Osmanlı’nın üç kıtaya yayılan bir imparatorluğu 19. Yüzyıla kadar bir arada tutmayı başardığı görülüyor. Bu hususun arka planında küçük köylülüğe dayanan toprak düzeni ve Osmanlı merkezi yönetiminin hem içeride hem de dışarıda ortaya çıkan tehditlere ilişkin olarak esnek, pragmatist ve müzakereci bir tavrının olduğunu söylüyor Pamuk.
- Osmanlı’nın bahsedilen müzakereci ve esnekliğe sahip görüşüne dayanak olarak Pamuk, mali kurumların, vergi toplama, iç-dış borçlanma kurumlarının 17. Ve 18. Yüzyıllarda geçirdiği değişiklikleri örnek gösteriyor. Zira, 16. Yüzyıla kadar Osmanlı ordusunun giriştiği savaşların ekonomik olarak finansı yerel olarak toplanan ve yerel olarak askere dönüştürülen vergiler ile gerçekleştiriliyordu. Ancak 16. Yüzyıl sonrası askeri gelişmeler merkezi hazineden finanse edilen daimi orduların ihtiyacını arttırdı. Bunun neticesinde 17. Ve 18. Yüzyıllarda merkezi hükümet toplanan vergilerin büyük bölümünü merkez hazinesinde toplamaya çalıştı. Taşradaki etkinliğini yitirmiş olmasından kaynaklı olarak yerel seçkinler ile anlaşma sağlayarak tarımsal artığın paylaşılması sağlandı. Bunun üzerine 18. Yüzyıl döneminde iç borçlanmanın vergi gelirlerinin azalmasından kaynaklı olarak öneminin artmasından ötürü malikane, esham gibi yeni kurumlar oluşturularak var olan şartlara çözüm getirilmeye çalışıldı. İşte bu ve benzeri gelişmeler ile Osmanlı Devleti gerek ekonomik gerek siyasi hamleleri ile büyük bir coğrafi alana yayılmasının yanında bu alanın sınırlarını korumaya çalıştı.
Kaynakça:
1- Pamuk, Şevket (2012) “Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi” 12. Basım
2- Keyder, Çağlar ve Faruk Tabak (Derl.) (1998), Osmanlı’da Toprak Mülkiyeti ve Ticari Tarım
3- Faroqhi Suraiya (1993), Osmanlı’da Kentler ve Kentliler; Kent Mekanında Ticaret, Zanaat ve Gıda Üretimi
4- Reyhan, Cenk (2008), Osmanlı’da Kapitalizmin Kökenleri
5- İnalcık, Halil (1971), “İmtiyazat”, Encyclopedia of Islam, 2. Baskı



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın