"Roman Kahramanlarının Sinemaya Uyarlanmaları Üzerine" içeriği bir seri olarak tasarlanmıştır. Bu seride pek çok romanın sinemaya uyarlanmış yapımlarını ele alacağım. Esasında tartışmaya çok açık gibi görünen bir tartışma konusudur bu: Sinema mı edebiyat mı? Ne var ki bu tartışma konusu, mevcut sanat dallarına bir getirisi olabilecek entelektüel tartışma olmaktan uzak olacaktır. Sinemanın sunduğu alan kolektiftir, edebiyat ise daha yalnız bir alana sahiptir, buna ihtiyaç duyar. Yani asıl soru şudur: Peki ya uyarlama? İşte bu seride amaçlanan da tam olarak bu noktadır. Uyarlama bir esere mutlak bir doğru niteliğinde kusursuz bir karakter tasvir edilmeli gibi yaklaşılır. Bu anlamda Anna Karenina gibi birden çok defa sinemaya uyarlanmış bir eser ile bu konuyu ele almaya çalışacağım.
Uyarlama filmlerin tamamı "Anna Karenina" adıyla gösterilmiştir.
- Clarence Brown'ın yönettiği (1935) Anna'yı, Greta Garbo'nun oynadığı
- Fransız yönetmen Julien Duvivier'nin yönettiği (1948) Anna'yı, Vivien Leigh'in oynadığı
- SSCB döneminde Aleksandr Zarkhi'nin yönettiği (1967) Anna'yı, Tatyana Samoylova'nın oynadığı
- Bernard Rose'un yönettiği (1997), Anna'yı, Sophie Marceau'nun oynadığı
- Joe Wright'ın yönettiği (2012), Anna'yı, Keira Knightley'nin oynadığı
Aleksey Aleksandroviç Karenin ve Vronski
Hikâyemizde Anna Karenina, son derece güçlü ve statü sahibi bir adamla evlidir ve sekiz yaşında bir oğlu olan seçkin bir kadındır. Petersburg'dan Moskova'ya ağabeyinin mutsuz giden evliliğine çözüm olmak amacıyla ziyareti sırada Vronski ile tanışır. Birbirlerinden hoşlanırlar. İlk başta her ikisi içinde tanıdık bir hissiyattır; Anna görkemli bir kadındır, çevresi tarafından etki uyandıran bir cazibeye sahiptir. Vronski ise gözde bir subaydır. İkisi de olayların gidişatında terslik olduğunun bilincindedirler. Lakin bu tersliğin, tersliğin ötesinde sıradanlıktan uzakta olduğunu öngöremezler. Aralarındaki bağın olumsuz sonuçlar doğuracağı gün gibi ortadadır, buna rağmen artık görmezden gelinemez bir hale bürünmüştür. Moskova'da trenden indikleri sırada Aleksey Aleksandroviç'i görürler. İlk defa üçü bir aradadır ve ortamdaki gerginlik kendisini hissettirir düzeydedir. Anna, olanları görmezden gelmeye çalışsa da artık dünyayı farklı görmektedir. Onun algısında pek çok şey değişime uğramış ve yer değiştirmiştir. Herhangi bir 'değere' karşı sorgulayıcı olmuştur: Ahlaki yaklaşımların insan üzerindeki etkilerini, oğlunun eskisi kadar sevimli gelmemesini, Aleksey Aleksandroviç ile olan evliliğinde mutlu olup olmadığını, Vronski ile tanışmadan öncede evliliğinde hiç mutluluğu yanı başında hissedip hissetmediğini sorgulamaktadır. Bu sorgulamalar ışığında, Anna'nın en yoğun duygusal anında belki de cesurca kararlar verebilmesine onu iten en büyük etken Aleksey Aleksandroviç'in karakteridir. Aleksandroviç, duygu kontrolü çok yoğun bir karakterdir, olağanüstü durumlar hariç, duygusal anlamda katı tepkilerin benliğine işlediği bir adamın tasviridir. Ne yazık ki, Vronski-Aleksandroviç karakterleri sinemada ikisinin birden mükemmel olduğu bir oyunculuk barındıran yapım, kanımca yoktur. 1997 yapımı filmde Vronski'yi canlandıran, The Lord of the Rings ve Game of Thrones yapımlarından aşina olduğumuz Sean Bean yer alırken, diğer filmlere kıyasla en iyi Vronski perfonmasını sunuyor bizlere. 2012 yapımı filmde ise Jude Law'ın donuk tavrıyla en iyi Aleksandroviç performansı sergilendiği fark edilebilir düzeydedir.Levin ve Kiti İlişkisi Üzerine Düşünceler
Levin, romanda kilit ve ana karakterlerden birisi iken filmlerde nispeten yan karakter olmuştur. Bunu biraz kırabilen 2012 yapımı Levin'i Domhnall Gleeson'un canlandırdığı film olmuştur. Levin ve Kiti'nin ilişkisi aralarında aşk olup olmaması açısından tartışmalı bir konudur. Zweig'a göreyse bu konu Tolstoy'u anlamak adına öncelikli ve önemlidir. " Olgunluk dönemindeki Tolstoy, yaşamın sadece şairi değil yargıcıdır da aynı zamanda. Bu amaca uygun, bu fikre bağlı eğilimi Anna Karenina'da hissedilir. Gerçi burada henüz belirsiz ve bilinçsiz olsa da ahlaki olmayandan ayrılmıştır. Vronski ve Anna Karenina şehvet düşkünü bu inançsızlar ve tutkularının bencilliğine kapılmış bu insanlar 'cezalandırılırlar' ve ruhun huzursuzluğunun arafına atılırlar, Kiti ve Levin ise ruhlarını arındırarak yücelirler; ilk kez burada, o zamana kadar tarafsız olan yazar, kendi yarattığı kahramanlarının karşısında ya da yanında yer almaya başlar; çünkü başvuracağı bir merci vardır; ahlak. Ve öğretici kitap gibi inancın yasalarının altını çizme eğilimi, ünlem ve tırnak işaretleriyle yazma eğilimi, bu inatçı ikincil amaç, gittikçe sabırsızca ortaya çıkar." (Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar-Stefan Zweig) Bu argüman oldukça çarpıcı ve tartışmaya açıktır. Ahlak kılıcını Anna Karenina'ya doğrultan bir Tolstoy olduğu kabul edilebilir olsa da, Levin ve Kiti ilişkisinin tutkudan bir nebze yoksun olduğu da bir gerçek gibi görünebilir. Bu anlamda bu konuyu sizlere bırakıyorum.Anna Karenina'nın İntiharı ve Sonrası
Hikâyenin sonunda Anna kendisini trenin altına atarak intihar eder. Filmlerde bu olay daha somut nedenlere dayandırılmıştır. Romanda ise yoruma izin verilir düzeyde bir anlatı barındırır. Anna Karenina'nın yazıldığı döneme bakıldığında Rusya, birçok açıdan siyasetin günlük hayata entegre olduğu bir düzendeydi. Dostoyevski tarafından 'apolitik' tavrı nedeniyle sıkça eleştirilen Tolstoy, Anna Karenina'da bunu daha çok siyaset felsefi üzerinden kırmaya başladığı gözlenebilir. Anna'nın intiharı, Vronski ile Anna'nın ilk defa karşılaştıkları günde yaşanan bir olaya götürür bizleri. Tren garında bir işçinin raylarda yaşanan bir kazaya tanıklık etmeleri Anna'yı uzunca bir süre etkilemişti. Bir aristokrat olan Anna'nın işçi sınıfından birisiyle aynı ölümü yaşaması elbette (yazıldığı dönem düşünüldüğünde) vurucudur. Romandaki üç ölümü Tolstoy'un bakışıyla değerlendirirsek, romanın başındaki işçinin ölümü, sonrasında Levin'in cesur ağabeyi Nikolay'ın ölümü. Son olarak aristokrasinin tüm ikiyüzlülüğünü benliğinde hisseden Anna'nın ölümü. Levin'e gelirsek, sade bir yaşam tercih ederek mutlu bir yaşamanın yolunu buldu denilebilir. Levin üzerinden Tolstoy oldukça yergiye maruz da kalmıştır. Söz konusu Tolstoy gibi bir ustanın başyapıtı olunca söylenecek ve tartışılacak çok konu olması kaçınılmaz oluyor. Hiç şüphesiz sinema için de durum böyledir. Kaynak:- Tolstoy L.N. Anna Karenina İletişim Yayınları
- Stefan Zweig Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar İş Bankası Yayınları
- Psikesinema Dergisi 24.sayı (Banu Bülbül'ün yazısı referans alınarak hazırlanmıştır.)
Yorum Bırakın