Advertisement

Beyaz perde mi ideolojik paravan mı?

Beyaz perde mi ideolojik paravan mı?
  • 1
    0
    0
    0
  • Sinema çeşitli psikolojik yöntemlerle direkt olmasa da subliminal bir biçimde zihinlere ve düşüncelere sinyaller veriyor, çıkış amacı ‘olanı sanatın ruhuyla göstermek’ fikri üzerine kurulmuş olsa bile, yapımcısının çıkarı için olması gerekeni en sinsi metotlarla beyaz perdeye aktarma felsefesiyle modern dönemde olgunlaşmış görünüyor.

     

    Eril kahramanlık serüvenlerini, romantizm arayışını, insan melodramını, kurtarıcı şiddet öykülerini, ırkçılığa ve suça ilişkin klişe izletimleri, empoze edilmesi hedeflenen ideolojiye yapılan güzellemeleri vb. Konuları toplumsal değer ve kurumlarla bağlantılı hale getirerek bunları değişmez bir dünyanın pek doğal ve apaçık göstergeleri olarak algılanmasını sağlıyor ve halkın teveccühüyle bambaşka bir sempatiyle yeniden konumlandırıyor. 

     

    Birkaç örnekle destekleyelim. 

     

    Mesela Rambo, sadece kırmızı bandanasıyla öfkesini zar zor kontrol altında tutarken, M60 tüfeğiyle etrafı mermi yağmuruna tutan bir Sylvester Stallone’dan çok daha fazlasıdır. 

    Amerika’nın 1965-1973 yılları arasında Vietnam ile yaptığı ve neticesinde kaybettiği savaşı ve savaş sırasında Vietnam’da yaptığı yıkımı haklı göstermek için kitlelerin algılarını nasıl etkilediği alenen ortada. 

     

    Ya da gündemi kasıp kavuran Oppenheimer, Hiroşima ve Nagasaki’de sebep olunan yıkımdan ziyade atom bombasının icadı üzerinden epik ve destansı bir yansımayla beyaz perdede gövde gösterisi yapıyor. Oppenheimer, akademinin cenneti andıran rahatlığından, savaşın gerçek dünyasına; zihinsel sorgulamalardan, mühimmat deposuna geçişi değil, aynı zamanda bilimin ürünü olan nükleer silahların sinematografik yansımayla bir su tabancası mahiyetiyle nasıl sunulduğunu da anlatıyor. 

     

    Oppenheimer atom bombası üretimine heves ve istekle girip, Manhattan Projesi kapsamında Los Alamos Tesisleri’nin bir numaralı sorumlu vazifesini kabul ediyor. Çünkü Almanların atom bombasını yapmasından ciddi endişe duyuyor ve sol görüşlü bir Yahudi olarak ırkçı faşistlerin eline bu kadar büyük bir silahın geçme olasılığını dahi yok etmek istiyor. Amacını ‘Dünya barışını sağlayacak ve caydırıcı özelliğiyle tüm savaşları bitirecek bir bomba’ olarak kendince özetlese de bu fikrini defalarca sorguluyor. Savaşın sonlarına doğru Almanya’nın bombaya gerek kalmadan teslim olması üzerine bir ara kafası karışıyor ciddi ciddi ama sonraki süreçte de aynı barış idealinde diretmeye başlıyor. Japonya’nın teslim olmaması ve sonuna kadar savaşma direnci göstermesi de, bombanın kullanılmasını onun gözünde de rasyonelize ediyor. 

     

    Oppenheimer, siyasilerin ve askerlerin eline geçen gücü gördükten sonra barışı desteklemeye, nükleer silahlara karşı çıkmaya ve ulusal ve uluslararası güvenlik politikalarını sorgulamaya başlıyor fakat iş işten çoktan geçmiş oluyor. İşte tam da bu aşamada, devletin gözünde ulusal kahramandan hain komüniste dönüşüyor. Tabi bunlar işin anlatılması gereken tarafları. Kalkıp Hiroşima ve Nagasaki’de katledilenlerden asla Oppenheimer sorumlu değil(!) çünkü niyeti bu değildi. Hatta anaakım amerikan bağırarak diyor ki “Biz onun niyetini esas alıp beyaz perdeye yansıttık ve şunu da unutmadık Atom Çağı’nın başlamasına ön ayak olan Albert Einstein ve Niels Bohr’un (Kenneth Branagh) bomba yapım sürecinden uzak durmalarını ve ilkeli tavırlarını da size hatırlattık. Hulasa amacımız kötü değil, siz gerçekleri bizim elimizle bilin ve dünyayı yıkanın biz olmadığını anlayın(!)” diyorlar. 

     

    Devamında da popüler kültürün itelemeci tavrıyla, alık ve sorgulamaz bireyler ‘insanlığa zarar vereni halkın teveccühüyle kahramanlaştıran bu mizansenik tavra tav oluyor ve hedefi başarıyla yerine ulaştırıyor. 

     

    Tarihi sonuçlarından ziyade Manhattan Projesi, orda görev alan ekip, bombayı üretme başarısı eril kahramanlık diliyle atraksiyon ve psikolojik yönlendirmeler sayesinde seyircide sempatik bir aksiyon uyandırıyor. Beyaz perdeye yansıtılan Oppenheimer’ın şahsi duygudurum karmaşası ve motivasyonu da cabası; sinematografik ve psikolojik yöntemlerle öyle bir ele alınıyor ki iş, sonunda verilen trajik ve psikolojik sahneyle atom bombasının yarattığı yıkım unutturuluyor. 

     

    Keza, eşzamanlı gişe rekorları kıran Barbie filmi piyasa yaptığı yıllardan beri -90’lar- olağandışı bir estetikle, kusursuz imaj fetişizmiyle karşımıza çıkmıştı. Hazzı, imaj estetiğini, tüketim çılgınlığını ve toplumsal cinsiyet rollerini beslemişti. Kusursuz, estetik ve hazza hizmet eden bir fenotip inşa edilmişti bu film sayesinde.  Bu algının da topluma yerleşmesinde ciddi bir rol oynamıştı fakat eski Barbie’nin tektip estetik övgüsünün sinemaseverler ve düşünürler tarafından tenkide uğramasıyla Barbie’nin mucidi Mattel farklı beden ölçülerinde, çeşitli mesleklerde ve her türden etnik kökenlerde Barbie’ler üretmek zorunda kaldığından Greta Gerwig yani şu an vizyonda olan Barbie’nin yönetmenliğini yapan hanımefendi,  90’ların sığ ve keskin Barbie’sini biraz daha topluma uyarlanabilecek ve toplum tarafından kabul edilebilecek bir esvaba bürüyerek ele aldı. Evet faşist bir estetik algının değiştiği yönünde yorumlar yapılabilir. Bunu görmezden gelemeyiz fakat bu hedeflenmiş olsa dahi çılgın tüketimi körüklemesi ve kapitalizmin feminizmden dahi bu denli nemalanmasına olanak tanınması ve işbirliği yapılması dikkatleri celbediyor. Haftalar öncesinden Barbie’yi izlemek için sinemaya giderken yapacağı kombini düşünen insanlar mı dersiniz, pembe kıyafetlere bürünmüş gençlerle dolup taşan salonlar mı yoksa medyada karşımıza çıkan çeşitli barbie imleri ve ikonları ve daha sayamayacağımız kadar pembe filtreler, Barbie’yi canlandıran Margot Robbie’nin giydiklerinin modaya yön veriyor olması, Barbie koleksiyonları çıkaran firmalar, pembe ranch soslar, kitaplar, hamburgerler, gözlükler, dövmeler ve cabası toplumu kuşattı. Daha aşırısı dünya da pembe boya kıtlığı yaşandığı dahi söyleniyor. Kapitalizm yine istediğini elde ederek toplumu üretim ve tüketime maruz bırakıyor, algılarla oynayarak, sanat ve kültüre hizmet etmesi gereken enstrümanları lehinde kullanarak... 

     

    Kısacası sinemanın gücüyle Oppenheimer’ın otobiyografisi dünyanın en büyük faciasının arka planında yaşanan dramı unuttururken; bir başka gişe rekorları kıran Barbie filmiyle de feminen dokunuşlarla erkek egemen dünyanın sorunsallığı dile getirilme mavrasıyla  müthiş tüketim çılgınlığına start verilmiş oluyor. Böylece hem sözde problemlere dikkat çekiliyor hem kapitalizm kazanıyor hem de iyi bir sempatik gümbürtüyle dünyanın en ağır suçu sinematografinin kabiliyetiyle aklanıyor.

     

    Sonuç olarak Rambo’da, Oppenheimer’da Barbie’de problemleri ve hakikati anlatmaktan ziyade beyaz perdenin gücüyle günah çıkarma ayinlerini seyirciyle buluşturuyor. 

     

    Simülatif bir gerçeklikle gerçeği tahrip ediyor, ideolojilere hizmet ediyor. Tarihin tehlikeli özneleri reklam, pazarlama ve sinematografik kudretle toplum nezdinde sıradanlaştırılıyor. Jean Baudrillard’ın “İç savaşlar da tuvalet kağıdı reklamları da seyirci tarafından aynı duyarsızlıkla seyredilir. Kumandanın tek tuşuyla ikisi de kaybolabilir ya da gözler önünden kaybolabilir.” Savı aslında ifade ettiklerimizin özeti mahiyetinde. Beyaz perdenin gücü olanı çıkarları doğrultusunda vülgarize etmekle yetinmiyor aynı zamanda sıradanlaştırarak tarihin unutulmaz suçlarını bir dudak bükmeyle geçiştirebiliyor. 

     


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.