Sanat ve İdea I: Platon’un Sanat & Estetik Kuramı Hakkında Düşünceleri

Sanat ve İdea I: Platon’un Sanat & Estetik Kuramı Hakkında Düşünceleri
0 Beğen
0 Yorum

Antik Yunan felsefesi, yalnızca Batı düşüncesinin başlangıç noktalarından biri değil, bugün hâlâ sormaya devam ettiğimiz pek çok sorunun ilk kez sistemli biçimde ortaya konduğu düşünsel zemindir. Bilgi nedir? Güzel olanı güzel yapan şey nedir? Erdemli bir yaşam nasıl mümkündür? Gerçeklik duyularımızla algıladığımız dünyadan mı ibarettir? Ve belki de sanat söz konusu olduğunda en temel soru: Bir sanat eseri bize gerçekten neyi gösterir?

Bu soruların her biri, yalnızca felsefenin soyut meseleleri değildir. Aslında insanın dünyayla, kendisiyle ve hakikatle kurduğu ilişkinin farklı yüzlerini açığa çıkarır. Antik Yunan düşünürleri için bilgi, erdem ve güzellik birbirinden bütünüyle kopuk kavramlar değildi. Güzel olanı aramak, bir bakıma hakikati aramakla; hakikati aramak ise insanın kendi ruhunu ve yaşamını sorgulamasıyla ilişkiliydi. Bugün bir heykelin karşısında durduğumuzda ya da bir tabloya baktığımızda, çoğu zaman onun bize ne hissettirdiğini, estetik açıdan neden etkileyici olduğunu veya sanatçının ne anlatmak istediğini düşünürüz. Oysa Antik Yunan dünyasına biraz daha yakından baktığımızda, sanatın çok daha temel bir sorunun içine yerleştiğini görürüz: Gördüğümüz şey gerçek olan mıdır?

İşte Platon’un sanat düşüncesini anlamak için tam da bu noktadan bakmak gerekir. Çünkü Platon’da sanat sadece “güzel sanat nedir? sorusuyla sınırlı değildir. Sanat; gerçeklik, bilgi, taklit, güzellik ve idea arasındaki karmaşık ilişkinin tam ortasında yer alır. Fakat Platon’un sanat anlayışına geçmeden önce, onun düşünsel dünyasını hazırlayan isimlere kısaca bakmak faydalı olacaktır. Çünkü hiçbir düşünce bütünüyle boşlukta ortaya çıkmaz.

Platon’un felsefesi de Sokrates’in sorgulayıcı tavrından, dönemin sofistik düşünce ortamından ve Antik Yunan’ın güzellik ve hakikat üzerine yürüttüğü tartışmalardan beslenmiştir.  Peki Platon’u, sanatı hakikate giden bir yol olmaktan çok hakikatin bir kopyası olarak görmeye iten düşünsel zemin nasıl oluşmuştu? Önce Sokrates’e, ardından Platon’un düşüncesini anlamamız açısından önemli bir tartışma figürü olan Hippias’a bakmak gerekir.

 

✦ Sokrates (M.Ö. 470–399) 

Antik Yunan felsefesinin en etkili isimlerinden biri olan Sokrates, felsefi sorgulamanın merkezine insanı, ahlakı ve nasıl yaşanması gerektiği sorusunu yerleştiren düşünürlerden biri olmuştur. Onun için asıl mesele, dünyanın nasıl oluştuğundan önce insanın nasıl yaşaması gerektiği sorusudur.

Sokrates’in düşüncesinde ahlak, erdem, bilgi ve insanın kendisini tanıması birbirinden ayrı başlıklar değildir. Ona atfedilen ve felsefe tarihinin en tanınmış ifadelerinden biri hâline gelen “Kendini bil” sözü de bu yaklaşımın özünü yansıtır. İnsan, kendisini sorgulamadan neyin doğru, neyin iyi veya neyin erdemli olduğunu gerçekten bilebilir mi? Onun felsefi yöntemi tam da bu sorgulama üzerine kuruludur. Karşısındaki kişiye hazır cevaplar vermek yerine sorular sorar; kişinin zaten bildiğini düşündüğü şeyleri yeniden düşünmesini sağlar. Böylece gündelik hayatta kesin kabul edilen kavramlar -adalet, erdem, güzellik, bilgi- bir anda felsefi bir problemin parçasına dönüşür.

Sokrates’in yazılı bir eser bırakmamış olması da burada oldukça önemlidir. Onu ve düşüncelerini büyük ölçüde öğrencisi Platon’un diyaloglarından tanırız. Bu nedenle bugün “Sokrates’in düşüncesi” dediğimiz şeyin hangi kısmının tarihsel Sokrates’e, hangi kısmının ise Platon’un kendi felsefi dünyasına ait olduğu sorusu hâlâ tartışılmaktadır.

Belki de Sokrates’i ilginç kılan tam olarak budur: O, bize hazır bir felsefe sistemi bırakmak yerine sorgulama biçimini miras bırakmıştır.

 

✦ Platon (M.Ö. 427–347)

Sokrates’in öğrencisi olan Platon, Antik Yunan düşüncesini yalnızca kendi döneminde değil, sonraki iki bin yılı aşkın felsefe tarihinde de derinden etkileyen isimlerden biridir. Onun düşüncesi; bilgi, ahlak, siyaset, ruh, güzellik ve sanat gibi birbirinden farklı görünen alanları ortak bir felsefi çerçevede buluşturur.

Platon denildiğinde akla gelen en önemli kavramlardan biri hiç kuşkusuz “idea”dır. Ancak burada “idea” kelimesini günlük dilde kullandığımız “fikir” anlamıyla düşünmemek gerekir. Platon’un ideaları, duyularımızla algıladığımız değişken nesnelerin ardında bulunan, değişmeyen ve akılla kavranabilen gerçekliklerdir. Örneğin, dünyada birbirinden farklı ve kusurlu pek çok güzel nesne görebiliriz. Bir heykel, bir insan yüzü, bir manzara ya da bir müzik eseri bize güzel gelebilir. Fakat Platon açısından burada daha temel bir soru belirir: Bütün bu farklı şeylerin “güzel” olduğunu söylememizi mümkün kılan ortak güzellik nedir? İşte Platon’un düşüncesinde bizi duyular dünyasından idealar dünyasına götüren yol burada başlar.

Duyularımızla algıladığımız dünya sürekli değişir. Güzel olan yaşlanabilir, bir bina yıkılabilir, bir nesne bozulabilir, bir insanın görünüşü değişebilir. Buna karşılık idea, değişmeyen ve kendi başına var olan bir gerçeklik olarak düşünülür. Dolayısıyla duyular dünyası, hakikatin kendisinden ziyade onun değişken bir görünümü olarak değerlendirilir. Bu düşünce, Platon’un sanat anlayışını anlamak açısından son derece önemlidir. Çünkü sanatçı da çoğu zaman gördüğü dünyayı yeniden üretir. Eğer duyular dünyasındaki nesneler zaten ideaların yalnızca birer görünümü veya yansımasıysa, sanatçı tarafından yapılan taklit bizi hakikatten bir adım daha uzaklaştırmış olmaz mı? Platon’un sanat karşısındaki mesafeli tutumunun temelinde işte bu soru yatar.

Ancak Platon’un güzellik anlayışını yalnızca “sanata uzak” şeklinde özetlemek büyük bir eksiklik olur. Onun düşüncesinde güzellik, insan ruhunu duyusal olandan daha yüksek bir gerçekliğe yöneltebilen güçlü bir kavramdır. Özellikle Şölen diyaloğunda güzelliğin duyusal olandan başlayarak giderek daha soyut ve evrensel bir güzellik anlayışına doğru yükselen bir arayış olarak ele alınması, Platon’un estetik düşüncesinin ne kadar katmanlı olduğunu gösterir.

Ancak Platon’un sanat karşısındaki tutumunu basitçe “sanata karşı olmak” şeklinde özetlemek, onun güzellik anlayışındaki önemli ayrımları gözden kaçırmak olur.

 

✦ Hippias (M.Ö. 5. yüzyıl)

Platon’un güzellik ve sanat üzerine düşüncelerini anlamak için onun dönemindeki tartışma ortamına da bakmak gerekir. Bu bağlamda Hippias, özellikle Hippias Major (Büyük Hippias) diyaloğunda karşımıza çıkan önemli bir figürdür.

Hippias, Sofistlerin temsil ettiği entelektüel ortamın dikkat çekici isimlerinden biridir. Retorik, eğitim ve çeşitli bilgi alanlarıyla ilgilenmiş; geniş bir bilgi birikimine sahip olmasıyla tanınmıştır. Platon’un onu diyaloglarında ele alış biçimi ise yalnızca Hippias’ın kişiliğine ilişkin bir portre çizmez; aynı zamanda sofistik düşünce ile Sokratik sorgulama arasındaki gerilimi de görünür hâle getirir. Büyük Hippias diyaloğunda tartışmanın merkezinde son derece basit görünen fakat cevaplaması hiç de kolay olmayan bir soru vardır: “Güzel nedir?”

Dikkat ederseniz soru “Güzel olan nedir?” değil. “Güzel nedir?” diye sorulur.

Bu küçük fark, aslında bütün tartışmanın yönünü değiştirir. Güzel bir nesnenin, güzel bir insanın veya güzel bir davranışın örneğini vermek kolaydır. Fakat bütün bu örneklerin ortak özelliğini açıklayarak güzelliğin kendisini tanımlamak çok daha güçtür. Sokrates’in Hippias’la yaptığı tartışmanın felsefi önemi de burada ortaya çıkar. Hippias çeşitli güzel şeylerden söz ederek soruyu yanıtlamaya çalışırken, Sokrates tek tek örneklerin ötesinde, onların hepsini “güzel” yapan şeyin ne olduğunu sorgular. Böylece gündelik hayatta son derece sıradan kullandığımız bir kelime -güzel- bir anda felsefenin en zor sorularından birine dönüşür.

Ve belki de Platon’un estetik düşüncesine giden kapılardan biri tam olarak burada açılır. Güzel olan şeyleri saymak başka, güzelliğin ne olduğunu anlamak bambaşkadır. Bu ayrım, Platon’un “idea” anlayışı ile sanat arasındaki ilişkinin neden bu kadar önemli hâle geldiğini anlamamıza yardımcı olacaktır.

 

✦ “Güzel nedir?”

Bu soru, Platon’un felsefesinde yalnızca estetik bir tartışmanın konusu olmaktan çıkar; insanın varlık, bilgi, ahlak ve hakikatle kurduğu ilişkinin merkezine doğru ilerleyen bir sorgulamaya dönüşür. Çünkü “güzel” dediğimiz şeyi gerçekten anlamaya çalıştığımızda, aslında sadece neyi güzel bulduğumuzu değil, güzelliğin kendisinin ne olduğunu sormaya başlarız. Güzel olan şeylerin ardında, onları güzel kılan değişmez bir ölçüt var mıdır? Eğer varsa, bu ölçütü duyularımızla mı kavrarız, yoksa akıl yoluyla mı?

Platon’un güzellik anlayışını anlamak için tam da bu soruların peşinden gitmek gerekir. Çünkü onun için güzel, yalnızca göze hoş gelen ya da kulağa haz veren bir nitelik değildir. Güzellik, duyular dünyasının ötesine uzanan ve insanı daha yüksek bir gerçeklik anlayışına yöneltebilen felsefi bir kavramdır. Bu kavramın ilk duraklarından biri, Platon’un gençlik dönemine ait olduğu düşünülen diyaloglardan Büyük Hippias’tır. Bu eserde Platon, güzel kavramını doğrudan tanımlamak yerine, Sokrates’in sorgulamaları aracılığıyla onun ne olmadığını ortaya koymaya çalışır. Diyalog boyunca karşımıza çıkan tablo oldukça tanıdıktır: Sokrates sorar, karşısındaki kişi bildiğini düşündüğü cevabı verir ve ardından o cevabın sınırları, yeni sorularla görünür hâle gelir.

Çoğu Platon diyaloğunda olduğu gibi burada da başrolde Sokrates vardır. Ancak Sokrates’in tavrında dikkat çekici bir ironi bulunur. Kendisini çoğu zaman hiçbir şey bilmiyormuş gibi konumlandırır; karşısındaki kişinin bilgeliğini över, ondan kendisine öğretmesini ister ve ardından sorular sormaya başlar. İlk bakışta oldukça masum görünen bu yöntem, aslında düşüncenin kendi varsayımlarıyla yüzleşmesini sağlayan güçlü bir felsefi araçtır.

Sokrates, Hippias’tan güzelin ne olduğunu kendisine öğretmesini ister:

“Aziz dostum, daha düne kadar, birtakım konuşmalardaki bazı şeylere çirkin diyerek kusur bulur, diğerlerini güzel diye beğenirken adamın biri beni utanmazca sorguya çekerek şaşkına çevirdi. Sorduğu aşağı yukarı şöyle bir şeydi: ‘Söyle, Sokrates, ne tür şeylerin güzel, ne tür şeylerin çirkin olduğunu nereden biliyorsun? Güzelin ne olduğunu söyleyebilir misin bana?’ [...] Şimdi, dediğim gibi, tam zamanında geldin işte; güzelin ne olduğunu doyurucu bir biçimde öğret bana.”
(Büyük Hippias, 286c)

Sokrates’in burada yaptığı şey aslında oldukça inceliklidir. Gündelik hayatta “güzel” kelimesini kullanırken onun ne anlama geldiğini çoğu zaman sorgulamayız. Güzel bir yüz, güzel bir yapı, güzel bir davranış ya da güzel bir müzik deriz sadece. Fakat birimiz çıkıp da “Peki, güzel nedir?” diye sorduğunda, bir anda kelimenin kendisi problem hâline gelir. Hippias ise bu soruya cevap vermekte hiç zorlanmaz. Sokrates’in övgülerinden de cesaret alarak:

“Sokrates, gerçeği söylemem gerekirse derim ki, güzel bir genç kız güzeldir.” der.

Ne kadar yalın, değil mi?

Üstelik ilk bakışta oldukça makul bir cevap gibi de görünür. Güzel bir genç kız gerçekten de güzel olabilir. Fakat Sokrates’in sorusu tam olarak bunu sormamaktadır. O, güzel olan bir şeyi değil, o şeyin güzel olmasını mümkün kılan güzelliğin kendisini aramaktadır. İşte tartışmanın asıl düğüm noktası burada ortaya çıkar. Bir genç kız güzelse, güzel bir gökyüzü de güzel olabilir. Güzel bir eser, güzel bir davranış veya güzel bir yasa da öyle. Peki bütün bu birbirinden farklı şeylerin ortak noktası nedir? Onların hepsine “güzel” dememizi sağlayan şey nedir?

Sokrates’in aradığı cevap, tek tek güzel nesnelerin sıralanması değildir. Onun aradığı, bütün bu örneklerin ötesinde bulunan “Güzel’in kendisidir.” Bu nedenle Hippias’ın verdiği cevaplar her defasında yeni bir soruyla sınanır. Hippias daha sonra güzelliği; varlıklı ve sağlıklı olmak, onurlandırılmak, yaşlılık yıllarına erişebilmek ve iyi bir törenle gömülmek gibi şeylerle ilişkilendirir. Fakat Sokrates yine bir ayrıntının peşine düşer. İyi bir törenle gömülmek, yaşayanlar açısından güzel ve değerli kabul edilebilir; ancak aynı durum ölen kişinin çocukları açısından aynı anlamı taşımayabilir. Böylece “güzel” olarak tanımlanan şeyin kişiye, koşula veya bakış açısına göre değişebileceği ortaya çıkar.

Bu noktada Platon’un tartışmaya getirdiği temel mesele giderek belirginleşir: Eğer güzel olan şey kişiden kişiye, durumdan duruma değişiyorsa, güzelliğin kendisi hakkında nasıl genel ve değişmez bir bilgiye sahip olabiliriz?

Diyalog ilerledikçe, Hippias bu kez güzeli uygunluk üzerinden açıklamaya çalışır. Verdiği örnek oldukça gündeliktir: Toprak bir çömlekte pişirilen çorba için incir ağacından yapılmış bir kaşık, altın kaşıktan daha uygun olabilir; çünkü altın kaşık çömleğe zarar verebilirken incir ağacından yapılmış kaşık daha kullanışlıdır. Burada “uygun” olanın aynı zamanda “güzel” olup olmadığı tartışmaya açılır. Çünkü uygunluk her zaman güzelliğin kendisiyle aynı şey değildir. Bir şey uygun olduğu için güzel görünebilir; fakat uygunluk yalnızca güzel bir görünüş ortaya çıkaran araç ise, o zaman güzelliğin kendisini açıklamış olmayız. Dahası, uygun olanın bir şeyi olduğundan daha güzel göstermesi mümkünse, görünüş ile gerçeklik arasındaki ayrım yeniden karşımıza çıkar. Bu ayrım Platon açısından özellikle önemlidir. Çünkü onun felsefesinde duyularımızla algıladığımız görünüş ile hakikatin kendisi her zaman aynı değildir.

Hippias’ın bir sonraki tanımı ise güzeli yararlı ve faydalı olan ile özdeşleştirmeye yönelir (295e). Ancak Sokrates burada da yeni bir sorun ortaya koyar: Yararlı olan her şey gerçekten iyi midir? Kötü bir sonuca ulaşmak için de bir araç yararlı veya etkili olabilir. Eğer “güzel” yalnızca “yararlı” olanla eş anlamlıysa, bizi kötülüğe götüren yararlı bir şeyin de güzel kabul edilmesi gerekir. Oysa Platon’un düşüncesinde güzel ile iyi arasında böylesine basit bir ayrım kurulamaz. Güzellik, yalnızca bir amaca hizmet eden fayda ile açıklanabilecek bir kavram değildir. Burada tartışma estetikten ahlaka, ahlaktan ise metafiziğe doğru genişlemeye başlar. Hippias’ın bir başka önerisi ise belki de diyalogdaki en dikkat çekici tanımlardan biridir: “Güzel, görme ve işitme yoluyla haz veren şeydir.”

İlk bakışta bu tanım da oldukça ikna edici görünür. Güzel bir renk göze, güzel bir müzik kulağa haz verir. Ancak Sokrates’in soruları burada da tanımın sınırlarını ortaya çıkarır. Çünkü güzellik yalnızca görme ve işitme duyularımız aracılığıyla deneyimlediğimiz bir şey midir? Daha önemlisi, adalet, yasalar, gelenekler veya erdemli davranışlar da “güzel” olarak nitelendirilebilir. Fakat bunların güzelliğini yalnızca gözün veya kulağın verdiği hazla açıklayamayız.

Böylece “güzel” kavramı, duyusal hazdan daha geniş bir alana taşınır. Güzel olanı yalnızca göze hoş gelen veya kulağa haz veren şey olarak tanımlamak yeterli değildir. Çünkü güzellik, duyularla karşılaştığımız nesnelerin ötesinde, onların neden güzel olduğunu açıklamaya çalışan daha temel bir soruyu beraberinde getirir. İşte burada Platon’un felsefesindeki daha büyük mesele görünür hâle gelir: Güzel şeyler vardır; peki onları güzel yapan “Güzel” nedir?

Büyük Hippias bu soruya kesin bir cevap vererek sona ermez. Tam tersine, diyalog bir tür çıkmazla, aporia ile sonlanır. Fakat bu sonuç Platon açısından bir başarısızlık olarak görülmemelidir. Çünkü Sokratik sorgulamanın amacı her zaman hazır bir cevap vermek değildir. Bazen felsefi düşüncenin asıl kazanımı, bildiğimizi sandığımız şey hakkında artık eskisi kadar emin olmadığımız noktada başlar.

Ve belki de burada Platon’un güzellik düşüncesinin en önemli kapılarından biri aralanır. Güzel olan şeyleri saymak başka, güzelliğin ne olduğunu anlamak bambaşkadır. Tek tek güzel nesneler değişebilir, yok olabilir, yaşlanabilir veya farklı insanlara farklı görünebilir. Fakat Platon’un düşüncesinde asıl soru, bütün bu değişken örneklerin ardında onları “güzel” olarak kavramamızı sağlayan değişmez bir gerçekliğin bulunup bulunmadığıdır.

İşte bu soru, bizi Büyük Hippias’ın sınırlarından çıkararak Platon’un idea öğretisine ve özellikle de Güzel İdeası düşüncesine doğru götürür.

 

✦ Şölen’de Güzelliğin Ontolojisi: Sevgiden Doğan Güzel

Platon’un olgunluk dönemine geldiğimizde, “güzel” sorusunun sınırları daha da genişler. Şölen (Symposion) diyaloğunda güzellik artık yalnızca “güzel nedir?” sorusuna verilecek bir tanım meselesi değildir; güzelliğin varlıkla, bilgiyle ve insanın hakikate yönelişiyle ilişkisi tartışılmaya başlanır.

Diyalog, geleneksel olarak MÖ 416 yılı civarında, Atinalı ozan Agathon’un kazandığı bir şiir yarışmasının ardından evinde düzenlenen şölenin çevresinde gelişir. Toplantıda bulunan kişiler sırayla Eros, sevgi ve aşk üzerine konuşurlar. Her biri Eros’un ne olduğu, insana ne kazandırdığı ve insan yaşamındaki yerinin ne olduğu konusunda kendi düşüncesini ortaya koyar. Sokrates’in sırası geldiğinde ise alışılmış yönteminden farklı olarak, kendi düşüncelerini doğrudan ortaya koymak yerine kendisine bu konularda öğretide bulunmuş olan Diotima'nın sözlerini aktarır. Burada Platon’un düşüncesinde önemli bir dönüşüm gerçekleşir. Büyük Hippias’ta “Güzel nedir?” sorusu, farklı tanımların sınanması ve yetersiz bırakılması üzerinden ilerlerken, Şölen’de güzel kavramı artık insanın güzelliğe nasıl yöneldiği ve bu yönelişin onu nereye taşıdığı üzerinden ele alınır.

Diotima’ya göre Eros, yalnızca sahip olmak istediğimiz güzel bir nesneye karşı duyduğumuz basit bir arzu değildir. Sevgi, insanı kendisinin ötesindeki bir şeye yönelten, onda üretme, yaratma ve kalıcı olma isteği uyandıran bir güçtür. Nitekim Diotima, Eros’u “güzel içinde doğurma ve yaratma sevgisi” olarak tanımlar:

“Sevgi, doğurmanın, güzel içinde yaratmanın sevgisidir.”
(Şölen, 206e)


Bu ifade, Platon’un güzellik düşüncesini anlamak açısından oldukça önemlidir. Çünkü burada güzellik yalnızca seyredilen veya hayranlık duyulan bir şey olmaktan çıkar; insanı eyleme ve üretmeye yönelten bir güç hâline gelir.

Peki sevgi bizi güzele nasıl ulaştırır?

Diotima’nın anlatısında bu yolculuk bir anda gerçekleşmez. İnsan önce tek bir güzel bedene yönelir. O bedende karşılaştığı güzelliğin yalnızca o kişiye ait olmadığını fark ettiğinde, güzelliği başka bedenlerde de görmeye başlar. Böylece sevginin yöneldiği alan genişler: Bir bedenden bütün güzel bedenlere geçilir. Fakat yolculuk burada sona ermez. İnsan zamanla beden güzelliğinin geçici olduğunu, asıl değerli olanın ruhun güzelliği olduğunu fark eder. Böylece sevgi, bedenden ruha yönelir. Güzel bir ruha sahip olmanın, yalnızca güzel bir bedene sahip olmaktan daha değerli olduğu görülür. Ardından güzel ruhların taşıdığı erdemler, güzel davranışlar ve güzel düşünceler önem kazanmaya başlar.

Güzellik artık yalnızca duyularla algılanan bir nitelik değildir. İnsan, güzelliği eylemlerde, bilgilerde, düşüncelerde ve yaşam biçimlerinde aramaya başlar. Diotima’nın anlattığı bu yükseliş, insanın güzellik anlayışını giderek tek tek nesnelerden uzaklaştırır. Başlangıçta bir bedende gördüğümüz güzellik, zamanla bütün güzel bedenlerde; ardından ruhlarda, davranışlarda, bilgilerde ve nihayet bunların hepsinin ötesinde bulunan Güzel’in kendisinde aranır. Bu nedenle Eros, Platon’da yalnızca bir aşk duygusu değildir. İnsan, sevdiği şey aracılığıyla kendisini aşan bir güzelliğe yönelir. Sevgi burada bir tür yükseliş hareketidir: duyusal olandan düşünsel olana, tekil olandan evrensel olana, geçici olandan kalıcı olana doğru ilerleyen bir hareket. Ve bu yolculuğun sonunda Diotima, artık tek tek güzel şeylerden söz etmez. Karşımıza güzel’in kendisi çıkar:

“Bu güzellik artık hep var, doğumsuz, ölümsüz, artmaz, eksilmez bir güzelliktir; bir bakıma güzel, bir bakıma çirkin, bugün güzel, yarın çirkin, şuna göre güzel, buna göre çirkin, bir yerde güzel, bir yerde çirkin, kiminin gözünde güzel, kiminin gözünde çirkin bir güzellik değildir. Bir güzellik ki, kendini bir yüzle, elle, ayakla, bedene bağlı hiçbir şeyle göstermeyecek [...] Bütün güzellikler ondan pay alır; kendisi onların parlayıp sönmeleriyle ne artar, ne eksilir, ne de değişikliğe uğrar.”
(Şölen, 211a-b)

Burada Büyük Hippias ile Şölen arasındaki fark daha açık hâle gelir. Büyük Hippias’ta Sokrates, “güzel” kavramının ne olduğunu belirlemeye çalışırken verilen cevapların yetersizliğini ortaya koyuyordu. Şölen’de ise tartışma daha ileri bir noktaya taşınır: Güzel, tek tek güzel nesnelerden bağımsız, değişmeyen ve kendinde var olan bir gerçeklik olarak düşünülür. Başka bir ifadeyle, güzel olan şeyler değişebilir; güzellik ise değişmez. Güzel bir yüz zamanla bozulabilir, güzel bir meyve çüreyebilir, güzel bir nesne zarar görebilir. Ancak bunların güzel olarak kavranmasını mümkün kılan Güzel’in kendisi, bu değişimlerden etkilenmez.

İşte Platon’un güzellik anlayışının ontolojik boyutu tam burada ortaya çıkar. Duyular dünyasında karşılaştığımız güzel şeyler, güzelliğin kendisi değildir. Onlar, Güzel’den pay aldıkları ölçüde güzel olarak kavranırlar. Böylece güzellik, yalnızca bir beğeni meselesi olmaktan çıkar; varlık düzeninin daha yüksek bir düzeyine bağlanır. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Şölen’deki güzelliğe yükseliş, yalnızca soyut bir düşünceye ulaşmak anlamına gelmez. Diotima’nın anlatısında insan, başlangıçta duyusal güzellikten yola çıkar. Bu demek oluyor ki felsefi yolculuk, dünyadaki güzel şeyleri görmezden gelerek değil, onlarda bulunan güzellikten hareket ederek başlar.

Belki de Platon’un düşüncesinin en ilginç taraflarından biri burada ortaya çıkar: Duyular dünyası bütünüyle değersiz değildir. Asıl mesele, onunla yetinmemektir. Bir güzel beden, insanı güzelliğin kendisine götüren ilk basamak olabilir. Bir sanat eseri, bir şiir, bir müzik veya bir mimari yapı da benzer biçimde bizi yalnızca kendi görünüşüne bağlamak yerine, güzelliğin ne olduğu üzerine düşündürebilir.

Fakat tam bu noktada sanat açısından yeni ve daha zor bir soru ortaya çıkar: Eğer duyular dünyasında karşılaştığımız güzel şeyler, kendinde var olan Güzel’in yalnızca paylaşımlarıysa, sanatçı bu güzelliği yeniden temsil ettiğinde gerçekte ne yapmaktadır? Gerçekten yeni bir güzellik mi yaratır, yoksa zaten var olan bir görünüşü mü taklit eder?

İşte bu soru, bizi Platon’un sanat felsefesinin merkezindeki kavrama götürür: mimesis.

Sanatın güzellikle kurduğu ilişki, burada yeni bir probleme dönüşür. Çünkü sanatçı da tıpkı diğer insanlar gibi duyular dünyasında karşılaştığı gerçeklikten hareket eder. Bir ressam bir bedeni, bir manzarayı veya bir nesneyi resmederken onu yeniden üretir. Fakat eğer duyular dünyasındaki nesneler zaten değişmeyen gerçekliğin yalnızca bir görünüşüyse, sanatçının yaptığı taklit hakikate bizi yaklaştırmak yerine ondan daha da uzaklaştırıyor olabilir mi?

Platon’un sanat karşısındaki mesafeli tutumunu anlamak için artık bu sorunun peşinden gitmemiz gerekir. Güzelliğin kendisinden, güzel olan şeylere; güzel olan şeylerden ise onların sanat yoluyla yeniden üretilmesine uzanan bu çizgi, bizi doğrudan Platon’un mimesis anlayışına götürür.

 

✦ Sanatın Kopyası: Platon’un Mimetik Estetiği


Eğer güzellik duyular dünyasındaki tek tek nesnelerden ibaret değilse ve bu nesneler daha yüksek bir gerçeklikten, yani ideadan pay alıyorsa, sanatçının yaptığı şey tam olarak nedir? Bir ressam güzel bir yüzü resmettiğinde, bir heykeltıraş insan bedenini biçimlendirdiğinde ya da bir şair bir kahramanı anlattığında gerçekten yeni bir şey mi yaratır? Yoksa zaten var olan bir görünüşü yeniden mi üretir?

Platon’un sanat düşüncesinin en tartışmalı noktalarından biri tam da burada karşımıza çıkar. Onun sanat felsefesini anlamak için bilmemiz gereken temel kavram mimesis'tir. Yunanca mimēsis, en genel anlamıyla “taklit”, “öykünme” veya “benzetme” olarak çevrilebilir. Ancak Platon açısından mimesis, yalnızca bir şeyi olduğu gibi kopyalamak anlamına gelmez. Daha geniş anlamıyla, gerçeklikte var olan bir şeyin görünüşünü yeniden üretme eylemidir. Platon’un sanatçıya neden mesafeli yaklaştığını anlayabilmek için idea öğretisini yeniden hatırlamak gerekir.

Platon’un düşüncesinde duyularımızla algıladığımız dünya, değişen ve geçici şeylerden oluşur. Asıl gerçeklik ise değişmeyen idealar alanındadır. Dolayısıyla duyular dünyasındaki nesneler, ideaların eksik ve değişken görünümleridir. Sanatçı ise çoğu zaman bu duyular dünyasındaki nesneleri konu edinir. Burada zincir giderek uzar:

İdea → duyular dünyasındaki nesne → sanat eserindeki temsil. 

Platon’un Devlet diyaloğunda verdiği sedir örneği, bu düşünceyi oldukça anlaşılır hâle getirir.

Bir sedir düşünelim.

Her şeyden önce, Platon’un düşüncesi açısından “sedir”in ideası vardır. Bu, belirli bir marangozun yaptığı herhangi bir sedir değildir. Sedir olarak var olan bütün nesnelerin kendisine göre düşünülebileceği, değişmeyen biçimdir. Ardından marangoz gelir ve bu ideayı temel alarak duyular dünyasında gerçek bir sedir üretir. Artık dokunabileceğimiz, üzerine oturabileceğimiz ve kullanabileceğimiz somut bir nesne vardır. Son olarak ressam gelir ve bu sedirin resmini yapar. Ressamın yaptığı resim, artık sedirin kendisi değil, sedirin görünüşünün bir temsilidir. Böylece Platon’un ünlü ayrımı ortaya çıkar:

Sedir ideası → marangozun yaptığı sedir → ressamın yaptığı sedir resmi.

Platon’a göre marangoz, sedirin ideasına göre üretim yapar; ressam ise marangozun ürettiği nesnenin görünüşünü taklit eder. Bu nedenle sanat eseri, gerçeklikten doğrudan değil, gerçekliğin görünüşünden hareket eder. Sokrates’in Devlet’teki ifadesiyle sanatçı, yaptığı şeyin gerçekliğini değil, görünüşünü üretmektedir. Platon’un sanatçı ile zanaatçı arasında yaptığı ayrım önem kazanır. Marangoz, ürettiği sedirin nasıl yapılacağını bilir. Malzemeyi, işlevini ve üretim sürecini tanır. Sanatçı ise sedirin kendisini üretmez; onun görünüşünü temsil eder. Bu nedenle Platon açısından sanatçının sahip olduğu bilgi, zanaatçının sahip olduğu bilgiyle aynı değildir.

Bir ressam sediri çok gerçekçi bir biçimde resmedebilir. Hatta resme baktığımızda ahşabın dokusunu, biçimini ve ışığın yüzey üzerindeki etkisini bile görebiliriz. Fakat ressamın sedirin nasıl üretileceğini bilmesi gerekmez. Onun bildiği şey, sedirin nasıl göründüğüdür. İşte Platon için sorun tam da burada başlar.

Görünüşünü bilmek, şeyin kendisini bilmek midir?

Bu soru yalnızca resim sanatını ilgilendirmez. Şair, tragedya yazarı, heykeltıraş ve diğer sanatçılar da benzer bir problemle karşı karşıyadır. Sanatçı, çoğu zaman hakkında eser verdiği şeyin hakikatine ilişkin gerçek bir bilgiye sahip olmadan, onun görünüşünü ve insanlar üzerindeki etkisini taklit edebilir. Platon’un sanatçıya yönelik eleştirisinin temelinde bu bilgi problemi bulunur. Bir ressam doktorun resmini yapabilir. Doktor gibi görünebilir, doktorun kullandığı araçları resmedebilir, hatta onu son derece ikna edici biçimde betimleyebilir. Fakat bu durum ressamın tıp bilgisine sahip olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir şair cesaret, adalet veya savaş hakkında etkileyici dizeler yazabilir; ancak bunları güzel bir biçimde anlatabilmesi, söz konusu kavramların hakikatini bildiğini göstermeyebilir.

Platon açısından sanatçının tehlikesi de burada ortaya çıkar: Sanat, bilgiye sahip olmadan bilgi sahibiymiş gibi görünmenin mümkün olduğu bir alan yaratabilir. Bu nedenle sanatın yalnızca gerçeklikten uzak olması değil, aynı zamanda gerçeklik bilgisine sahipmiş izlenimi vermesi Platon için daha büyük bir problemdir. Üstelik mesele yalnızca sanatçının ne bildiği değildir. Sanat eserinin izleyici üzerinde yarattığı etki de Platon’u kaygılandırır. Çünkü sanat yalnızca bir şeyi göstermez; aynı zamanda onu duygusal olarak etkileyici hâle getirir. Bir tragedya sahnesinde acı çeken bir karakteri izlediğimizde yalnızca onun yaşadıklarını anlamayız; onun acısına ortak olur, korkar, üzülür, öfkeleniriz. Şiir, müzik ve tiyatro, insan ruhunun özellikle duygusal tarafına doğrudan ulaşabilir. Tam da bu nedenle Platon’un sanat eleştirisi estetikle sınırlı değildir. Onun için asıl soru şudur:

Bir sanat eseri insan ruhuna ne yapar?

Bu soru, Devlet’te sanatın neden yalnızca estetik bir mesele olmaktan çıktığını açıklar. Platon, ideal devletin nasıl olması gerektiğini tartışırken eğitimin, ahlakın ve sanatın insan karakterinin oluşumundaki etkisini de ele alır. Çünkü ona göre insanın neyi dinlediği, neyi izlediği ve neye hayranlık duyduğu, zamanla onun ruhunu ve karakterini şekillendirebilir. Bu nedenle özellikle tragedya ve şiir gibi güçlü duygusal etki yaratan sanat biçimleri Platon açısından dikkatle ele alınmalıdır. Sanat, insanı hakikate ve erdeme yöneltebileceği gibi, eğer yanlış şeyleri yüceltiyor veya taklit ediyorsa insanın ruhundaki ölçüsüz duyguları da besleyebilir. Platon’un sanat karşısındaki tavrının neden zaman zaman oldukça sert göründüğünü anlayabiliriz.

Onun için mesele “Sanat güzel midir?” sorusu değildir. Mesele “Sanat insanı nereye götürüyor?” sorusudur.

Eğer sanat hakikatin bilgisine değil yalnızca görünüşüne dayanıyorsa ve insanın aklı yerine tutkularına hitap ediyorsa, ideal bir toplumda sanatın sınırsız biçimde var olmasına izin verilebilir mi? Platon’un Devlet’te sanat üzerine yürüttüğü tartışma tam olarak bu soruya yönelir. Ancak burada Platon’u yalnızca “sanata karşı olan filozof” şeklinde okumak da yanıltıcı olur. Çünkü onun problemi sanatın varlığı değil, sanatın hakikat, bilgi ve ruh üzerindeki etkisidir. Nitekim Platon’un kendi eserlerinin büyük bölümünü diyalog biçiminde yazmış olması bile onun sözün, anlatının ve temsilin gücünü ne kadar ciddiye aldığını gösterir. Dolayısıyla Platon’un sanat eleştirisini derin bir sorunun parçası olarak görmek gerekir:

Sanat hakikati gösterebilir mi?

Eğer gösterebiliyorsa, bunu nasıl yapar?

Eğer yalnızca görünüşü taklit ediyorsa, bizi hakikate yaklaştırmak yerine ondan uzaklaştırır mı?

Ve belki de en önemlisi: Güzel olan her şey hakikate götürür mü?

Bu sorular, Şölen’de güzelliğe doğru çekilen insanın yolculuğuyla Devlet’te sanatın taklit olarak sorgulanması arasındaki gerilimi ortaya koyar. Bir tarafta insanı duyusal güzellikten daha yüksek bir güzelliğe taşıyan Eros vardır; diğer tarafta görünüşleri yeniden üreten ve insanı hakikatten uzaklaştırma ihtimali taşıyan mimesis.

Platon’un sanat karşısındaki mesafesinin temelinde aslında sanata duyduğu basit bir karşıtlık değil, hakikat anlayışı vardır. Eğer gerçek olan duyularımızla algıladığımız dünyanın ötesinde bulunuyorsa, sanatın yalnızca bu dünyayı taklit etmesi onu hakikatten uzaklaştıran bir etkinliğe dönüştürür. Böylece sanat, yalnızca estetik bir mesele olmaktan çıkar; bilgi, gerçeklik ve insan ruhunun yönelimiyle doğrudan ilişkili bir felsefi probleme dönüşür. Fakat burada Platon’un güzellik anlayışıyla ilgili bütün sorularımızı cevaplamış olmuyoruz.

Çünkü Platon için güzel olan yalnızca taklit edilen ya da duyularla algılanan bir şey değildir. Bazen bir bedende, bazen bir ruhta, bazen bir düşüncede, bazen de bütünüyle başka bir düzende karşımıza çıkar. Peki bütün bu farklı şeyleri bir araya getiren nedir?

Belki de asıl soru hâlâ ilk sorduğumuz sorudur:

Güzel nedir?

Bu sorunun peşinden gitmeye devam ettiğimizde, Platon’un güzellik anlayışının sandığımızdan çok daha farklı bir yüzüyle karşılaşacağız.

Devamı ikinci bölümde…

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın