ABD’de İlk Irkçı Temas: DTLA

ABD’de İlk Irkçı Temas: DTLA
0 Beğen
0 Yorum

Nisan’ın 2’si, bir Perşembe akşamıydı, Downtown Los Angeles Art Night için kayıt yaptıran ve DTLAAN’ın duyurduğu galerileri geziyordum. ABD’de sık rastladığım bir uygulama olan art night/walk, şehirlerin sanat konseyleri ya da gönüllü organizasyonların planladığı, yürünebilir bir bölgede yer alan galerilerin, mevcut ve/veya pop–up sergileri izleyici ile buluşturdukları, sanat ve eğlence alanında keyifli etkinlikler bütünü.

Sadece galeriler değil, restoran, kafe, dövme/yoga/sağlık stüdyoları, mağazalar da bu etkinliklerde yer alabiliyor. Normalde sanatsal faaliyet yürütmeyen kurumlar da, açık çağrı yapmak gibi yöntemlerle sanatçıların yapıtlarını, bir süre için duvarlarında görünür kılıyorlar. Üretim hacminin yüksek olduğu lokasyonlar için oldukça sağlıklı bir dayanışma konsepti.

Bu ayki programa [bir kısmı son ana kadar kurulumu tamamlayamamış veya ziyarete tamamen kapalı görünen] 61 işletme kayıt yaptırmış, ilgili sosyal medya ve websitelerinden duyurulmuştu. Açılış saati işletmeye göre 16:00–18:00 arası değişmekler birlikte, bazı galeriler erken saatlerden itibaren ziyaretçi girişine izin verirken, bazıları son dakikaya kadar kurulumla uğraşıyorlardı. Daha gezmeye başlayalı 10 galeri bile olmamıştı ki, W 8th St’de, ABD’de karşılaştığım ilk ırkçı deneyimi yaşadım.

Avrupa seyahatlerimde nereden geldiğim sorulduğunda ve Türkiye cevabı verdiğimde, defalarca "Türk'e hiç benzemiyorsun" yorumuyla karşılaşmıştım. Yine de, sosyoloji/felsefe arka planım dahil olduğunda bile, bu yorumu [mikro seviyede dahi] ırkçılık olarak sınıflandırmadım, sınıflandıranları düzelttim. Zira kalıp yargıların oluşmasının mutlaka sebepleri vardı. Avrupalıların yaşadığı deneyim, oraya önceki kuşaklarda göçen Türklerin; bölgeye entegrasyon motivasyonu taşımamaları, kurallara uymamaları, hemşerilerini kayırmaları, dil öğrenmeye isteksizlikleri ve taşındıkları kültüre saygısızlıkları ile sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla Avrupalılar İngilizce veya yabancı bir dil konuşan, cümle kurabilen, çevresine saygılı, batı standardında davranabilen kişilere rastlayınca, onların Türk olduklarına inanamıyorlardı. Tarihsel bağlam düşünüldüğünde, gayet anlaşılır, zamanla düzelebilecek bir yorumdu.

Formu sertleşen ve tahammülsüzleşen biçimlerde, 2002 ve 2016’de İngiltere’ye yaptığım seyahatlerde, biri açıkça yabancı düşmanlığı motivasyonlu fiziksel saldırı, diğeri stereotip temelli ayrımcılık olmak üzere iki kez bu tatsız deneyime maruz kalmıştım.

Ancak çoğu insanın başına gelmeyecek biçimde, 38 yaşıma/2026’ya kadar kimse, kafatası ölçümden bahsetmemişti. Şu hikayeyi doğup büyüdüğüm Türkiye’yi kapsayan Ortadoğu’da anlatsam, iletişim zaten aşırı miktarda toksik unsurlar içerdiğinden, yaşananlara ancak ‘sataşma’ denilip geçilirdi. Ancak ABD ve Avrupa gibi birinci dünya konumlarında bu dil, kabul edilemez ırkçılık kategorisine dahil ediliyor.

Los Angeles’a ilk geldiğimde Amerikalı ve Ermeni asıllı arkadaşlarım, bazı bölgelerde fanatik Ermeni söylemlere maruz kalabileceğim ve dikkatli olmam konusunda beni uyarmıştı. Zira 1980 sonlarına kadar dünyanın her yerinde Türkleri hedef alan ASALA terör örgütü, ilk suikastlerini bu bölgede gerçekleştirmiş, 1973 ve 1982’de Türk başkonsolos ve konsoloslarını öldürmüştü.

Biri LA’de olmak üzere ABD’de geçirdiğim toplam dört yılda, hiçbir ayrımcı/ırkçı söyleme maruz kalmamıştım, o güne kadar. Bu süre zarfında birkaç kez kimliğim tahmin edilmeye çalışılmış, tahminler genellikle Pers, Yunan ya da Ermeni olduğumun sorulmasıyla ilerlemişti. Bölge genetiği birbirine çok yakın olduğundan [+ konuşma dostane bağlam içerdiğinden], ve Avrupa’da bu tarz sorulara pek alerji göstermediğimizden, can sıkıcı boyutta deneyimler yaşanmamıştı. LA’de tanıştığım sanatçı/yazar Ermeni arkadaşlarımla da son derece sıcak ve rahat diyaloglarımız geçmişti. Zaten ırkçı bir deneyimi en azından [ABD’nin en ilerici eyaleti olarak bahsedilen] Kaliforniya’da ve/veya sanat camiasında yaşayacağım hiç aklıma gelmemişti.

Galeriyi daha önce de önünden geçerken görmüş, camı çok kirli ve içerisi aşırı dağınık göründüğünden kapalı olduğunu düşünüp hiç girmemiştim. Bu sefer Art Night kapsamında YouTube kanalım için de videosunu çekerek veritabanıma ekleme fırsatım vardı. Öyle yaptım, vasat da olsa çeşitli çalışmaları daha sonra verdiğim derslerde örnek olarak kullanabilmek için her türlü sanat içeriğine yer vermeye çalışıyordum.

Girdiğimde iki kişi konuşuyordu, o sırada yapıtlara baktım. Konuşanlardan biri çıktı, diğeri bana yaklaştı. İsmimi, nereden geldiğimi sordu, söyledim. "Adın Türk adı gibi değil, sen de öyle görünmüyorsun, Türklerin gözleri çekik olur, Moğollar gibi" dedi gözlerini elleriyle kısıp göstererek. "Milliyet, kültürel ve dil temellidir" dedim, bahsettiği etnik kalıpların dahi 1920 model olduğunu söyleyerek. Orta Asya [Turkic] devletlerde yaşayanları kastettiğini düşündüm, ancak Ermenilerin iletişimi daha çok Anadolu Türkleri ile olmuştu. O an hatırladım, Ermenistan eğitim sisteminde erken yaşlardan itibaren anti–Türk söylemler, barbarlık ve Orta Asya sonrası işgal anlatılarıyla şekilleniyordu. Şüphesiz bu deneyimin en garip kısmı, başımın arkasına bakmak için eğilerek “Türklerin kafatası böyle olmaz” demesiydi. Amerikalı arkadaşlarıma anlattığımda ciddi ciddi benim için üzüldüler ama sonrasında “Irkçılığın bile eski usûl/gerici söylemini kullanmış” dediklerinde gülüştük.

Halihazırda Türk kimliği, kendimi tanımlamak için kullandığım ya da aidiyetimi biçimlendiren bir unsur olmaktan çıkalı çok zaman olmuştu. Sonunu nasıl hayal ediyordu bilmesem de, beni kışkırtmak istediğinden emindim. Bir söz vardır, "Aptalla tartıştığınızda, aptalın kim olduğu belli olmaz". Zaten her uyuşmadığınız fikri ya da cehaleti de, sınırsız zaman harcayarak düzeltemezsiniz. Uyuşmadığınız fikirlerle üretilmiş yazılar da, eserler de her zaman var olacaktır.

