Obsession’dan Training Season’a: Kader Sandığımız Şeyler

Obsession’dan Training Season’a: Kader Sandığımız Şeyler
0 Beğen
0 Yorum

Bear, Nikki’nin onu sevmesini istediğinde aslında bir aşk hikâyesi başlatmadı; birinin iradesine kendi arzusunu yazdı. Belki de Obsession’ı bu kadar rahatsız edici yapan şey tam olarak bu: Bazen birini gerçekten istemekle, onun bizi istemesini istemek arasındaki farkı unutuyoruz. Sonra rüya gibi düğünüyle, tutkuyla baktığımız ilişkisiyle Dua Lipa çıkıp Training Season diyerek başka bir ihtimali hatırlattı: Belki mesele artık birinin bizi seçmesi değil, bizim kimi seçeceğimizi öğrenmemizdir.

Aslına bakarsak hem şarkıda hem filmde bir “manifest”, bir “dilek” söz konusu. İkisinde de insan, hayatındaki aşkın nasıl olması gerektiğine dair bir şey diliyor. Ama belki de asıl mesele, ne dilediğimizden çok, dileğimizin başka bir insanın iradesine ne kadar dokunduğu.

Acaba Bear gerçekten “doğru”, hatta kusursuz bir dilek dileseydi, Nikki ile Dua ve Callum’un sahip olduğu şeye sahip olabilir miydi? Yoksa o ihtimal yalnızca Dua’nın dileğine yetecek kadar mı vardı? Belki de iki dilek arasındaki fark, Bear’ın Nikki’nin duygularına müdahale etmesinin yanında Dua’nın sadece karşısındaki insandan beklediklerini sıralayıp kendi “training season”ının bittiğini duyurmasıydı.

Biri “Beni sev.” dedi. Diğeri ise “Beni sevebilecek kişi değilsen, artık seni beklemiyorum.”

Belki de manifest etmek, evrene kimi göndereceğini söylemek değil; geldiğinde kimi kabul edeceğini bilmektir.

Dua açık açık kendi kriterlerini sıralıyor. Nasıl birine ihtiyacı olduğunu, nasıl hissetmek istediğini söylüyor. Yani aslında karşısındaki insanın duygularını değiştirmeye çalışmıyor; kendi istediği ilişkinin çerçevesini çiziyor. Üstelik bunu sadece kendine saklamıyor, binlerce insanın önünde yüksek sesle söylüyor. Biz de ister istemez “Acaba doğru manifest gerçekten işe yarıyor mu?” diye düşünmeye başlıyoruz.

Burada Bear’ın hikâyesini tekrar düşünmek ilginç geliyor. Acaba Bear, Dua Lipa’nın Training Season’ını bilseydi ne olurdu? Nikki’nin onu sevmesini dilemek yerine, nasıl birini istediğini dilemiş olsaydı hikâye nasıl değişirdi? Belki Nikki hiç olmayacaktı. Belki başka birini görecektik. Hatta belki filmin baş karakteri bile Sarah olacaktı.

Çünkü iki hikâyede de bir dilek var ama biri “beni sev” derken, diğeri “ben böyle sevilmek istiyorum” diyor. Ve sanırım aradaki fark tam olarak burada.

Ama tam burada iş biraz daha garipleşiyor. Çünkü Dua’nın tarif ettiği ilişkiyi “doğru ilişki” olarak kabul etmek de aslında başka bir çeşit manifest değil mi? Ve biz bu manifestin bize iyi geleceğine tamamen inanıyoruz değil mi? Tutku, derinlik, güven, fiziksel yakınlık, ruhuna dokunmak… Peki bize iyi gelecek şeylerin bunlar olduğuna karar veren kişi kim? Tüm bu kriterler hepimize uyuyor mu?

Ha, yalan söylemeyeceğim. Şarkıya sosyal medyada her denk gelişimde gözlerimi kapatıp manifest yapmaya başlıyor muyum? Kocaman bir evet. Dua’nın balayı fotoğraflarına bakıp “Allah’ım bize de nasip et” diyor muyum? Ona da evet. Ama bu yazının tek hayat dersi olacaksa o da şu olsun: Birisi bir şeyi dileyip mutlu oldu diye, aynı şeyi dilediğinizde sizin de aynı sona ulaşacağınızı düşünmeyin. Biraz sorgulayın, biraz kendi kriterlerinizi düşünün, hatta belki Dua’nın kriterlerini bile sorgulayın sevgili okurlarım. Hayat dersimizi de aldığımıza göre yazıya devam edebiliriz.

Ve belki de Training Season’ı bu kadar kolay bir “green flag manifest” olarak görmemizin sebebi de tam olarak bu. Dua’nın istediği adamı gerçekten bulduğunu biliyoruz. Klipteki Callum, şarkının anlattığı adam, o rüya gibi düğün… Hepsi bize “Bakın, dileğinizi böyle dile getirin ve sonunda bunu yaşayın” diyor. Obsession ise aynı fikri alıp çok daha rahatsız edici bir yere taşıyor. Çünkü bu kez dileğin gerçekleşmesi için başka birinin duygularını değiştirmek gerekiyor. Bear'ın dileği, Nikki'nin onu dünyadaki herkesten (veya her şeyden) çok sevmesi. Öyle ya da böyle sevsin değil sadece sevsin. Sevgisinin şekli pek de önemli değil. 

Yine de aradaki fark sadece “biri kötü, biri iyi” kadar basit değil. İkisi de hayatımızdaki aşkın nasıl olmasını istediğimize dair bir senaryo yazıyor. Biri bu senaryoya başka bir insanın duygularını da dahil ediyor, diğeri ise kendi beklentilerini ortaya koyuyor. Belki de dileği mistik yapan şey tam olarak bu: Ne istediğimizi söyleyebiliyoruz ama o dileğin karşısına çıkacak kişinin ne isteyeceğini yazamıyoruz. O kısmı hâlâ biraz kader, biraz tesadüf, biraz da bizim kontrolümüzün dışında.

Peki ya bazı karşılaşmalar gerçekten manifest ettiğimiz için mi oluyor, yoksa biz sonradan olanları manifestimizin sonucu olarak mı yorumluyoruz?

Peki ya bazı karşılaşmalar gerçekten manifest ettiğimiz için mi oluyor, yoksa biz sonradan olanları manifestimizin sonucu olarak mı yorumluyoruz? Çünkü insan zihni biraz farklı, filtreli çalışıyor; bir şeyi uzun süre -hatta uzun süre düşünmemize bile gerek yok- düşündüğümüzde, sonra hayatımızda ona benzeyen en ufak bir şey olduğunda bile “işte bu” diyoruz. Manifest defterine yazdığımız, vision boardlarımıza eklediğimiz bir özellik, bir gün tanıştığımız birinin ağzından çıkıyor, mesela "Sushiyi seven biri olsun çünkü ben çok severim" diyoruz ve sushiyi seven biriyle tanışıyoruz sonra da bunu evrenden gelen küçük bir mesaj olarak görüyoruz. Halbuki belki de o özelliği o kadar çok düşündüğümüz için artık onu fark etmeye başlamışızdır. Ama aynı anda hayatımıza giren ve bizim kriterlerimize uymayan on kişiyi muhtemelen hatırlamıyoruz bile. Belki de manifestin gücü biraz burada: Evreni değiştirmekten çok, bizim neye baktığımızı değiştirmesinde.

Ama tabii ki bunu söyleyince bütün büyüyü de bozmak istemiyorum. Çünkü bazen bir şeyi dilemenin, onu hayatımızda daha görünür hâle getirdiğine inanmak hoşuma da gitmiyor değil. Belki gerçekten evrene sipariş vermiyoruzdur. Ama bakış açımız farklılaşıyor, sadece kırmızı arabaları görüyoruz. “Ben böyle bir ilişki istiyorum” dediğimizde, karşımıza çıkan herkesi o ilişkinin adayı olarak görmek yerine, kimin gerçekten buna uyduğunu daha kolay ayırt ediyor olabiliriz.  “Bunu diledim, oldu.” diyoruz ama kimse “Bunu diledim, olmadı ve hayatım gayet normal devam etti” demiyoruz. Kimse tutmayan manifestlerini estetik bir müzik eşliğinde paylaşmıyor. Dolayısıyla elimizde hep gerçekleşmiş dileklerin hikâyeleri kalıyor. Belki de bu yüzden Dua’nın hikâyesi bize çok ikna edici geliyor. Kadın dileğini söyledi, sonra gerçekten o hayatı yaşadı. Biz de doğal olarak aradaki nedenselliği kuruyoruz.

Yine de Dua’nın balayı fotoğraflarına bakıp “Allah’ım bize de nasip et” demeye devam edeceğim, orası ayrı.

Belki de manifestin en ilginç tarafı, gerçekten işe yarayıp yaramadığını hiçbir zaman tam olarak bilemeyecek olmamız. Çünkü gerçekleştiğinde “ben bunu zaten dilemiştim” diyebiliyoruz; gerçekleşmediğinde ise hayat devam ediyor. İkisinin arasındaki o boşlukta da biraz psikoloji, biraz tesadüf, biraz seçim hangisini kabul edersek o var.

Ve galiba Obsession ile Training Seasonı yan yana koyunca beni en çok düşündüren şey de bu: Bir dileğin gerçekleşmesiyle, gerçekleştiğine inanmak arasında ne kadar fark var?

Belki siz de şimdi kendi manifest defterinizi açıp ne yazdığınızı düşünüyorsunuzdur. Belki de çoktan bir şarkıyı açıp gözlerinizi kapattınız bile. Ben şahsen Training Season çalmaya başladığında hâlâ dilek dilemeye devam edeceğim çünkü o tarz bir adam, böyle bir aşk fena olmazdı. Bunun gerçekten evrenle bir ilgisi var mı, yok mu bilmiyorum. Ama insanın ne istediğini kendine yüksek sesle söylemesinin de küçümsenecek bir şey olduğunu düşünmüyorum.

O yüzden siz yine dileyin. Listenizi yapın, vision board’unuzu hazırlayın, kırmızı arabaları görmeye devam edin. Ama dikkat edin sonunuz Bear gibi olmasın. Başkalarının değil kendi hislerinize, istediklerinize odaklanın. Bir de mistik bir dükkanda "One Wish Willow" gibi bir şey görürseniz bence koşarak uzaklaşın. 

Gerisini biraz Dua Lipa’ya, biraz evrene, biraz da tesadüflere bırakalım. :)

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın