Her gün batımında, kentin doğusuna bakan yamaçtaki bütün evlerin pencereleri altın rengine döner, ışıldar ve göz kamaştırır. Ben onlara "altın pencereli evler" derim…
Bu tamlama bana ait değildir. Muhtemelen beni o yaşta bile çok etkileyen, hayatın çok içinden, ilkokul yıllarıma dayanan bir öykünün başlığıdır…
“Çocuk, her akşam gün batımında, karşı tepedeki evleri seyreder, altın pencerelerine hayranlıkla bakar, orada yaşayan çocukların ne kadar zengin ve mutlu olduklarını düşlerdi. Güneş battıktan sonra görüntüler dağılır, düşler dağılır, tek gözlü fakir evine girer, eşyalara bakarak hüzünlenirdi… Bir gün mutlaka oraya gidecek, o zengin evleri görecek, mutlu çocuklarla tanışacak ve şayet kabul ederlerse, orada yaşayacaktı… Kararlıydı… Bir akşam üzeri, gün batımı saatinden biraz önce, hayalini gerçekleştirmek için evden çıktı ve soluk soluğa koşmaya başladı. Yorulduğu her dakika, orada yaşayacağı mutlu hayatı düşlüyor, tekrar koşmaya devam ediyordu. Gün batımını biraz geçe, karşı tepeye varmıştı…
Karanlıktı, yollar tozluydu. İyice yaklaştı ama gördüğü, kendi yaşadığı evden pek de farkı olmayan, tek katlı, minik minik gecekondulardı. “Belki yanlış yoldan geldim” diye düşünerek, kapılardan birini çaldı. Altın pencereli evleri soracaktı. Mutlaka buralarda bir yerlerde olmalıydılar.
Kapıyı, kendi yaşlarında bir erkek çocuğu açtı. Sordu; “ben altın pencereli evleri arıyorum” dedi. Diğer çocuk gülümsedi, o evler burada değil, karşı tepedekiler var ya, işte onlar “altın pencereli evler” dedi. Eliyle işaret ettiği yer, çocuğun geldiği, evinin olduğu tepeydi.
Elbette ki inanmadı, “benden saklıyor olmalı” dedi. İçeri buyur edildi, yemek yedi, hava karardığı ve geri dönemeyeceği için, ailenin ısrarı üzerine orada kalmaya karar verdi. Hem zaten bir kez kaçmıştı evden, zengin ve mutlu olduğunda annesine gidecek, anlatacak ve annesini de yanına alacaktı.
Dinlenirken sohbet ettiler diğer çocukla. Biri gün batımında, öteki, gün doğumunda ortaya çıkan altın pencereleri anlatıyordu. İkisinin de kafası karışıktı. Sabah olduğunda, karşı tepedeki evlere birlikte bakmaya sözleşerek, güzel düşler görerek uyudular…
Sabah güneşinin ilk ışıklarıyla gözlerini açıp kapıya koştular. Evet, gerçekten de oradaydı, kendi evinin pencereleri, altın gibi ışıldıyordu… Demek ki o da altın pencereli bir evde yaşıyordu ama hiç farkına varamamıştı. Hayal kırıklığına uğramak şöyle dursun, mutluluktan içi içine sığmıyordu. Evini, annesini, sokağındaki arkadaşlarını şimdiden çok özlemişti. “İkimiz de altın pencereli evlerde yaşayan çocuklarmışız, görmek istersen, yarın gün batımından önce karşı tepeye gel” diyerek, çocukla vedalaştı ve kendi evine doğru koşmaya başladı…”
Bir son-söz olsun istemedim ki, klişe olmasın… Ama düşünebiliriz, hepimiz “altın pencereli evlerimizi/hayatlarımızı düşünebiliriz. Gülümseriz belki, gülümseyebiliriz…
(Öykü, Will Judy’e aittir)



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın