Advertisement

Sanat Dernekleri ve Hayal Kırıklıkları Üzerine

Sanat Dernekleri ve Hayal Kırıklıkları Üzerine
  • 1
    0
    0
    1
  • Dernek tüzükleri çoğu zaman iyi niyetli cümlelerle başlar: dayanışma, temsil, üretim, destek. Ancak zamanla bu kelimeler yerlerinde durur, işlevleri yer değiştirir. Ne destek gerçekten destek olur, ne temsil kapsayıcıdır, ne de üretim merkezde kalır. Ve kimsenin yüksek sesle konuşmadığı ama herkesin hissettiği o yapısal bulanıklığın bir şekilde konuşulması gerekir.

    Önceki sektörüm marketingden yeni ayrılmış, kurduktan sonra CEO’su olarak görev yaptığım A.D.1644 Marketing Group’u, sanat faaliyetlerime engel olduğu gerekçesiyle henüz kapatmıştım. O dönem, yıllardır stratejik marka yönetimi, fizibilite, konumlandırma gibi çalışmalara ilaveten yapmakta olduğum kurumsal [mimari, menü, otel] fotoğraf çekimleri yavaş yavaş kavramsal içeriklere bırakmaya başlamış; ilk kitabımla beraber oluşan enstalasyon, heykel ilhamları ilk kişisel sergimi yapmama olanak sağlamıştı.

    Sergi açılışlarını olabildiğince takip etmeye çalıştığım ilk dönem, 2022’ye kadar yaşadığım Ankara’daki diğer sanatçıları tanımak ve yeni perspektifler kazanıp farklı üretimleri görmek motivasyonuyla sanat derneklerini araştırdım, birkaçı ile iletişime geçtim. Genellikle telefonla ulaşıp etkinlik türleri ile işleyişleri hakkında bilgi istedim. Verimli olabileceğini düşünerek ilgimi çekenlere gerekli belgeleri ilettim, değerlendirme böylelikle başlamıştı. Sık sık sergilerim ya da fuarlar için seyahat ettiğim İstanbul’daki derneklerle de aynı sürece devam ettim. Bazıları sadece e–posta ile alınan belgelerle yetinirken, bazıları ıslak imzalı dosyalar, basılı portfolyo..vb. gibi taleplerde bulunuyorlardı.


    Tüzüklerinde üyelik şartları çeşitli kriterlere bağlanmıştı. Yaşamının tümünü sanatla kazanıyor olmak, üniversitelerin sanat bölümlerinden mezun olmak, ödüllü/alanında tanınmış ya da sergilenmiş bir sanatçı olmak gibi kriterlerdi bunlar. Süreçlerin sonunda Türkiye’de ‘aktif’ çalıştığı izlenimini aldığım biri fotoğraf, ikisi [genel] görsel sanatlar üzerine yoğunlaşmış üç derneğe üye olmuştum. İlk deneyimlerimden itibaren, üyelik ve etkinlik süreçlerinde gözüme çarpan birçok temel tıkanıklık ve işleyiş bozukluğu vardı.

    Fotoğraf Sanatçıları Derneği, yeni üye olduğumda iyi bir yönetime sahip olsa da, üyelerinin yaş grubunun sebep olduğu bir hantallık içinde, 1950 sonrası sanatını anlamaktan ve yorumlamaktan acizdi. İşleyiş her hafta etkinlikler düzenleyebilecek profesyonellikteyken; bakış açıları geleneksel bile diyemeyeceğim bir gericilik ile, doğa, portre ve sokak fotoğrafçılığına sıkışmış, yenilik ya da vizyon kabul etmiyordu. Bu sıkışıklık içinde dernekte varlık savaşı veren vizyoner eğitmenler, çağdaş sanat derslerini ve atölye çalışmalarını sürdürmeye uğraşıyorlardı.

    Yönetimin değişmek üzere olduğu bir takvimde, yeni bir üye olarak seçim/kulis faaliyetine bu ölçüde maruz kalmak pek gereksiz bir deneyimdi. O zamana kadar konuştuğum genç fotoğraf sanatçılarının neredeyse tamamı, bir şekilde [1970’lerde kurulan] aynı dernekte çoğunlukla tatsız deneyimler yaşamış, vizyonunu güncelleyemeyen yaşlılar sebebiyle kaçmışlardı. ‘Hoca/duayen’ denilerek peşinde koşulan [akademide de benzerlerine sıklıkla rastlanan] kişiler; ayın fotoğrafı etkinliğinde, hevesli üyelerin Empresyonist Fotoğraf Atölyesi’nde çektikleri bulanık/deforme kuş fotoğraflarına dahî “Kuşu net göremiyorum, beğenmedim” seviyesini aşamayan yorumlar yapıyorlar, belki 40 yıldır her hafta katılan üyeler “Ben dijitale fotoğraf demem, fotoğraf dediğin basılı olur” gibi konuşmalarla üye kaybını anlaşılır kılıyorlardı.

    Fotoğraf okuma alışkanlıkları ise, kulaklarımın en kötü deneyimlerindendi. Kavramsal, deneysel, empresyonist, çağdaş, klasik, doğa, sokak, portre gibi ekollerini aynı modellerle okumaya çalışıyor, evrensel anlamlar üzerine takıntılar geliştiriyor ve sembolizmin hâlâ çalıştığına katı biçimde inanıyorlardı. Bu yönelim, kiril alfabesi bilen birinin, onu kullanan bütün dilleri anlayabileceği iddiasına denkti. Kolektif kültürlerde uzun süredir üye olmak, otorite olmakla bir tutulup yaş deneyim sayılınca, deneyim eleştiriye kapalı bir form alıyordu. Fotoğraf Sanatı Federasyonu üyesi bu dernekte başka sanatçılarla tanışma amacım gerçekleşememişse de, bahsettiğim vizyoner eğitmenlerin atölye çalışmalarına sıklıkla katılıp, Türkiye’den ayrıldığım 2022 yılına yakın bir sürece kadar üyeliğimi bir şekilde devam ettirdim.


    Sanatçılar arasında bilinen bir başka oluşum da, daha az markalaşmış ancak geniş bir üye kitlesine sahip Görsel Sanatlar Derneği idi. Yaşlı terörü olarak adlandırabilecek sorun, bu dernekte de işleyişi nefes alınmaz bir statükoya ulaştırmıştı. Tabii bunu ilk toplantıya kadar bilmiyordum. Toplantılar nadiren yapılıyor, çoğunlukla da yaklaşan seçim için başkan adaylarının bomboş vaatleri ile geçiyordu. 32 yaşıma kadar ulusal, yerel, uluslararası 11 dernek/kulüp başkanlığı yapmış olduğum için bu vaatlerin gerçekliğini ayırabiliyordum. Zira seçimlerin yapılması kurumları demokratik kılmak için yetersiz olup; vaatlerin gerçekleştirilmesi, şeffaflık ve hesap verilebilirlik gibi parametrelerin de tatmin edici biçimde üyelere sunulması gerekirdi.

    Oradaki anılarımdan en unutulmazı, üye alım sürecime ilişkindi. Vaktiyle, katıldığım sergilerin ve yapıtların sınırlı oluşu, lisans diplomalarımın işletme, felsefe ve sosyoloji olmak üzere, üçünün de sanatla ilişiği [2024’te ABD’de tamamladığım multidisipliner sanat MFA/yüksek lisansına kadar] bulunmadığından, sanat dünyasında buna rağmen varoluşum; yönetim katında belirsiz bir algı yaratmıştı. Belgeleri gönderdikten sonra bir süre haber alamayınca başkan ile iletişim kurarak, süreçte tıkanıklık olup olmadığını sordum. Kendisi, o dönem sanat eğitimim olmadığı için üyeliğime sıcak bakılmadığını söyleyince; “Sanat bir mühendislik değil ki okulunu bitirince meslek adı verilsin” dedim. Hukuk bitirince öylece durduğunuzda avukat olmuyorsunuz, psikoloji lisansını bitirdiğiniz an psikolog olmuyorsunuz. Sanat dünyasında bilinen, özellikle çağdaş isimlerden, hiç sanat eğitimi almayan [self–taught] sayısız sanatçı ve sanat profesyoneli var.

    Etkinlik–yetkinlik–eğitim belirsizliğini dile getiren bu dernek yöneticisinin çalışmaları [pastel boya ile çizilmiş kediler] bir fuarda gördüğümde beni şoke etmişti. Klasikten daha klasik, belki eski bir fotoğraf makinesi ile yarışabilecek bir sanat pratiği. Sanat derneği yöneticilerinin çağdaş sanatı ve benim kavramsal içeriklerimi neden sanat lisansı ile birleştirmeye çalıştığını o zaman anladım. Enstalasyonlara, hatta 1900 sonrası batı sanatına “Bu sanat mı?” diyenler oluşmuş bir grubun içine düşmüştüm. Üyelerin geneli de deneysel/kavramsal ekolleri konuşamadığınız, ya akademide 30–40 yıl geçirmiş ya da manzara resmi yapmak suretiyle kendinden geçen kişilerdi. Daha ziyade nadiren buluşulan pazar brunchlarında birbirlerini dansa kaldırmakla ilgileniyorlardı, ve 50+ kişilik grup sergileriyle. Üyeliğimi 2021’de sonlandırdım, iletişimin ancak aidat sormak üzerine ilerlediği bir dönemdi. Telefonu, “Lütfen başkana, vaat ettiği projelerin herhangi birini ya da yılda en az bir etkinlik yapması gerektiğini iletin” dedim ve kapattım. Önceki yılın aidatı bile boşa gitmiş bir yatırımdı.

    Plastik Sanatlar Derneği ise, Türkiye’de bilinen, uluslararası [a+A] akreditasyonu bulunan köklü bir kurum olup; giriş işlemleri için basılı portfolyo isteyen nadir bazı gereksinimlere sahipti. Etkinlik hacmi konusunda hayal kırıklıklarımdan biri olmasının dışında; kendisine ait tek anım, üyelerden haberler/sergiler/yayınlar paylaşma uygulamalarına, Ateizm Derneği’ne konuk olduğum Allah’sız Sanat [YouTube’da hâlen erişilebilen] yayınının sansüre tâbi tutularak paylaşılmamasıydı. Yönetim ve başkanlık, konu hakkında bilgi talebimi ‘hassas içerik, online yayın’ diyerek haftalarca geçiştirdi ve akabinde bu ayrımcı uygulamaya itirazımı dile getirerek üyelikten istifa ettim. Eleştiri, ‘bizi rahatsız etmeyecek kadar’ yapılabilecek olsaydı, protest sanat ve sorgulayıcı içerikleri konumlandıracak kategoriler oluşamazdı.


    İçinde bulunduğumuz sistemin durmayan dönüşümüne gelince, dünya sanatını ve küresel dinamikleri ne sosyal medyadan, ne YouTube’dan takip eden, ülke dışına adım atmayıp kendi sanatının evrenin merkezi olduğunu düşünen eksik vizyonlu bireylerin; bir ülkedeki fuar ve sergileri baz alarak yaptığı yorumların geçersizliği, anlamların ‘evrenselliğini’ savunma illüzyonları, sadece gençlerin eğitimini geriye çekmekle kalmıyor, eşzamanlı olarak sanat piyasasının da gelişmesinin önünde dev bir duvar olarak karşımıza çıkıyor.

    Türkiye’den taşındıktan sonra, akreditasyonlardan bildiğim ve UNESCO resmî partneri olan Uluslararası Sanat Derneği [IAA] ile Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği [AICA]’nin ABD oluşumlarına üye oldum. Ülke/kıta alanı genişledikçe düzenlenen, pandemi sonrası dönemlerde çevrimiçi etkinliklerin sayısı beklediğimden fazlaydı. Üye çeşitliliği de Orta Doğu ve Avrupa’ya kıyasla daha mobildi, yani insanlar daha sık taşınıyorlardı. Bu yüzden kişileri fiziksel olarak sabitlemek, uzun süreli aynı şehrin üyesi olarak görmek zorlaşıyordu. Yüz yüze etkinliklerin azlığı, kurumlara duyulan aidiyetin azalmasına ya da en baştan kurulamamasına sebep oluyor. Orta Doğu’da aidiyet kavramı daha çok omuzlara takılan rütbeler gibi sosyal statü işlevleri görerek, kişisel hırsların tatminini hedeflerken, batıda merkeze networking ve iş hacmi ile ilgili çözümleri yerleştiriyor. Bu yüzden başkanlık, yönetim kurulu üyeliği..vb. pozisyonlar Türkiye’de ve Orta Doğu kültürlerinde halk arasında ‘ego tatmini’ diyebileceğimiz mikro 'başarılar' taşıyor. Uluslararası dernek tüzüklerini 2016–2018 arasında yazdığım çeşitli meslek profesyonelleri derneklerinde de uluslararası federatif işleyiş bu gözlemime paralel ilerlemiş; batıdaki kişisel alan genişliği ve bireysel özgürlükler, aidiyetin farkını bu doğrultuda ortaya koymuştu.

    Sosyal iç yapılara dönüşen bu kurumlar, diğer birçok kötü kopyada olduğu gibi, aidat toplayan ama üretmeyen yapılar hâline geliyorlar. Ve birlikte düşünüp üretme fikri, yerini çoktan bir arada olmanın aidiyet tatminine, hantallık ve işlevsizliğe bırakıyor.

    Derneklerin genel dinamikleri ve işleyiş bozuklukları çoğu sektörde birbirine benzese de; sorgulayıcı zihinlerin daha sık kullanılacağı varsayılan felsefe, sanat gibi alanlarda daha yoğun çaba, ilerici üretim, fikir/pratik alış–verişi, yüksek etkinlik planlama hacmi gibi ihtiyaçlar karşılanamadıkça, üyeler pinpon topu gibi dernekler arasında zaman kaybederek gidip gelmeye ya da ayrılıp küsmeye devam edecekler.

    Şubat 2026, Los Angeles


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.