Advertisement

İmkansızın Estetiği: Umut

İmkansızın Estetiği: Umut
  • 3
    0
    0
    0
  • Dünya, çoğu zaman üzerine dökülen bir mürekkep lekesi gibi yayılır zihnimizin kıvrımlarına; koyu, yapışkan ve geçmeyecekmiş gibi duran bir karanlıkla... Bizler, bu lekenin içinde ışığı arayan, elleriyle görünmez duvarları yoklayan yolcularız. Oysa ışık, dışarıda bir yerde, bir sokak lambasının altında ya da bir sonraki mevsimin kapısında beklemiyor bizi. Umut dediğimiz o mistik tını, aslında ruhun en karanlık odasında, hiç sönmeden yanan o kadim kandilin adıdır. İnsan, yarın dediği o meçhul ülkeye bakarken aslında kendi içindeki boşluğa bakar. Yarını güzel kılan şey, güneşin doğacak olması değil, bizim o doğuşu karşılayacak bir kalbe hâlâ sahip oluşumuzdur. Belki de yanıldığımız nokta burasıdır: Umudu bir sonuç sanıyoruz, oysa umut bir başlangıçtır; bir son değil, bir yol yürüyüşüdür.

    Felsefenin tozlu raflarında yankılanan o derin soru, "Neden yaşamalı?" diye fısıldar kulaklarımıza. Bu soruya verilecek en anlamlı cevap, yarına duyulan o sarsılmaz güvende gizlidir. Fakat bu güven, çocuksu bir iyimserlikten çok farklıdır. Gerçek umut, trajediyle tanışmış, acının tadına bakmış ve yenilginin soğukluğunu iliklerinde hissetmiş bir ruhun, tüm bunlara rağmen "evet" diyebilme cesaretidir. Bir tohumun, üzerinde tonlarca ağırlıktaki toprağa rağmen yukarıya, ışığa doğru baş kaldırması mantıklı bir eylem midir? Fizik kurallarına göre tohum ezilmeli, yok olmalıdır. Ama doğa, mantığın ötesinde bir gizemle çalışır; o tohum, içindeki o "yarın olma" arzusunu bir matkap gibi kullanarak imkansızı deler geçer. İşte insan da o tohumdur. Bizim toprağımız bazen keder, bazen yalnızlık, bazen de anlamsızlıktır. Ama içimizdeki o mistik çekirdek, yarının ihtimalini bir kez duyumsadı mı, hiçbir karanlık onu hapsetmeye yetmez.

    Modern insan, zamanı lineer bir çizgi sanma yanılgısına düştü. Bir şeylerin başladığını ve bittiğini, kaybettiğimiz bir günün bir daha asla geri gelmeyeceğini düşünerek yaşlanıyoruz. Oysa kadim bilgelik bize zamanın bir çember olduğunu söyler. Gece, en koyu olduğu anda sabaha hamiledir. Yaprak, döküldüğü an toprağın rahmine düşer ve bir sonraki baharın sözünü verir. Umutlanmak, bu döngüsel mucizeye şahitlik etmektir. Yarın, dünden kopuk bir parça değil, dünün içindeki tüm o sancıların şifaya dönüştüğü bir duraktır. Eğer bugün canın yanıyorsa, bu sadece ruhunun genişlediğinin işaretidir. Kap kırılarak genişler, toprak sarsılarak verimli hale gelir. İçindeki o sarsıntıya direnme; o sarsıntı, yarının daha sağlam temeller üzerine kurulması için eski ve çürümüş olanı yıkıyor olabilir.

    Psikolojik bir derinlikle baktığımızda, yarına güzel bakabilmek aslında bir algı yönetimi değil, bir varoluş tercihidir. İnsan, sadece gördüğüne inanan bir canlı değildir; insan, inandığını gören bir mucizedir. Eğer yarının felaketlerle dolu olacağına inanırsan, bugünün her saniyesini o hayali felaketin gölgesinde zehirlersin. Ama yarının bir lütuf, bir sürpriz, bir iyileşme fırsatı olduğuna dair o gizli inancı kalbine yerleştirirsen, en karanlık gecende bile yıldızları saymaya başlarsın. Bu bir kaçış değildir; bu, gerçekliğin en derin katmanına, yani olasılıklar evrenine bir dalıştır. Kuantum fiziğinin bize söylediği gibi, gözlemci gözlediği şeyi değiştirir. Sen yarına umutla baktığında, aslında o yarını daha yaşanmadan dönüştürmeye başlarsın. Senin bakışın, yarının hamurunu yoğuran bir güçtür.

    Peki, neden bu kadar zorlanırız umut etmekte? Çünkü umut, sorumluluk getirir. Umut etmek, o hayal ettiğin güzelliğe layık olma çabasını gerektirir. Karamsarlık ise kolaydır; o, bir köşeye çekilip dünyanın çürümesini izlemenin entelektüel kılıfıdır. "Her şey kötü gidiyor," demek hiçbir çaba gerektirmez. Ama "Her şeye rağmen yarın yeni bir gün başlayacak ve ben o güne taze bir ruhla uyanacağım," demek büyük bir mistik iddiadır. Bu iddia, seni bugününden, ataletinden, kurban psikolojinden çekip çıkarır. Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi, "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?" Yarın, hayatının o meşhur "altının" üstüne çıktığı, taşların yerine oturduğu, o karmakarışık puzzle’ın son parçasının bulunduğu yer olabilir.

    Mistik geleneklerde beklemenin özel bir onuru vardır. Beklemek, sadece durmak değildir; beklemek, gelmekte olana hazırlanmaktır. Yarını güzel beklemek, sanki en sevdiğin misafir kapıdaymış gibi evini temizlemek, sofranı kurmak ve en güzel elbiselerini giymektir. Eğer biz bugün kederin ve ümitsizliğin paslı kıyafetlerini giyersek, yarın kapıyı çaldığında onu nasıl karşılayabiliriz? Umut, bir hazırlıktır. Yarının bereketine, neşesine ve huzuruna bugünden yer açmaktır. Kalbini bir han gibi düşün; eğer orayı dünün pişmanlıkları ve bugünün kaygılarıyla hınca hınç doldurursan, yarının getireceği o taze ışığa oturacak yer kalmaz. Boşalt zihnini, ferahlat ruhunu. Boşluk korkutucu değildir; boşluk, yeni bir şeyin dolması için tek şarttır.

    Hayatın anlamı, bazen sadece bir sonraki şafağı merak etmektir. Bir kitaba başlar gibi, bir filmi izler gibi... "Bakalım yarın başıma ne gelecek?" diyebilmek, hayata karşı bir oyunbazlık, bir hafiflik geliştirmektir. Ciddiyet bazen bizi boğar; oysa evren dans eder. Gezegenler döner, atomlar titreşir, her şey devasa bir oyunun parçasıdır. Yarına güzel bakmak, bu dansa davet edilmeyi beklemek değil, dansın zaten içinde olduğunu fark etmektir. Ayakların yere basıyor olabilir ama ruhun gökyüzünün sonsuz maviliğinde kanat çırpabilir. Senin sınırların, sadece senin onlara inandığın kadardır. Yarın, o sınırların biraz daha ötesine geçmek için verilmiş sessiz bir izindir.

    İnsan ruhu, kırılgan bir kristal değil, dövüldükçe sertleşen bir çeliktir. Yaşadığın tüm o fırtınalar, seni yok etmek için değil, üzerindeki tozları üflemek ve seni parlatmak içindi. Yarın uyandığında, aynadaki yüze daha bir şefkatle bak. O yüz, neleri atlattı, hangi karanlık dehlizlerden geçti de buraya geldi... Bir düşün; daha önce de "asla bitmez" dediğin geceler olmadı mı? "Bundan sonra yolum yok" dediğin uçurum kenarlarında çiçekler açmadı mı? Hatırla o anları. Evrenin seni yarı yolda bırakmadığı o gizli elin dokunuşlarını hatırla. O el, bugün de orada. Yarın da orada olacak. Sen sadece yürümeye devam et.

    Umut, bir mülkiyet değildir; sahip olunamaz. O, paylaşıldıkça çoğalan bir frekanstır. Birinin gözlerine bakıp "geçecek" dediğinde, sadece ona bir teselli vermezsin; kendi ruhundaki o umut teline de dokunursun. Birbirimizin yarınıyız biz. Birinin karanlığına mum olan, kendi yolunu da aydınlatır. Mistisizmin zirvesi, ayrılığın bir illüzyon olduğunu anlamaktır. Yarın senin için güzel olacaksa, bu herkes için güzel olacağı içindir. Yarının güzelliği, kolektif bir rüyanın gerçeğe dönüşmesidir. Bu yüzden güzel bak yarına; sadece kendin için değil, henüz umudunu yitirmiş ve senin ışığına ihtiyaç duyan o isimsiz ruhlar için de.

    Sonuçta, bu dünya bir gölgeler oyunudur. Biz bu oyunda bazen ağlayan, bazen gülen roller üstleniriz. Ama perdenin arkasındaki o büyük yönetmen, hiçbir sahneyi sonsuza kadar karanlıkta bırakmaz. Işık, her zaman geri döner. Şafak, her zaman söker. Ve biz, o şafağın çocukları olarak, her sabah yeniden doğarız. Yarın, senin henüz yazılmamış en güzel şiirindir. Kalemi eline al ve o ilk dizeyi bugünden, şu anın içinden fısılda: "Her şey çok güzel olacak, çünkü ben o güzelliği görmeye niyetliyim."



    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.