Heykel, resim, yerleştirme, baskı, video, fotoğraf medyumlarında çalıştığım ve Türkiye’de sanatım ile kitaplarımın defaatle sansürlendiği konusu geçince, Türkiye’den Bedri diye bir sanatçıyı [eski bir sergisini] bildiğini söyledi. Bedri Baykam olup olmadığını sorduğumda onayladı, dört eserimin onun koleksiyonunda olduğunu söyledim. Türk sanatı diye bir şey olmadığını iddia etti, bunu Google’a sormasını söyledim. Özellikle imparatorluk geleneği ile karıştığından ayrıştırmak zor olsa da [veya beğenmeseniz de] ‘öyle bir şey’ vardı. Zira sanatı milliyet merkezli yapmadığımız için, bu çeşit isimlendirmelerle başlıklandırmıyorduk.

Sanat yürüyüşündeki diğer sergileri gezmek için çıkacağımı söylediğimde, eserlerimden görmek istediğini söyledi. Buna vaktimin olmadığını belirtip ona kartvizitimi verdim, web sitemden bakabileceğini söyleyerek. Detaylı sorular sormaya başladı, ABD’ye nasıl taşındığım, hangi semtte ve hatta spesifik olarak nerede yaşadığım gibi. Birçoğuna cevap vermedim, güven sorunu ve aramızdaki yetersiz mesafeden aldığım çirkin soğan kokusunun rahatsızlığıyla.

Çıkışa yönelince bir hamle ile önüme geçiverdi, oradaki bir heykel ile fotoğrafımı çekmek istediğini söyledi, resmimi yapacağı bahanesiyle. Sizi bilmem ama ben kafatası şeklim hakkında konuşan insanların fotoğraf arşivlerinde bulunmayı güvenli bulmuyordum. Fotoğrafımı çekemeyeceğini belirttiğimde, “Ama sen galerimin videosunu çekiyorsun birkaç dakikadır” dedi. Sanat yürüyüşüne kayıt yaptırmış, ziyaretçi talep eden, listeye yazılmış bir mekan olduğunu ve hatta kapının açık olduğunu, haliyle kamuya açık alanları sanat amacıyla çekebileceğimi söyledim ve ekledim: "Ben burada kamuya açık bir görüntü değilim". Kamerasini bana doğrulttu, elimle önünü kapattım. Şark kurnazı bir üslupla “Kapıyı hava gelsin diye açık bıraktım, sen girdin” dedi. Kışkırtma amacı artık havaya sirayet etmiş, hissediliyordu.

Biraz günün değerlendirmesi, biraz kullanılan dil öğelerine eleştiri yaparcasına düşündüm, beni rahatsız eden şey neydi? Türklerle ilgili cahilce söylemlerini bu adam, yakın arkadaşlarıyla kurduğu bir Whatsapp grubunda konuşuyor olsaydı bu beni rahatsız etmez, umurumda olmazdı. Zaten bütün stereotipleri, onları yayanları tek tek bulup konuşarak düzeltemezdiniz.

Hayatlarımızın birçok alanında, [doğru ya da yanlış] bu tarz kategorizasyonlara ya maruz kalmış, ya da yayılmasına katkıda bulunmuşuzdur. Farkına vardıkça üzerinde çalışılabilecek bir konuydu, buna da pek takılmadım. Mesela diyaloğa açık biçimde bana sorsaydı "Türklerin kafatasını ... bilirdim, gözlerini de ..." şeklinde, cevap verir ve o kadar rahatsız olmazdım. Garipserdim elbette, yine de sohbeti iyi niyetli bulursam konuşur, onun algısını anlamaya da çalışırdım, bir sosyolojik gözlem biriktirircesine.

Evet rahatsız eden şey gerçekten cehalet ya da sınır tanımazlık değildi, onlara daha önce de çokça rastlamıştım. Rahatsız eden, [yakın mesafeden hissedilen soğan kokusunun dışında] bana ne olup olmayabileceğimin söylenmesi ve kullandığı iletişim kalıbının zorbalığıydı, tabii bir de zorla fotoğrafımı çekmeye çalışıp adresimi sorması. İfade özgürlüğünün sınırsızlığını savunan ben, yine aynı şeyi düşünüyor ve sadece kitlesel anlamda dengeli bir dil beklentisine giriyordum, içerik değil.

Nisan 2026, Los Angeles * Cover photo: Erhan Us

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın