Kaybolan Yıldızlar…

Kaybolan Yıldızlar…
2 Beğen
0 Yorum

Çocukluğuna giderken yetişkin aklını, yetişkinlerin kırdığı kalbini neden geride bırakamaz insan? Anılarını koysa kalbine, geçmişini, unutulan ve muhtemelen küçücük bir köşede tetikte bekleyen, unutulmuş bir sözcüğü? Çocukluk kahkahasını alsa sadece, neşesini, sek sek çizerken kırılan tebeşirin istemsizce yalanan tozunu? Hasır şapkasını zıplatarak ve yüzlerce kez sayarak indiği merdivenlerin sayısını hatırlasa mesela? Yıllar ve yıllar sonra gelinen çocuğluğunu yeniden kucaklasa? Kaybolan yıldızlarını arasa?  

Bazen kentler gelir insanın peşinden, Kazancakis’in dediği gibi “nereye gidersen git, aynı sokaklarda dolaşacaksın…” Kentleri de ardımızda bırakmamız gerektiğini anlamamız kaç ömrümüzü alır ki, yaşayabilecek/bilinen tek ömrümüz varken… 

Fiziksel her lekenin silgisi icat edilmişken, kalbimizin lekelerini nasıl sileriz? Bunu bilebilen ya da başarabilen var mı? Anı sandığına bile girerken, sandığın kalabalığına ve yıllanmışlığına aldırmadan, yeni acıları/mutsuzlukları, her daim yükselmek için bekleyen kalp çarpıntısını yanında bir paye gibi taşımanın rahatsızlığını fark edebilen var mı? Bu bir erdem midir veya kendini herkesten ve her şeyden daha çok sevmek midir?

……


Suyun içindeyken ellerinin ne kadar buruştuğunu anlayamıyor insan… Suyun ne kadarını yuttuğunu da…Bir gün, o güneşli gün, o bana ait olacak olan günde, soluksuz kaldığımda, kafamı istemsizce sudan çıkaracağım. Kalbimin yüklerini usulca suya bırakacağım, kıyıya ulaştığımda, yuttuğum tuzlu suyu kusup, yerine göğün mavisini dolduracacağım… Bugün olmadı, o gün bugün değilmiş kalbim ve beni affet sarılamadığım geçmişim… O gün bu gün değilmiş, sabah aynı ıssızlıkla uyanırken bildim… Affet beni kentim…

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın