Bağımsız müzik sahnesinin samimi seslerinden Furkan Avcı (Favcı) ile; işletmecilikten sahnelere dönüşünü, Türkiye’de bağımsız bir müzisyen olmanın ekonomik ve mental zorluklarını ve türler arası geçiş yapan yeni sound’unu konuştuk. 'Müziği bırakmaya çalışıp başaramadığımı kabul ettiğim an, benim asıl kırılma noktamdı' diyen Avcı, samimiyetiyle dikkat çekiyor.
- Müziğe başlama hikâyeni herkes bir yerden anlatır. Ama genelde anlatılmayan bir an vardır. “Devam etmeliyim” dediğin o kırılma anı neydi?
Birçok kırılma anı var. Müzik hayatındayken bu kaçınılmaz. Çünkü başarmak istiyorsun, olmuyor. Çalmak istiyorsun, çalamıyorsun. Hayat seni sürekli ikinci plana atıyor. Türkiye’de müzisyen olmak zaten başlı başına zor bir iş. Geçinmek istiyorsun, geçinemiyorsun. Ülkede bir şeyler oluyor, ilk senin sahnen iptal ediliyor. Gece kötü geçiyor. İşletmeci zararı ilk senden kesiyor. Hava bozuyor…
“Yeter, bu işi yapmayacağım” dediğin anlar defalarca geliyor. Müzikten vazgeçmek istediğin anlar çok oluyor. Enstrüman almak istiyorsun, fiyatlar uçmuş; alamıyorsun. Üstüne bir de müzisyenlik gerçek bir iş değilmiş gibi davranılıyor. Hayat seni sigortalı, maaşlı bir işe ya da para kazanacağın başka bir düzene itiyor.
Ben de tam olarak buraya geldim. Müziği bıraktım ve kendi işletmemi kurdum. Üç yıl boyunca onu işlettim. Müzik o süreçte hayatımda sadece bir hobi gibiydi. Ama ne zaman tamamen koptuğumu düşündüysem, içimde hep bir eksiklik kaldı. Arada tekrar çaldık, tekrar yazdık ve her seferinde aynı gerçekle yüzleştik: Biz bu işi bırakamıyoruz.
Bu yüzden işletmemi devrettim. Daha güvenli görünen yolu bırakıp, müziğin belirsizliğini yeniden seçtim. Benim için “devam etmeliyim” dediğim asıl kırılma anı, müziği bırakmaya çalışıp başaramadığımı kabul ettiğim andı. - Şu an yaptığın müzik, ilk hayal ettiğin müziğe mi daha yakın, yoksa hayat seni başka bir yere mi itti?
Aslında üretmek istediğim müzik rap’ti. Ama müzisyenlikten para kazandığın noktada, sahne gerçeği devreye giriyor. Çıktığımız sahnelerde grubumla daha çok rock müzik yapmak istiyordum. Fakat çok ağır rock sound’lar ekonomik olarak karşılığını vermiyor. Bu yüzden ister istemez biraz popüler kültüre yaklaştık, pop dokunuşlarını da müziğin içine katmaya başladık.
Zamanla sahnede yapmak istediğimle gerçekten üretmek istediğim müzik arasında bir denge kurdum. Dijital tarafta daha özgür, rap’e yakın; sahnede ise enerjisi yüksek, rock’tan beslenen bir çizgi oluştu. Şu an ortaya çıkan şey ne tam rap, ne pop, ne de rock. Elektronik altyapılarla desteklenen, hibrit bir sound. Açıkçası bugün geldiğim noktada, hayal ettiğimden daha iyi bir müziği yaptığımı söyleyebilirim. 
Seni henüz tanımayan biri için soruyorum: Bir şarkını dinlediğimizde, bilinçli olarak sakladığın ya da özellikle göstermek istemediğin bir tarafın var mı?
Aslında şarkılarımda kendi hatalarımdan ve zayıf yönlerimden biraz kaçıyorum. Hayatım hatalarla dolu; bunu inkâr etmiyorum ama şarkılarda çoğu zaman bu hatalara doğrudan bakmak yerine etrafından dolaşıyorum. Bazen üzgünüm, bazen suçluyum ama yine de anlatırken başkasını işaret ettiğim oluyor.
Şu an bu tarafım dinleyici için çok net görünmeyebilir. Çünkü henüz sınırlı sayıda iş yayınlandı; grupla üç single’ımız var, kendi adımla Favcı ismiyle de bir parça paylaştım. Ama yolda çok fazla şarkı var ve düzenli olarak yayınlamayı planlıyoruz. O şarkılar geldikçe, aslında ne kadar hatalı ne kadar çelişkili ve ne kadar insani bir yerden yazdığım daha net ortaya çıkacak.
Bilinçli olarak sakladığım taraf da bu: Hatalarımı kabul ettiğim hâlimle, onlardan kaçtığım hâlin aynı anda var olması.- Üretirken seni en çok zorlayan şey ne: kendini tekrar etme korkusu mu, kimseye ulaşamama ihtimali mi, yoksa başka bir şey mi?
Beni en çok zorlayan şey ne kendimi tekrar etme korkusu ne de kimseye ulaşamama ihtimali. Asıl korkum, ürettiğim şarkıyı yayınlayamamak. Şarkıyı yapıyorsun ama sonra “Bunu ne zaman çıkaracağım?”, “Ya çıkaramazsam?” soruları başlıyor. Klip çekmek istiyorsun, bütçe yok. Tanıtım yapmak istiyorsun, yine maliyet.
Her şey para, her şey masraf. O kadar emek veriyorsun ama en zor kısmı üretmek değil, o şarkıyı gerçekten hayata geçirmek. Şu an benim için müziğin en yorucu tarafı tam olarak bu: Şarkıyı yapmak değil, yayınlayabilmek. 
“Piyasada tanınmamak” sence bir dezavantaj mı, yoksa hâlâ kirlenmemiş bir alan mı? Bunun sana verdiği bir özgürlük var mı?
“Tanınmak istemiyorum” diyen bence yalan söylüyordur. Bunu hobi olarak yapan da, sadece sevdiği için üreten de, bu işi gerçekten ciddiye alan da eninde sonunda bir yere ulaşmak ister. Belki milyonlara değil ama en azından küçük de olsa bir kitleye…
Eğer o küçük kitleye bile ulaşamamışsan, kendi underground dinleyicini bile oluşturamamışsan, bu insanın içine oturuyor. “Bana yetiyor” diyen de bana çok inandırıcı gelmiyor. Çünkü bu işi yapan herkes beğenilmek, takdir edilmek istiyor. O kadar üretip, çalışıp, emek verdiğin bir şeyin karşısında yüz dinlenme, bin dinlenme görmek ister istemez moral bozuyor.
O yüzden evet, çok tanınmak bazen dezavantaj olabilir. Ama hiç tanınmamak, bence ondan daha büyük bir dezavantaj.
Keşke ben yazsaydım dediğin şarkılar varmı? Hangileri?
Müzik dışında seni besleyen ama çok bilinmeyen bir alan var mı? Okudukların, izlediklerin, hatta kaçtıkların.
Okudukların, izlediklerin, sevdiğin yazarlar ya da takip ettiğin yönetmenler tabii ki insanın sanatını etkiliyor. Herkesin hayatında bir şekilde idolü olmuş insanlar var ve bunlar ister istemez iz bırakıyor. Ama benim için tek bir kaynak saymak zor.
Yaşadığım her an beni besliyor aslında. Gittiğim bir yolculuk, attığım bir adım, biriyle yaptığım bir sohbet… Her insan benim için ayrı bir kitap gibi. Biri konuşurken güzel bir cümle kuruyor, aklıma takılıyor; gün boyu onu düşünüyorum. Aklıma gelen şeyleri hemen ses kaydına alıyorum ya da not düşüyorum.
Bu noktada birlikte çalıştığım prodüktörüm sevgili Oğuzhan Durmuş (OZI)’nin yaptığı aranjeler ve altyapılar da beni çok besliyor. Onun kurduğu dünyalar, seçtiği sound’lar bazen bir cümleyi, bazen bir duyguyu tetikliyor ve şarkının yönünü tamamen değiştirebiliyor. O altyapılar üzerinde dolaşırken yeni hikâyeler kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Bir de aşk var. Aşk da insanın hayatında çok büyük bir yer kaplıyor. Aşık olmak, hayatında olan kadın, kurduğun bağ… Bunların hepsi ister istemez üretime yansıyor. Aşkın iyi hâli de besliyor, toksik hâli de. İnsanı dağıtan, yoran, kafasını karıştıran ilişkiler bile bir süre sonra şarkıya, söze, melodiye dönüşebiliyor.
En büyük beslenme kaynağım hayatın kendisi. Özellikle sosyalleşmek. İnsanlarla temas hâlinde olmak beni çok besliyor. Arada doğaya kaçmam da önemli ama dönüp baktığımda, bir insanla yarım saat yapılan kaliteli bir muhabbetin insanı gerçekten değiştirdiğini düşünüyorum.- Ülkemizde bağımsız sanatçıların yaşadığı zorlukları aslında sektördeki herkes biliyor fakat kimse bu durumun değişmesi için müdahalede bulunmuyor. Açıkçası ne yapılabilir ben de bilmiyorum. Sadece bu sorunu sık sık röprotajlarımda yazılarımda dile getirmeye çalışıyorum. Senin bu alandaki düşüncelerin neler?
Bu soruyu iki farklı yerden cevaplamak istiyorum. Çünkü ülkede iki ayrı “bağımsız” gerçekliği var.
Birincisi, üretim yapan bağımsız sanatçılar. Şarkıyı yazıyorsun, kaydını alıyorsun, stüdyoyu ayarlıyorsun; hadi diyelim bunların hepsi tamam. Asıl sorun bundan sonra başlıyor: yayınlama ve duyurma süreci. PR nasıl yapılacak, şarkı insanlara nasıl ulaşacak? Bunun neredeyse tamamı label’ların, listelerin ve paranın kontrolünde. Ya ciddi bir bütçe harcayacaksın ya da birilerinin “yakını” olacaksın. Yoksa ürettiğin işi para dökmeden insanlara duyurabileceğin bir alan neredeyse yok.
Ne kadar çabalarsan çabala, belli bir yerden sonra önün kesiliyor. Çünkü ana akım seni paylaşmıyorsa, sistem seni yukarı taşımıyor. Bu da insanın umutlarını ciddi şekilde kırıyor. Bir şey üretiyorsun ama onu adil bir şekilde duyurabileceğin bir zemin yok.
İkinci taraf ise müzisyenler. Yani sahneden sahneye, stüdyodan stüdyoya koşan, müziği gerçekten icra eden insanlar. Türkiye’de müzisyen olmak bence çok üzücü bir noktada. Enstrüman almak istiyorsun, alamıyorsun; yurt dışı fiyatlarıyla Türkiye arasındaki fark uçurum. Bir olay oluyor, ilk iptal edilen senin sahnen. Parandan kesiliyor, hatta bazen paran hiç ödenmiyor. Sosyal güvencen yok, seni koruyan bir sistem yok.
Mekân sahiplerinin keyfine göre iptaller, ödemeler… Müzisyen tamamen yalnız. ilk gözden çıkarılan her zaman müzisyen oluyor. Bu ülkede müzik yapan, yetenekli, çalışkan ama buna rağmen istediği hayatı yaşamakta zorlanan çok büyük bir kitle var. Birçoğu istemediği işleri yapmak zorunda kalıyor.
Bu düzen nasıl değişir, açıkçası bilmiyorum. Ama bildiğim şu: Sanatla uğraşan insanların sadece sanat yaparak, normal bir hayat kurabildiği bir sistem yok. Ev, aile, güvenli bir yaşam hâlâ büyük bir lüks. Ülkemizde sanatın her alanında bu büyük bir sorun ve gerçekten çok can yakıcı. 
Beş yıl sonrasına değil, bir sonraki adımına bakalım: Furkan Avcı’nın bir sonraki hamlesi neyi değiştirecek?
Bir sonraki adımım; daha fazla dinlenmek, daha fazla insana ulaşmak ve müziğimi daha geniş bir kitleyle buluşturmak. Hikâyemi büyüterek, kalıcı bir yer edinmek istiyorum.
Son olarak seni dineyenlere ve dinleyeceklere ne söylemek istersin?
Daha yolun başındayız. Dinleyen, destekleyen herkesle bu hikâyeyi birlikte büyütmek istiyorum. İyi ki varsınız.



Yorum Bırakın