Slowdive – Souvlaki: Yaklaşırken Uzaklaşmak

Slowdive – Souvlaki: Yaklaşırken Uzaklaşmak
1 Beğen
0 Yorum

1993'te Britanya gitar müziğinin geleceği konusunda fikir birliği yoktu. Birkaç yıl önce My Bloody Valentine'ın Loveless ile gitarın neye benzeyebileceğinin sınırlarını zorladığı shoegaze sahnesi hala canlıydı, fakat İngiliz müzik basınının ona duyduğu ilk heyecan çoktan aşınmaya başlamıştı. Aynı dönemde Suede'in yükselişi ve kısa süre sonra Britpop adı altında birleşecek yeni kuşağın ortaya çıkışı, dikkati yeniden daha görünür kişiliklere, daha doğrudan şarkılara ve belirgin bir İngiliz kimliğine çeviriyordu. Shoegaze'in içine kapanık müzisyenleri, bulanık gitarları ve sahnede ayakkabılarına bakmaları üzerinden aldığı isim artık yalnızca bir tür tanımı değil, kimi eleştirmenlerin küçümsemek için kullandığı bir etiketti. Slowdive ikinci albümü Souvlaki'yi tam bu değişimin ortasında yaptı.

Slowdive hiçbir zaman bu sahnenin en saldırgan grubu değildi. My Bloody Valentine gitarı fiziksel bir gürültü duvarına dönüştürebiliyordu; Ride aynı bulanıklığın içine daha belirgin rock enerjisi yerleştirebiliyordu. Slowdive'ın müziğindeyse başka bir kırılganlık vardı. Neil Halstead ve Rachel Goswell'in sesleri çoğu zaman birbirlerinin önüne geçmek yerine aynı sisin içinde kayboluyor, gitarlar bir riff vermekten çok çevre oluşturuyor, şarkılar başladıkları yerden başka bir yere gitmekten ziyade tek bir duygunun içinde giderek derinleşiyor. 1991 tarihli ilk albümleri Just for a Day bu yaklaşımın bütün özelliklerini taşıyordu; Souvlaki ise aynı dili çok daha kişisel bir kayıt için kullanacaktı.

Albümün oluştuğu dönemde grubun kendi içindeki hayat da sakin değildi. Halstead ile Goswell gençliklerinden beri birbirlerini tanıyor, Slowdive'ın merkezindeki yaratıcı ortaklığı paylaşıyor ve bir süre romantik bir ilişki de yaşıyorlardı. Souvlaki dönemine gelindiğinde bu ilişki sona ermişti. Bir grupla turneye çıkmak zaten insanları birbirlerinden uzaklaşmalarına pek izin vermeyecek kadar yakın tutarken, ayrıldığın kişiyle aynı sahnede durmak ve aynı şarkıları söylemek bu mesafeyi daha da tuhaf hale getiriyordu. Halstead'in bu dönemde yazdığı materyalin önemli bir kısmında ayrılık, ulaşılamayan insanlar ve iletişimin çözülmesi hissinin bulunması tesadüfi görünmüyor. Yine de Souvlaki'yi Halstead ile Goswell'in ilişkisinin birebir günlüğü gibi okumak albümü gereğinden fazla basitleştirir. Şarkılar belirli bir biyografiden doğmuş olsalar bile, kayıtta o biyografiyi aşan bir yalnızlık vardır.

Zaten Souvlaki'nin en etkileyici taraflarından biri, ayrılığı büyük bir dramatik olay olarak anlatmamasıdır. Burada kapılar çarpılmaz, öfke uzun monologlara dönüşmez, kaybedilen ilişki hakkında kesin hükümler verilmez. İnsanlar daha çok birbirlerinden yavaş yavaş uzaklaşıyor gibidir. Birini hala severken onunla konuşamamak, aynı anıyı iki farklı yerden hatırlamak, geçmişte yaşanmış bir şeyin artık geri gelmeyeceğini bilmek albümün duygusal alanını oluşturur. Slowdive'ın müziği de bu duygulara olağanüstü uygun bir biçim verir. Sözler gitarların altında silikleşir, vokaller bazen ne söylendiğini anlamayı zorlaştıracak kadar geriye çekilir ve melodiler sanki hatırlanmaya çalışılan bir şey gibi belirip yeniden kaybolur.

Shoegaze'in meşhur “gürültü duvarı” da Souvlaki'de yalnızca estetik bir tercih değildir. Albümde ses çoğu zaman duyguyla araya giren bir mesafe gibi çalışır. Halstead'in veya Goswell'in sesini duyarsınız ama ona tamamen ulaşamazsınız. Bir gitar melodisi belirir, başka katmanların altında kaybolur ve birkaç saniye sonra yeniden yüzeye çıkar. Bir ilişkinin ardından insanın hafızası da biraz böyle çalışabilir: olaylar kronolojik bir hikaye halinde geri dönmez; bir ses, bir görüntü veya bir cümle aniden belirir ve sonra yeniden bulanıklaşır. Souvlaki geçmişi anlatmaktan çok geçmişin zihinde nasıl kaldığının sesine benzer.

Albümün bu dünyaya ulaşması ise kolay olmadı. Slowdive ilk albümünün ardından kendisini hem plak şirketinin beklentileriyle hem de değişmeye başlayan müzik ortamıyla uğraşırken buldu. Creation Records'un başındaki Alan McGee grubun yeni materyalinden memnun değildi ve Halstead'in üzerinde daha güçlü şarkılar yazması yönünde baskı oluştu. Albümün önemli bir kısmı yeniden düşünülürken grubun kendi müziğine duyduğu güven de sarsılıyordu. Bugün shoegaze'in temel kayıtlarından biri olarak görülen bir albümün, onu yapan insanların kariyerlerinin en kendinden emin anından değil, tam tersine ne yaptıklarından emin olmadıkları bir dönemden çıkmış olması Souvlaki'nin küçük ironilerinden biridir.

Bu belirsizliğin ortasında albüme dışarıdan gelen en önemli isimlerden biri Brian Eno oldu. Slowdive onunla çalışmak istediğinde Eno geleneksel anlamda albümün prodüktörlüğünü üstlenmedi; bunun yerine grupla kısa süre çalışarak onların sesle kurduğu ilişkiye müdahale etti. Bu oturumlardan Sing doğdu ve Eno Here She Comes'ta da katkıda bulundu. Slowdive zaten gitarı yalnızca gitar gibi duyurmamakla ilgileniyordu; ambient müziğin en önemli figürlerinden birinin onların dünyasına girmesi, grubun atmosferini bir şarkının arka planı olarak değil, doğrudan şarkının kendisi olarak düşünmesine doğal biçimde uyuyordu.

Albümün adı ise bütün bu melankolinin yanında neredeyse komik derecede anlamsızdır. “Souvlaki”, Yunan mutfağındaki şişte pişirilmiş et yemeğinin adıdır; fakat grubun bu kelimeyi seçmesinin ardında kayıp aşk veya hafızayla ilgili şiirsel bir metafor yoktur. İsim, Amerikalı komedi ikilisi The Jerky Boys'un bir telefon şakasında “souvlaki” kelimesinin kaba ve cinsel bir esprinin parçası olarak kullanılmasından gelir. Slowdive üyeleri ifadeyi komik bulmuş ve sonunda albüme adını vermişlerdir. Bugün Souvlaki'nin etrafında oluşan melankolik, neredeyse kutsal shoegaze klasiği imajını düşününce bu köken daha da eğlenceli hale gelir: 90'ların en hüzünlü albümlerinden birinin adı, aslında grubun güldüğü müstehcen bir telefon şakasından çıkmıştır.

Souvlaki yayımlandığında bugün sahip olduğu dokunulmaz statüye sahip değildi. Slowdive özellikle İngiliz müzik basınının bir bölümünden yıllardır sert eleştiriler alıyordu ve shoegaze'in modasının geçtiği fikri giderek güçleniyordu. Birkaç yıl sonra grubun Creation'dan ayrılması ve 1995'te dağılmasıyla hikaye neredeyse kapanmış görünüyordu. Fakat Souvlaki kaybolmadı. Sonraki kuşaklar shoegaze'i yeniden keşfettikçe albümün itibarı büyüdü; Slowdive'ın 2010'larda yeniden birleşmesiyle birlikte bir zamanlar küçümsenen o bulanık gitar dili, alternatif müziğin en kalıcı seslerinden biri haline gelmişti. Albümün kendi hikayesi de içindeki şarkılara garip biçimde benzemeye başladı: bir dönem geride bırakılmış gibi görünen bir şey yıllar sonra geri döndü ve insanların hatırladığından daha güçlü olduğu ortaya çıktı.

Fakat Souvlaki'yi önemli yapan şey yalnızca shoegaze tarihinin onu sonunda haklı çıkarması değil. Albümün merkezinde türlerden ve dönemlerden çok daha basit bir deneyim vardır: artık yanında olmayan birini zihninden çıkaramamak. Slowdive bu duyguyu açıklamaya çalışmaz. Onu gitar katmanlarının, yankıların ve iki insanın birbirine yaklaşırken aynı anda uzaklaşıyormuş gibi duyulan seslerinin içine bırakır. Albüm boyunca kelimeler zaman zaman anlaşılmaz hale gelecek, gitarlar şarkıların sınırlarını silecek ve anılarla şimdiki zaman arasındaki çizgi giderek bulanıklaşacaktır.

Bütün bunların ardından Souvlaki'nin ilk söylediği isim ise tek bir kişiye aittir.

“Alison.”

 

1. Alison

Souvlaki bir ilişkinin sonunu anlatmaya “biz” diyerek değil, bir isim söyleyerek başlar: Alison. İlk birkaç saniyede duyulan gitar bile albümün nasıl işleyeceğini haber verir. Ses uzaktan geliyormuş gibi bulanık, sıcak ve neredeyse huzurludur; Halstead'in vokali de gitarların üzerine çıkmak yerine onların arasında asılı kalır. Fakat müziğin yarattığı bu yumuşaklık, anlatılan ilişkinin aynı ölçüde huzurlu olduğu anlamına gelmez. Slowdive daha ilk şarkıda albüm boyunca tekrar tekrar kullanacağı karşıtlığı kurar: güzel bir sesin içinde rahatsız edici derecede yalnız bir insan.

Alison'ın kim olduğu şarkıda açıklanmaz. Onu yalnızca anlatıcının gördüğü haliyle tanırız ve bu görüntü oldukça parçalıdır. Alison sarhoşluk, uyuşturucu ve kendine zarar verme çağrışımlarıyla çevrilidir; anlatıcıysa onu uzaktan gözlemlemekle ona yaklaşmak arasında kalır. Burada klasik anlamda bir aşk ilanından çok, kendisini kaybetmekte olan birine duyulan çekim vardır. Anlatıcı Alison'ı kurtarabileceğini iddia etmez, hatta onun hayatında gerçekten ne kadar yer tuttuğunu bile tam olarak bilemeyiz. Bildiğimiz şey, ona bakmayı bırakamadığıdır.

Bu belirsizlik şarkının en önemli taraflarından birini oluşturur. Alison gerçek bir insanın portresi gibi başlayıp kısa sürede anlatıcının zihninde kurulmuş bir Alison'a dönüşür. Onun ne düşündüğünü hiçbir zaman duymayız; bütün hikaye Halstead'in bakışından süzülür. Dolayısıyla şarkıda özlenen şeyin Alison'ın kendisi mi, onunla yaşanabilecek bir yakınlık ihtimali mi olduğu giderek bulanıklaşır. Souvlaki boyunca insanların birbirlerine ulaşmakta zorlanacağını düşünürsek, albümün ilk karakterini daha en baştan yalnızca bir başkasının bakışından tanımamız anlamlıdır.

Şarkının sözlerinde romantizmle çürüme yan yana durur. Sarhoşluk ve kimyasal kaçış imgeleri melodinin rüya gibi güzelliğinin içine yerleştirilir; Slowdive bunları dramatik bir çöküş sahnesine dönüştürmez. Tam tersine, her şey fazlasıyla sakin söylenir. Bu sakinlik Alison'ı basit bir uyuşturucu veya sorunlu ilişki şarkısı olmaktan çıkarır. Kötü giden bir şeyin içinde kalmanın nasıl normalleşebildiğini hissettirir. İnsan bazen bir ilişkinin sağlıklı olmadığını büyük bir kavga sırasında değil, hiçbir şey değişmeden aynı yerde durmaya devam ederken fark eder.

Müzikal olarak da Alison bu hissi sürekli erteler. Gitarlar devasa bir patlama yaratmak yerine birbirlerinin içine yayılır; ritim şarkıyı ileri taşırken prodüksiyon sanki onu geriye çekmeye çalışır. Halstead'in sesi merkezde olmasına rağmen hiçbir zaman tamamen çıplak değildir. Söylediği şeylerle dinleyici arasında daima bir miktar reverb, gitar ve mesafe bulunur. Bu nedenle şarkının melodisini hatırlamak, sözlerini hatırlamaktan daha kolay olabilir. Slowdive'ın gücü de burada ortaya çıkar: duyguyu yalnızca kelimelere bırakmaz, kelimelerin etrafındaki boşluğu da anlatının parçası haline getirir.

Albümün Alison ile açılması ayrıca Souvlaki'nin ayrılığı nasıl ele alacağını gösterir. Büyük açıklamalar yerine küçük görüntüler, kesin cevaplar yerine yarım kalmış izlenimler vardır. Bir insanı kaybettikten sonra onu eksiksiz biçimde hatırlamazsınız; bazen yüzünü değil, belirli bir geceyi, söylediği bir şeyi veya yanında nasıl hissettiğinizi hatırlarsınız. Alison da bize böyle ulaşır. Tam bir karakter olmaktan çok, anlatıcının zihninde kalmış birkaç görüntünün toplamıdır.

Ve şarkı sona erdiğinde Alison hakkında başlangıçtakinden çok daha fazla şey biliyor sayılmayız. Onun yerine anlatıcının ona neden hala baktığını biraz daha iyi hissederiz. Souvlaki böylece ilk şarkısında albümün temel sorunlarından birini ortaya koyar: bir insan fiziksel olarak hayatınızdan çıkmış olsa bile zihninizde kapladığı alan aynı anda ortadan kaybolmaz. Bazen geriye kişinin kendisinden çok onun etrafında yarattığınız görüntü kalır.

Alison bu görüntüyü sisin içine bırakır. Ardından gelen Machine Gun ise sisi daha da yoğunlaştıracaktır.

2. Machine Gun

Alison bir insanın zihinde kalan görüntüsüyle açılıyorsa, Machine Gun o görüntünün sınırlarını neredeyse tamamen siler. Albümün ikinci şarkısında anlatı geri çekilir; belirgin karakterlerin, mekanların ve olayların yerini su, ışık, hareket ve uzaklık hissi alır. Rachel Goswell'in vokali parçanın merkezine geçtiğinde, Souvlaki'nin dünyası da değişir. Halstead'in Alison'daki daha belirgin anlatıcısının ardından Goswell sanki bir hikaye anlatmaktan çok, çoktan yaşanmış bir şeyin yankısını seslendiriyordur.

Şarkının adına bakınca, beklenen şey bunun tam tersidir. Machine Gun sertlik, hız ve şiddet çağrıştırır; Slowdive'ın kaydıysa albümün en ağırlıksız anlarından biridir. Başlığın müzikle arasındaki bu uyumsuzluk parçaya garip bir gerilim verir. Burada makineli tüfeği taklit eden saldırgan gitarlar veya militarist bir anlatı yoktur. Şarkı adının neden özellikle Machine Gun olduğu açıklanmadığı için ona kesin bir sembolik anlam yüklemek de gereksiz olur. Asıl etkileyici olan, bu kadar sert bir kelimenin Slowdive'ın elinde neredeyse bedensiz bir şeye dönüşmesidir.

Goswell'in vokali de bu bedensizlik hissinin önemli bir parçasıdır. Kelimeler tek tek öne çıkmak yerine uzatılır, yankının içinde birbirine karışır ve zaman zaman başka bir enstrüman gibi duyulmaya başlar. Bu, shoegaze vokallerinin sık kullanılan özelliklerinden biridir, fakat Machine Gun'da özellikle anlamlıdır. Dinleyici bir insan sesini açıkça duyabilir, ama o sese tamamen ulaşamaz. Souvlaki'nin girişinde kurulan mesafe fikri burada artık yalnızca sözlerin konusu değildir; miksin kendisine dönüşmüştür.

Su imgeleri şarkının bu akışkan yapısını daha da güçlendirir. Sözlerde deniz ve suyla ilişkili görüntüler belirip kaybolurken, müzik de sabit bir zeminde durmuyormuş hissi yaratır. Slowdive suyu ayrıntılı bir metafora dönüştürmez; onun yerine suyun hareketini sesin davranışına taşır. Gitarlar dalgalar gibi yükselip geri çekilir, vokal yüzeye çıkıp yeniden miksin içine gömülür. Şarkıyı dinlemek bu nedenle bir olayın dışarıdan anlatılmasını dinlemekten çok, onun içine bırakılmaya benzer.

Alison'da anlatıcının başka bir insana bakışı hala seçilebiliyordu. Machine Gun'da iki insan arasındaki sınır daha belirsizdir. Yakınlık burada konuşmak veya dokunmak kadar doğrudan bir şey değildir; bir başkasının içinde çözünme arzusuna yaklaşır. Bu romantik olduğu kadar huzursuz edici de olabilir. Kendinizle karşınızdaki kişi arasındaki mesafenin tamamen ortadan kalkmasını istemek, mutlak yakınlık hayali gibi görünürken aynı zamanda kendi sınırlarınızı kaybetme isteğini de taşıyabilir. Şarkının rüya gibi güzelliğinin altında hafif bir yok olma hissinin bulunması buradan gelir.

Bu noktada Goswell'in parçayı söylemesi ayrıca ilginçtir. Onunla Halstead arasındaki gerçek ilişkiyi bildiğimizde Machine Gun'ı doğrudan Goswell'in ayrılık hakkındaki cevabı gibi okumak cazip hale gelir, fakat şarkı böyle bir kesinliği desteklemez. Vokalistin kimliğiyle anlatıcının kimliğini aynı kabul etmek, Souvlaki'nin belirsizliğinin önemli bir bölümünü ortadan kaldırır. Yine de albümün ilk şarkısında Halstead'in sesini duyduktan hemen sonra Goswell'in sesine geçmek, istemeden de olsa iki farklı iç dünya arasında hareket ediyormuşuz hissi yaratır. Aynı albümün içinde iki ses birbirine yaklaşır, fakat hiçbir zaman tam anlamıyla birleşmez.

Müzikal olarak Machine Gun'ın en güçlü tarafı da büyük bir doruk noktasına ihtiyaç duymamasıdır. Slowdive yoğunluğu ses seviyesini sürekli artırarak değil, katmanları birbirinin üzerine yerleştirerek yaratır. Gitarların nerede başlayıp nerede bittiğini ayırmak zorlaşırken, şarkının armonisi neredeyse çevresel bir sese dönüşür. Bu nedenle parça yalnızca “güzel” değildir; aynı zamanda yön duygusunu hafifçe bozar. Dinleyiciyi bir nakarata ulaştırıp rahatlatmak yerine aynı duygunun içinde yüzdürmeye devam eder.

İlk iki şarkının yan yana gelişi böylece Souvlaki'nin yöntemini iyice görünür hale getirir. Alison'da hala bir isim, bir insan ve ona yöneltilmiş bir bakış vardı. Machine Gun bunların çoğunu eriterek geriye yalnızca yakınlık, uzaklık ve kaybolma hissini bırakır. Albüm hikayesini ilerletmek yerine hafızayı daha da bulanıklaştırmaktadır.

Bir sonraki 40 Days ise bu bulanıklığın içinden yeniden çok daha somut bir zaman ölçüsü çıkaracaktır: kırk gün.

 

3. 40 Days

Machine Gun zamanı ve mekanı neredeyse tamamen eritmişti. 40 Days ise daha başlığında zamanı yeniden ölçmeye başlar. Kırk gün geçmiş olması önemlidir, çünkü anlatıcı artık ayrılığın hemen sonrasında değildir. İlk şokun yerini, hayatın devam ettiği fakat zihnin aynı hızda ilerleyemediği daha sessiz bir dönem almıştır. Günler sayılabilecek kadar somuttur; buna rağmen kırk günün sonunda değişmesi beklenen şey değişmemiştir. Birini özlemek bazen zamanla azalmak yerine, geçen zamanın kendisini görünür hale getirir.

Kırk sayısının dini ve kültürel geleneklerde sınanma, bekleme ve dönüşüm dönemleriyle ilişkilendirilen uzun bir geçmişi vardır. Fakat Halstead'in başlığı özellikle bu sembolizm nedeniyle seçtiğine dair açık bir açıklama olmadığı sürece 40 Days'i bunun üzerine kurmak doğru olmaz. Şarkının kendi içinde sayı çok daha kişisel çalışır: ayrılığın üzerinden geçen zamanı sayan birinin takvimidir. Bir ilişkinin ardından günleri saymaya başlamak zaten kendi başına bir tür ritüeldir. İnsan zamanı ölçerek iyileşmeyi de ölçebileceğini düşünür; kırkıncı güne geldiğinde hala aynı kişiyi düşünüyorsa takvim bunun garantisini vermemiş demektir.

40 Days'i Souvlaki açısından özellikle önemli yapan şey, Neil Halstead ile Rachel Goswell'in ayrılığının burada albümün arka planından şarkının duygusal merkezine biraz daha yaklaşmasıdır. Halstead'in bu dönemde yazdığı şarkıların kişisel hayatından tamamen bağımsız olduğunu düşünmek zor; yine de parçayı ilişkinin kronolojik bir belgesi gibi okumak yerine ayrılığın bıraktığı duygusal tortuya bakmak daha anlamlıdır. Şarkıda suçlu ve haklı belirlenmez. Anlatıcı karşısındaki insanı geri kazanmak için büyük bir konuşma hazırlamaz. Daha çok, onun yokluğuyla ne yapacağını henüz öğrenememiş biri gibi durur.

Bu da Souvlaki'nin ayrılık anlatısını birçok benzer albümden ayırır. Halstead'in anlatıcısı öfkesini karşısındaki insana yönelterek kendisini rahatlatmaz. Özlem daha içe dönüktür; kişinin yokluğu kadar, o yokluğun anlatıcının kendi zihninde yarattığı boşlukla ilgilidir. Birini kaybettikten sonra özlediğiniz şeyin ne kadarının o insan, ne kadarının onun yanındayken olduğunuz kişi olduğunu ayırmak kolay değildir. 40 Days bu ayrımı çözmeye çalışmaz. Tam tersine, ikisini birbirinin içine bırakır.

Şarkının gitarları da bu hareketsizliği saklayan bir hareket yaratır. Parça Machine Gun kadar ağırlıksız değildir; ritim daha belirgin, gitarlar daha canlıdır ve melodide ileriye doğru bir itiş vardır. Fakat bu hareket duygusal bir ilerlemeye dönüşmez. Müzik giderken anlatıcı yerinde sayıyormuş hissi verir. Slowdive'ın albüm boyunca kullanacağı en güzel çelişkilerden biri budur: şarkı fiziksel olarak ilerleyebilir, hatta yükselip genişleyebilir, fakat içindeki insan hala geçmişte kalabilir.

Halstead'in vokali bu kez Alison'dakinden bile daha kırılgan duyulur. Sesini büyük bir performansa dönüştürmez; kelimeler sanki yüksek sesle söylenmeleri halinde daha gerçek olacaklarından korkuyormuş gibi gitarların arasında tutulur. Slowdive'ın vokalleri hakkında sıkça kullanılan “başka bir enstrüman gibi” tanımı burada da geçerlidir, fakat 40 Days'te sözlerin anlaşılabilir olması önemini tamamen kaybetmez. Müzik duyguyu bulanıklaştırırken, sözler onun merkezinde oldukça basit bir gerçeği tutar: zaman geçti ve ben hala seni düşünüyorum.

Bu basitlik şarkının neden bu kadar etkili olduğunu da açıklar. 40 Days ayrılığın kendisini büyük bir trajediye dönüştürmez; ayrılıktan sonra yaşanan daha sıradan bir korkuyla ilgilenir. Bir sabah uyanıp artık düşünmeyeceğinizi sandığınız insanın hala aklınıza gelmesi, sonra başka bir sabah aynı şeyin tekrar olması. Takvim ilerledikçe bu tekrar giderek daha rahatsız edici hale gelir. Çünkü zamanın geçmesiyle iyileşmenin aynı şey olmadığını fark etmeye başlarsınız.

Albümün ilk üç şarkısı böylece birbirine bağlı üç farklı uzaklık biçimi yaratır. Alison'da anlatıcı başka bir insana bakıyor, fakat ona tam olarak ulaşamıyor. Machine Gun'da insanlar arasındaki sınırlar sesin içinde çözülüyordu. 40 Days'te ise araya bu kez zaman girer. Kişi artık orada değildir; günler geçmektedir, fakat zihinsel mesafe hala oluşmamıştır. Souvlaki birini kaybetmenin tek bir anda gerçekleşmediğini yavaş yavaş göstermeye başlar: fiziksel ayrılık çoktan yaşanmış olabilir, duygusal ayrılık ise haftalar, aylar, hatta yıllar boyunca tamamlanmayabilir.

Ve tam albüm kişisel bir ayrılığın içine en fazla yaklaştığı noktaya gelmişken, Sing insan sesini yeniden atmosferin içine çekecek ve Brian Eno'nun dokunuşuyla Souvlaki'nin sınırlarını biraz daha genişletecektir.

 

4. Sing

İlk üç şarkının ardından Sing, Souvlaki'nin dünyasında küçük bir yön değişikliği yaratır. 40 Days hala oldukça tanınabilir bir ayrılık duygusunun etrafında dönüyordu; Sing'de ise anlatının sınırları yeniden çözülmeye başlar. Kelimeler vardır, insan sesleri vardır, fakat bunların hiçbiri dinleyiciye açık bir hikaye vermek için öne çıkmaz. Şarkının merkezinde ne yaşandığından çok, bir anın nasıl hissettirdiği vardır. Brian Eno'nun albüme dokunduğu yerlerden birinin tam olarak böyle bir parça olması da tesadüfi hissettirmez.

Sing, Slowdive ile Eno'nun stüdyoda birlikte geliştirdiği bir parçadır ve bu ortaklığın etkisi şarkının yapısında hemen hissedilir. Eno'nun katkısını yalnızca parçaya ambient bir hava eklemek şeklinde düşünmek yetersiz kalır; Slowdive zaten atmosferle ilgilenen bir gruptu. Buradaki daha önemli buluşma, iki tarafın da sesi bir şarkıyı süsleyen unsurdan ziyade kendi başına bir alan olarak ele almasıdır. Gitar, klavye, ritim ve vokal birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmak yerine aynı ortamın parçaları gibi davranır.

Parçanın ritmi de albümde şimdiye kadar duyduklarımızdan farklı bir etki yaratır. Machine Gun'daki dalgalanma veya 40 Days'teki daha belirgin gitar hareketi yerine burada döngü hissi ağır basar. Şarkı bir yere ulaşmaya çalışmaktan çok kendi etrafında dönüyor gibidir. Tekrarlar ilerleme duygusunu azaltırken dinleyiciyi aynı atmosferin içinde daha uzun süre tutar. Bu haliyle Sing geleneksel bir rock şarkısından çok birkaç dakikalığına içine girilen bir ses alanına yaklaşır.

Vokaller bu alanın merkezinde durmaz. Halstead ve Goswell'in sesleri müziğin üzerinde anlatıcı otoritesi kurmak yerine onun içinde belirip kaybolur. Albümün önceki parçalarında vokallerin gitarlarla arasındaki mesafeyi duygusal bir uzaklık olarak okuyabiliyorduk; Sing bu fikri daha ileri götürerek insan sesiyle enstrüman arasındaki hiyerarşiyi neredeyse ortadan kaldırır. Kimin söylediğinden veya her kelimenin ne anlama geldiğinden önce seslerin birbirine nasıl değdiğini fark ederiz.

Şarkının sözlerinde de açıklıktan çok çağrışım vardır. Uyku, bekleme, temas ve uzaklık hissi veren görüntüler bir araya gelir, fakat bunlar Alison'daki gibi belirli bir kişiyi veya 40 Days'teki gibi belirli bir zaman dilimini oluşturmaz. Sing bir ilişkinin olaylarını anlatmaktan çok, iletişimin kendisinin bozulduğu bir alan yaratır. Söylenecek şeyler vardır fakat tam olarak söylenemez; ses çıkar fakat anlamın tamamı karşı tarafa ulaşmaz. Albümün başından beri insanlar arasındaki mesafeyi anlatan Slowdive için bundan daha uygun bir müzikal yöntem bulmak zor olurdu.

Başlığın kendisi bu nedenle ilginçtir. Sing doğrudan bir emir gibi okunabilir: söyle, ses çıkar, kendini duyur. Fakat parçanın içinde insan sesi hiçbir zaman tamamen berraklaşmaz. Söylemek ile anlaşılmak aynı şey değildir. Souvlaki'nin ilişkiler konusunda şimdiye kadar kurduğu dünya da buna dayanır. Birine yakın olabilirsiniz, onunla konuşabilirsiniz, hatta aynı şarkının içinde iki ses olarak bulunabilirsiniz; bunların hiçbiri aranızdaki mesafenin gerçekten kapandığını garanti etmez.

Brian Eno'nun varlığı burada Souvlaki'yi bir Brian Eno albümüne dönüştürmez. Tam tersine, Sing'in ilginçliği, onun estetiğinin Slowdive'ın zaten yapmakta olduğu şeyle ne kadar doğal biçimde birleşmesinden gelir. Eno, gruba yabancı bir dil vermekten çok, onların kendi dillerindeki bazı imkanları daha görünür hale getirir. Slowdive'ın gitarlarıyla yarattığı bulanıklık, ambient müziğin mekan ve süreyle ilgilenen yaklaşımıyla karşılaşınca şarkı anlatıdan biraz daha uzaklaşıp çevreye dönüşür.

Bu yüzden Sing albümün en dramatik şarkılarından biri değildir, fakat Souvlaki'nin neden yalnızca iyi yazılmış ayrılık şarkılarından oluşan bir albüm olmadığını anlamak için önemlidir. Buradaki duygular sözlerden bağımsız olarak prodüksiyonun içinde yaşamaya başlar. Uzaklık yalnızca uzaklıktan bahseden bir cümlede değil, vokalin miks içindeki yerinde; tekrar yalnızca aynı şeyi düşünmekten bahseden sözlerde değil, ritmin döngüsünde bulunur. Albüm kendi psikolojisini yavaş yavaş kendi ses tasarımına dönüştürmektedir.

Sing sona erdiğinde de bu nedenle çözülmüş bir hikaye bırakmaz. Birkaç dakikalığına içinde bulunduğumuz alan kapanır ve geriye parçalar halinde sesler kalır. Ardından gelen Here She Comes ise bütün bu katmanların arasından yeniden bir insan figürünü çıkaracaktır. Fakat Alison'daki gibi ona yakından bakmak yerine, bu kez birinin bize doğru gelişini uzaktan izleyeceğiz.

 

5. Here She Comes

Sing insan sesini neredeyse tamamen atmosferin içine eritmişti. Here She Comes ise albümün ölçeğini yeniden küçültür. Şarkı başladığında gitarların arasında büyük bir gürültü duvarı yoktur; her şey daha seyrek, daha sessiz ve daha yakındır. Başlığın söylediği şey de son derece basittir: işte geliyor. Fakat Souvlaki'de birinin yaklaşması, ona gerçekten ulaşabileceğiniz anlamına gelmez.

Şarkının merkezindeki kadın hakkında yine çok az şey öğreniriz. Slowdive onu ayrıntılı bir karaktere dönüştürmek yerine birkaç görüntüyle var eder. Anlatıcının dikkati onun üzerindedir, fakat Alison'da olduğu gibi bu bakış bize karşıdaki insanın iç dünyasını açmaz. Onu daha çok anlatıcının hissettiği mesafe üzerinden tanırız. Birinin size doğru geldiğini görmek ile o insanın size ait olduğunu hissetmek arasındaki fark, şarkının sessiz gerilimini oluşturur.

Here She Comes'ın güzelliği de bu duyguyu büyütmemesinde yatar. Halstead'in vokali neredeyse çekingen duyulur; gitarlar onun etrafında genişlemek yerine boşluk bırakır. Souvlaki şimdiye kadar yoğun katmanlarıyla duyguları bulanıklaştırmıştı; burada ise aynı uzaklığı sessizlik aracılığıyla yaratır. Az ses kullanılması anlatıcıyı karşımızda daha çıplak bırakır. Söylenmeyen şeyler, söylenenlerden daha fazla yer kaplamaya başlar.

Brian Eno'nun parçaya katkısının bulunması, Sing ile Here She Comes arasında doğal bir akrabalık yaratır; fakat iki şarkı aynı yöntemi kullanmaz. Sing döngüler ve katmanlarla dinleyiciyi içine çeken bir alan kurarken, Here She Comes neredeyse tersini yapar. Sesleri azaltır, hareketi yavaşlatır ve küçük ayrıntıların duyulmasına izin verir. Eno'nun Slowdive'la kesiştiği noktanın yalnızca “daha fazla atmosfer” yaratmak olmadığını burada daha iyi hissederiz. Bazen atmosfer, bir parçaya yeni sesler eklemek kadar bazı seslerin hiç gelmemesine izin vermektir.

Başlıktaki hareket bu nedenle hafif bir ironi taşır. Birisi gelmektedir ama şarkının kendisi neredeyse hiçbir yere gitmez. Büyük bir buluşma anı yaşanmaz, mesafe kapanmaz, yaklaşmanın getirmesi beklenen rahatlama gerçekleşmez. Slowdive yine fiziksel hareket ile duygusal hareketi birbirinden ayırır. 40 Days'te günler ilerlerken anlatıcı geçmişte kalmıştı; Here She Comes'ta bir insan yaklaşırken aradaki duygusal uzaklık yerinde durur.

Albümün ilk yarısına baktığımızda, bu tekrarın giderek bilinçli bir desene dönüştüğü görülür. Alison'a bakılmış ama ona ulaşılamamıştı. Machine Gun yakınlığı iki kişinin birbirlerinin içinde kaybolmasına kadar götürmüştü. 40 Days mesafeyi zaman üzerinden kurmuş, Sing konuşmak ile anlaşılmak arasındaki farkı sesin kendisine taşımıştı. Here She Comes ise bütün bunları en basit görüntüsüne indirger: görmek, sahip olmak değildir; yaklaşmak da kavuşmak değildir.

Şarkının bu kadar gösterişsiz olması, albüm sıralamasında da önemli bir boşluk yaratır. Souvlaki birkaç dakika boyunca neredeyse kendi içine kapanır. Çünkü hemen ardından Slowdive albümdeki en geniş, en yabancı ve en fiziksel ses alanlarından birine geçecektir.

Bir kadın uzaktan yaklaşırken başlayan bu küçük şarkının ardından, insan ölçeği ortadan kalkar.

Sırada Souvlaki Space Station vardır.

 

6. Souvlaki Space Station

Here She Comes Souvlaki'yi birkaç dakikalığına neredeyse fısıltıya indirmişti. Souvlaki Space Station başladığında ise albüm bir anda yeniden genişler. Fakat bu kez genişleyen şey yalnızca gitarların hacmi değildir. Seslerin arasındaki mesafe, yankılar ve ritmin miks içindeki konumu parçayı gerçekten fiziksel bir mekan gibi hissettirmeye başlar. Slowdive sanki şarkıyı çalmak yerine dinleyicinin içine girebileceği bir oda inşa eder; yalnız bu odanın duvarlarının nerede olduğunu kestirmek mümkün değildir.

Başlığın kendisi albümün en tuhaf isimlerinden biridir. Souvlaki'nin The Jerky Boys'tan alınmış absürt kökenini bildiğimizde burada gizli bir konsept aramak daha da anlamsız hale gelir. Kelimenin yanına eklenen Space Station ise müziğin yarattığı hissi çok daha iyi karşılar. Parça gerçekten de albümün geri kalanından kopmuş, boşlukta asılı duran küçük bir istasyon gibi duyulur. Bu uzay hissi bilimkurgu anlatısından değil, seslerin birbirlerinden ne kadar uzakta konumlandırıldığından doğar.

Bunda parçanın dub müziğiyle kurduğu bağın önemli bir payı vardır. Shoegaze denildiğinde dikkat çoğunlukla gitar pedallarına, distortion'a ve reverb'e giderken, Souvlaki Space Station bas ile davulun ne kadar belirleyici olabileceğini hatırlatır. Ritim bölümü yalnızca gitarların altında tempo tutmaz; parçanın iskeletini oluşturur. Özellikle basın ağırlığı ile gitarların havada asılı duran yapısı arasındaki karşıtlık, müziğe aynı anda hem bedensel hem de ağırlıksız bir karakter verir. Bir taraf sizi yere bağlarken, diğeri sürekli yukarı çekmektedir.

Dub etkisinin en belirgin olduğu yerlerden biri de yankının kullanımıdır. Burada echo yalnızca bir sese güzellik katmak için eklenen efekt değildir. Bir nota veya vuruş duyulur, kaynağından ayrılır ve birkaç saniye boyunca parçanın başka bir köşesinde yaşamaya devam eder. Böylece Slowdive'ın albüm boyunca duygusal bir fikir olarak kullandığı “geride kalan şey” ilkesi prodüksiyon tekniğine dönüşür. Ses çoktan çalınmıştır ama yankısı hala oradadır. Bir ilişkinin bitmesiyle ona ait etkinin ortadan kalkmaması arasında kurduğumuz bağ, Souvlaki Space Station'da kelimelere ihtiyaç duymadan da hissedilebilir.

Gitarlar ise parçanın sınırlarını sürekli belirsizleştirir. Belirgin bir riff yakaladığınızı düşündüğünüz anda, ses yankının içine çekilir veya başka bir gitar katmanıyla birleşir. Slowdive'ın gitar yaklaşımını yalnızca “çok fazla efekt kullanmak” şeklinde tarif etmenin neden yetersiz kaldığı burada açıkça duyulur. Önemli olan efektlerin miktarı değil, gitarın işlevinin değiştirilmesidir. Gitar artık yalnızca akor veya melodi üretmez; uzaklık, derinlik ve hareket hissi üretir. Stüdyo da kayıt yapılan nötr bir mekan olmaktan çıkıp grubun enstrümanlarından birine dönüşür.

Halstead'in vokali bu yapının içinde ayrıcalıklı bir konuma sahip değildir. Sesinin yankıları gitarlarla karışırken, bazen nerede insan sesinin bitip başka bir dokunun başladığını ayırmak zorlaşır. Sing'de vokal ile enstrüman arasındaki hiyerarşi zayıflamıştı; burada bu ayrım daha da önemsizleşir. Şarkının ne söylediğini takip etmeye çalışmak yerine bütün kaydın nasıl hareket ettiğini dinlemeye başlarız. Souvlaki böylece sözlerle anlatamadığı bazı duyguları doğrudan sesin davranışına bırakır.

Bu yaklaşım parçayı albümün ortasında önemli bir kırılma noktası haline getirir. İlk şarkılarda sürekli başka insanlarla uğraşıyorduk: Alison'a bakıyorduk, birinin yokluğunu sayıyorduk, yaklaşan bir kadını izliyorduk. Souvlaki Space Station'da ise insan figürü neredeyse ortamın içinde kaybolur. Geriye boşlukta hareket eden sesler ve onların bıraktığı izler kalır. Albümün kişisel hikayesi birkaç dakikalığına askıya alınmış gibidir.

Yine de bu kaçış kalıcı değildir. Souvlaki ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, sonunda yeniden insan ilişkilerine döner. Souvlaki Space Station'ın genişliği de bu nedenle albüm sıralamasında daha büyük bir amaca hizmet eder. Dinleyiciyi mümkün olduğunca uzağa götürür ve ardından bir sonraki şarkıda bütün o mesafeyi tek bir insanın etrafında yeniden kapatır.

Çünkü Souvlaki Space Station'ın boşluğundan sonra albümün en tanınan gitarlarından biri yavaşça ortaya çıkacaktır.

Ve güneş vurduğunda, Souvlaki'nin şimdiye kadar bastırdığı her şey bir anda büyümeye başlayacaktır.

 

7. When the Sun Hits

Souvlaki Space Station insanı neredeyse tamamen sesin içinde kaybetmişti. When the Sun Hits ise aynı büyüklüğü yeniden bir insanın etrafında toplar. Şarkının ilk anları bunu hemen belli etmez. Gitarlar yavaşça açılır; Neil Halstead'in sesi sakin ve uzaktadır; her şey sanki birazdan dağılabilecek kadar hassas durur. Ardından gitarlar büyür ve şarkının başından beri tutulmakta olan enerji bir anda serbest kalır. Souvlaki boyunca bulanıklık çoğu zaman mesafe yaratmıştı. Burada aynı bulanıklık ilk kez ezici bir yakınlığa dönüşür.

Şarkının merkezinde yine tam olarak sahip olunamayan bir insan vardır. Halstead karşısındaki kişiyi ayrıntılı biçimde tarif etmek yerine onu ışık, hareket ve güzellik üzerinden görür. Bu kişi neredeyse gerçek bir insandan çok, anlatıcının bakışı altında parlayan bir görüntüye dönüşür. Alison'da da benzer bir idealizasyon vardı, fakat oradaki portre uyuşturucu, sarhoşluk ve kendine zarar verme çağrışımlarıyla kirleniyordu. When the Sun Hits'te görüntü daha parlaktır. Tam da bu parlaklık, şarkının altında duran kaybetme ihtimalini daha güçlü hale getirir.

Başlıktaki güneş imgesi bu açıdan önemlidir. Güneş vurduğunda bir şeyi daha net görmeniz beklenir; Slowdive'da ise ışık neredeyse tersini yapar. Fazla ışık ayrıntıları silebilir, bir yüzü yalnızca parlak bir şekle dönüştürebilir. Şarkının sevilen kişiye bakışı da böyledir. Anlatıcı onu gördükçe ona dair kesinlik kazanmaz; görüntü giderek daha ideal, dolayısıyla daha ulaşılamaz hale gelir. Birini özlerken hafızanın yaptığı şeylerden biri de budur. İnsan zamanla kişinin bütün ayrıntılarını korumaz; bazı anları diğerlerinden daha parlak hale getirir.

Bu nedenle, When the Sun Hits'i yalnızca romantik bir aşk şarkısı olarak dinlemek eksik kalır. Şarkının güzelliğinin altında sürekli bir kırılganlık vardır. Birine duyulan hayranlık ve onu kaybetme korkusu birbirinden ayrılmaz. Halstead'in anlatıcısı karşısındaki insanın güzelliğini görürken aynı anda onun kalıcı olmadığını hissediyor gibidir. Souvlaki'de sevgi çoğu zaman güvenlik sağlamaz; aksine, kaybedilebilecek bir şey yarattığı için insanı daha savunmasız hale getirir.

Müziğin yaptığı büyük hareket de tam burada devreye girer. Şarkının daha sakin bölümlerinde gitarlar Halstead'in vokaline alan bırakır. Ardından distortion ve reverb katmanları genişlediğinde, gitar artık eşlik etmekten çıkar ve parçanın duygusal olayına dönüşür. Slowdive'ın meşhur gürültü duvarı burada yalnızca “büyük” duyulmak için kullanılmaz. Sözcüklerin taşıyamadığı yoğunluk gitarların hacmine aktarılır. Anlatıcı sakin kalmaya çalışırken, müzik onun yerine kontrolünü kaybeder.

Bu karşıtlık When the Sun Hits'in neden bu kadar etkili olduğunun merkezindedir. Halstead dramatik bir vokal performansıyla şarkının ne kadar acı verici olduğunu kanıtlamaya çalışmaz. Sesini yükseltmek yerine geri planda tutar. Böylece duygusal patlama insandan enstrümanlara geçer. Gitarların yükseldiği an, bir rock şarkısındaki geleneksel büyük nakarat gibi çalışırken, aynı zamanda bundan daha soyut bir şey yaratır: ne hissettiğimizi biliyoruz, fakat bunu tek bir kelimeyle adlandırmak zorlaşıyor.

Slowdive'ın shoegaze'i neden yalnızca “üzgün şarkılar üzerine çok fazla reverb” olarak tarif edilemeyeceği de burada açıkça duyulur. Efektler duygunun üzerindeki dekor değildir. Distortion, reverb ve katmanlar şarkının psikolojisini taşır. Sessiz bölüm ile gürültülü bölüm arasındaki fark, anlatıcının söylediği şey ile içinde tuttuğu şey arasındaki fark gibi çalışır. Bir ilişkinin ardından dışarıdan sakin görünen birinin zihninde aynı anıların tekrar tekrar büyümesi gibi, şarkı da kendi içinde tuttuğu sesi sonunda taşıyamayacak hale gelir.

Albümün başından beri zaman zaman ortaya çıkan güzellik ile rahatsızlık birlikteliği When the Sun Hits'te en çekici biçimlerinden birini bulur. Şarkı son derece güzel duyulur; hatta ilk dinleyişte bu güzellik sözlerin altında bulunan huzursuzluğu örtebilir. Fakat Souvlaki için güzellik hiçbir zaman güvenli bir alan değildir. Güzel olan şey kaybolabilir, özlenen insan geri dönmeyebilir, hatırlanan an gerçekte yaşandığından daha kusursuz hale gelebilir. Albümün rüya gibi duyulmasının altında sürekli olarak uyanmak zorunda kalacağınızı bilmenin verdiği bir huzursuzluk vardır.

Bu noktada Souvlaki'nin kapak görseliyle müziği arasında da istemeden güçlü bir paralellik oluşur. Albüm kapağındaki bulanık, neredeyse soyutlaşmış yüz gibi, When the Sun Hits de bir insana çok yakından bakmanın onu daha anlaşılır hale getirmek zorunda olmadığını gösterir. Bazen yakınlık ayrıntıları belirginleştirmek yerine onları dağıtır. Şarkının sevdiği kişiyi ışığın içinde neredeyse görünmez hale getirmesi, albümün başından beri insan ilişkileri hakkında söylediği şeyin başka bir versiyonudur: görmek, anlamakla aynı şey değildir.

When the Sun Hits bu nedenle Souvlaki'nin en büyük anlarından biri olmasına rağmen, herhangi bir çözüm sunmaz. Gitarların yükselmesi anlatıcıyı geçmişinden kurtarmaz, özlenen insanı geri getirmez ve albümün başından beri açık kalan mesafeyi kapatmaz. Yalnızca o mesafenin ne kadar büyük olduğunu birkaç dakikalığına fiziksel olarak hissettirir. Gürültü çekildiğinde geriye hala aynı kırılgan insan kalır.

Ve Souvlaki tam burada daha küçük bir duyguya geri döner. When the Sun Hits'in devasa gitarlarının ardından gelen Altogether, büyük bir patlamayı daha da büyütmeye çalışmaz. Bunun yerine yeniden iki insan arasındaki o çözülemeyen alana bakar.

 

8. Altogether

When the Sun Hits duyguyu gitarların taşıyamayacağı kadar büyütmüşken, “Altogether” bu yoğunluğun ardından yeniden içeri çekilir. İlk anda başlığı albümün şimdiye kadar anlattığı her şeye karşı bir cevap gibi durur: altogether, birlikte, bir arada. Fakat Souvlaki dünyasında kelimeler nadiren bu kadar güvenilir çalışır. Albüm boyunca insanlar birbirlerine yaklaşmış, aynı alanı paylaşmış, birbirlerini izlemiş, fakat aralarındaki mesafeyi ortadan kaldıramamışlardır. Burada da “birlikte olmak” gerçekten birbirine ulaşmakla aynı şey değildir.

Şarkının sözleri bu belirsizliği çözmeye çalışmaz. Halstead yine ilişkiyi başı, ortası ve sonu olan bir hikaye şeklinde anlatmak yerine birkaç duygu ve görüntü bırakır. Yakınlık vardır, fakat bu yakınlığın ne kadar süreceğine dair güven yoktur. Bir insanın yanında olmak ile onunla aynı duygusal yerde bulunmak arasındaki fark, albümün başından beri tekrar eden meselelerden biridir. Altogether bu farkı büyük bir çatışmayla değil, ilişkinin içinde bir şeylerin sessizce kaydığı hissiyle verir.

Müzikal olarak da şarkı bu kararsızlığın içinde yaşar. Gitarlar When the Sun Hits'teki gibi dinleyicinin üzerine çökmez; daha gevşek ve dalgalı bir yapı oluşturur. Vokal yine miksin önüne tamamen çıkmaz ve sözlerin bir kısmı müziğin içinde erir. Slowdive böylece aynı tekniği farklı bir yoğunlukta kullanır. Önceki şarkıda gitarlar söylenemeyen duygunun patlamasıydı; Altogether'da ise bulanıklık daha çok düşüncenin kesinleşememesi gibi duyulur.

Başlığın yarattığı ironi de burada güçlenir. Albümün adı anlamsız bir telefon şakasından gelmiş olabilir, fakat şarkı adlarının birçoğu Souvlaki'nin duygusal dünyasıyla garip biçimde uyumludur: 40 Days zamanı sayar, Here She Comes yaklaşmayı tarif eder, When the Sun Hits bir anı ışıkla ilişkilendirir. Altogether ise albümün en fazla şüphe duyduğu şeyi söyler. İki insan gerçekten ne zaman “birlikte” sayılır? Aynı odada olduklarında mı, birbirlerini sevdiklerinde mi, yoksa birbirlerinin iç dünyasına ulaşabildiklerinde mi? Slowdive bu soruya cevap vermek yerine kelimenin kendisini rahatsız edici hale getirir.

Bu noktada Souvlaki'nin ayrılık fikri de biraz değişmiştir. İlk yarıda kayıp daha görünürdü: birini özlemek, günleri saymak, uzaktan yaklaşmasını izlemek. Albümün sonlarına yaklaştıkça mesele yalnızca birinin gitmesi olmaktan çıkar. Bazen iki insan henüz yan yanayken de aralarında bir ayrılık başlamış olabilir. Fiziksel kopuş, daha önce gerçekleşmiş duygusal kopuşun yalnızca görünür hale geldiği andır.

Altogether'ın gösterişsizliği bu nedenle önemlidir. When the Sun Hits gibi bir şarkının ardından başka bir büyük zirve yaratmaya çalışmaz. Albümün duygusal sesini yeniden alçaltır ve kaybın her zaman dramatik olmadığını hatırlatır. Bazı ilişkiler tek bir olayla parçalanmaz; iki insan aynı yerde durmaya devam ederken aralarındaki bağ yavaşça incelir.

Souvlaki artık sona yaklaşırken, bu incelme daha karanlık bir biçim almaya başlayacaktır. Çünkü Altogether hala iki insanın bir arada bulunup bulunamayacağıyla ilgilenirken, sıradaki Melon Yellow yakınlığın bıraktığı izi çok daha fiziksel ve rahatsız edici bir yere taşıyacaktır.

 

9. Melon Yellow

Altogether iki insanın yan yana dururken bile birbirlerinden uzaklaşabileceğini gösteriyordu. Melon Yellow ise bu mesafeyi kapatmaya çalışmanın daha karanlık bir ihtimaline yaklaşır: karşındaki insana ulaşmak yerine onun içinde kaybolmak. Souvlaki boyunca yakınlık çoğu zaman arzulanan ama bir türlü sürdürülemeyen bir şeydi. Burada arzu hala vardır, fakat artık sınırların korunmasından çok çözülmesiyle ilgileniyor gibidir.

Şarkının adı bu karanlığın yanında özellikle tuhaf durur. Melon Yellow ilk bakışta sıcak, hatta neredeyse neşeli bir renk çağrışımı taşırken parçanın kendisi albümün en kasvetli anlarından biridir. Slowdive başlığın neyi temsil ettiğini açıklayan belirgin bir anlatı kurmaz ve ona kesin bir sembolik anlam yüklemek güçtür. Fakat isim ile müzik arasındaki uyumsuzluk, Machine Gun'da karşılaştığımız yöntemi hatırlatır. Slowdive sert bir adı son derece narin bir parçaya verebildiği gibi, parlak bir rengi de karanlık ve ağır bir ses dünyasının üzerine yerleştirebilir.

Melon Yellow'da sözler de giderek fiziksel bir karakter kazanır. Islanmak, içinden geçmek, bir şey tarafından tamamen kaplanmak gibi çağrışımlar yakınlığı yalnızca duygusal bir mesele olmaktan çıkarır. Özellikle “soak me through” fikri, yüzeysel bir temas yerine kişinin tamamına nüfuz eden bir şey arzusunu düşündürür. Buradaki teslimiyet romantik olduğu kadar huzursuz edicidir. Bir başkasına tamamen açılmak ile kendi sınırlarını ortadan kaldırmak arasındaki çizgi giderek incelir.

Bu, Machine Gun'da başlayan çözünme fikrinin daha karanlık bir versiyonu gibi de duyulabilir. Orada Goswell'in sesi ve gitarlar suyun içinde birbirine karışıyor; iki insan arasındaki sınırların kaybolması neredeyse huzurlu bir ağırlıksızlık yaratıyordu. “Melon Yellow”da aynı sınır kaybı daha ağırdır. Yakınlık artık havada süzülmek değil, bir şeyin içine çekilmek gibi hissettirir. Souvlaki böylece aynı arzunun iki farklı yüzünü gösterir: birinin içinde kaybolmak bazen mutlak yakınlık hayali, bazen de kendinizden vazgeçmek olabilir.

Müzik bu değişimi daha ilk anlardan hissettirir. Gitarlar albümün daha parlak parçalarındaki gibi ışığın içinde açılmak yerine yoğun, karanlık bir tabaka oluşturur. Bas ve davulların ağırlığı parçayı aşağı çekerken, vokal yine bu kütlenin içine gömülür. When the Sun Hits'te gürültü duygusal bir patlamaya dönüşmüştü; Melon Yellow'da ise benzer yoğunluk çok daha kapalıdır. Patlayıp rahatlamak yerine üzerinize çöker.

Halstead'in vokalinin geri planda kalması da burada farklı bir etki yaratır. Albümün başlarında bu teknik iki insan arasındaki mesafeyi temsil edebiliyordu. Melon Yellow'da ise ses sanki dışarıdan uzaklaşmaktan çok içeride kayboluyordur. Kelimeler müziğin içinden çıkmaya çalışır, fakat hiçbir zaman tamamen yüzeye ulaşmaz. Şarkının anlattığı teslimiyet ile prodüksiyonun Halstead'in sesine yaptığı şey arasında doğal bir paralellik oluşur: anlatıcı kendi sınırlarını kaybederken vokalin sınırları da gitarların içinde silinir.

Albümün bu noktasına gelindiğinde Slowdive'ın romantizm anlayışı da oldukça belirginleşmiştir. Souvlaki sevgiyi insanı tamamlayan veya bütün sorunları çözen bir güç olarak sunmaz. Başka birine duyulan ihtiyaç bazen sizi ona yaklaştırırken, bazen kendi benliğinizden uzaklaştırabilir. Birinin yokluğu acı verebilir, fakat onun varlığı da güvenli olmak zorunda değildir. Melon Yellow bu ikiliği albümün en karanlık seslerinden birinin içine yerleştirir.

Bu nedenle parçanın sondan bir önceki sırada bulunması önemlidir. Souvlaki boyunca anlatıcılar başka insanlara ulaşmaya çalıştılar: baktılar, beklediler, özlediler, yaklaştılar ve zaman zaman onların içinde kaybolmayı istediler. Fakat bütün bu hareketlerin sonunda albüm hala bir ilişkiyi nasıl kurtaracağımıza dair bir cevap vermiş değildir. Melon Yellow çözüm arayışını neredeyse son noktasına götürür; aradaki mesafeyi kapatmanın yolu kendini tamamen bırakmaksa, bunun gerçekten yakınlık olup olmadığı artık belirsizdir.

Sonra Slowdive bütün bunları elinden bırakır.

Albümün kapanışında gürültü duvarı, devasa gitar katmanları ve sesin arkasına saklanma ihtimali büyük ölçüde ortadan kalkacaktır. Geriye Neil Halstead, bir akustik gitar ve artık saklanması çok daha zor olan bir ayrılık kalır.

 

10. Dagger

Melon Yellow Souvlaki'nin en yoğun ve karanlık seslerinden birinin içinde sona erdikten sonra, Dagger neredeyse başka bir albümden geliyormuş gibi başlar. Gitar katmanları çekilir, ritim bölümü ortadan kaybolur ve Neil Halstead'in sesi birkaç dakika boyunca saklanabileceği çok az şeyle baş başa kalır. Albüm boyunca duygularını bulanıklığın içine yerleştiren Slowdive, kapanışta tam tersini yapar. Gürültüyü büyütmek yerine azaltır. Geriye kalan boşluk, önceki dokuz şarkının bütün yoğunluğundan daha savunmasız duyulabilir.

Başlığın kendisi de albümün en doğrudan imgelerinden biridir. Dagger, hançer demektir: küçük, yakın mesafeden kullanılan ve zarar vermesi için büyük bir gösteriye ihtiyaç duymayan bir silah. Şarkıda bu kelime fiziksel şiddetten çok insanlar arasındaki incinmenin sertliğini taşır. Souvlaki boyunca ilişkilerin sonunu büyük patlamalar üzerinden anlatmayan Halstead için uygun bir imgedir. Birini incitmek için dramatik bir ihanet veya büyük bir kavga gerekmeyebilir. Bazen söylenen küçük bir şey, söylenmeyen başka bir şey veya iki insanın birbirine giderek daha az ulaşması yeterlidir.

Dagger'ı albümün geri kalanından ayıran şeylerden biri Halstead'in artık mesafeyi prodüksiyon aracılığıyla yaratmamasıdır. Machine Gun'da sesler suyun içinde çözülmüş, Sing'de vokaller atmosferin bir parçasına dönüşmüş, Souvlaki Space Station'da yankılar neredeyse fiziksel bir mekan yaratmıştı. When the Sun Hits ise anlatıcının içinde tuttuğu yoğunluğu devasa gitarlarla dışarı taşımıştı. Burada bunların hiçbiri yoktur. Halstead'in sesi ve gitarı arasındaki boşluk duyulabilir hale gelir. Souvlaki sonunda dinleyiciyle arasındaki sis perdesini inceltir.

Bu çıplaklık sözlerdeki kendini suçlama duygusunu da daha kaçınılmaz hale getirir. Şarkının anlatıcısı yalnızca karşısındaki insan tarafından incitilmiş biri değildir; kendisinin de zarar verebildiğinin farkındadır. İlişkinin çöküşünü tek taraflı bir mağduriyet hikayesine dönüştürmez. Sevgi ile zarar verme kapasitesinin aynı insanda bulunabileceğini kabul eder. Birini sevmek ona iyi davranacağınızı garanti etmez; sevildiğinizi bilmek de incinmeyeceğiniz anlamına gelmez. Albüm boyunca başka insanlara ulaşamamaktan yakınan anlatıcı, finalde aradaki mesafenin oluşmasında kendi payının bulunabileceği ihtimaliyle de karşılaşır.

Bu noktada Neil Halstead ile Rachel Goswell'in geçmişi yeniden hatırlanabilir. Albümün kayıt döneminin arkasında onların biten ilişkisi bulunduğu için Dagger'ın kırılganlığını doğrudan Goswell'e yazılmış kesin bir itiraf olarak okumak caziptir. Fakat Souvlaki boyunca yaptığımız gibi burada da biyografiyi şarkının yerine koymamak gerekir. Halstead'in yaşadıkları parçanın duygusal bağlamını anlamamıza yardımcı olabilir; şarkının gücü ise yalnızca iki müzisyenin özel hikayesini bilmemize bağlı değildir. Dagger, sevdiği bir insanı incitmiş olabileceğini fark eden herkesin tanıyabileceği kadar basit bir yerde durur.

Yine de Goswell'in albüm boyunca Halstead'le aynı kayıtta bulunması bu kapanışa ayrı bir ağırlık verir. Souvlaki yalnızca ayrıldığı biri hakkında şarkılar yazan bir müzisyenin albümü değildir; o kişi grubun içindedir, bazı şarkılarda onunla birlikte söylemektedir ve aynı müziğin yaratılmasına devam etmektedir. Bu gerçek, albümde tekrar tekrar karşılaştığımız fiziksel yakınlık ile duygusal uzaklık arasındaki farkı neredeyse somut hale getirir. İki insan aynı stüdyoda, aynı sahnede ve aynı albümde bulunabilir; yine de aralarındaki ilişkinin eski hali artık mevcut olmayabilir.

Dagger'ın sadeliği bu nedenle yalnızca estetik bir sürpriz değildir. Albümün geri kalanındaki ses yoğunluğunu geriye dönük olarak da değiştirir. Önceki şarkılardaki reverb, distortion ve gitar katmanları bir anda yalnızca Slowdive'ın müzikal kimliği değil, duyguyla araya konulmuş koruyucu tabakalar gibi duyulmaya başlar. İnsan bazen ne hissettiğini söylemek yerine onun etrafında mümkün olduğunca fazla ses yaratabilir. Dagger'da bu seslerin çoğu ortadan kalktığında, geriye anlatıcının kaçamadığı kadar basit birkaç duygu kalır: özlemek, incinmek, incitmek ve hala sevmek.

Albümün Dagger ile kapanması ayrıca Souvlaki'nin büyük bir çözüm sunmayı reddettiğini gösterir. Neil ve Rachel'in ilişkisinin neden bittiğini öğrenmeyiz; albümün içindeki anlatıcılar da sonunda geçmişlerini geride bırakıp yeni hayatlarına yürümezler. İlk şarkıda Alison'a bakarken başlayan ulaşamama hali, finalde daha fazla bilgi edinmemizle çözülmez. Albüm bize ayrılığın nasıl atlatılacağını öğretmek yerine, insanın bir ilişkinin ardından taşıdığı çelişkileri olduğu gibi bırakır.

Belki de Souvlaki'nin son şarkısının en acı tarafı tam olarak budur. Albüm boyunca insanlar birbirlerine ulaşmak için farklı yollar denediler: baktılar, beklediler, konuştular, özlediler, birbirlerinin içinde kaybolmayı hayal ettiler. Fakat Dagger bütün bu hareketlerden sonra yakınlığın daha rahatsız edici bir gerçeğini kabul eder. Birini gerçekten tanımış, ona gerçekten yakın olmuş ve onu gerçekten sevmiş olmanız, ilişkinin devam edeceği anlamına gelmez. Bazen sevgi ortadan kalkmadan ilişki sona erebilir.

İlk dokuz şarkıda Souvlaki çoğu zaman bu gerçeği güzel seslerin içine sakladı. Gitarlar büyüdü, vokaller yankının içinde kayboldu, anılar ışık ve su imgelerine dönüştü. Dagger'da ise geriye saklanacak çok az yer kalır. Albümün sonunda Slowdive'ın yaptığı en büyük ses değişikliği, daha fazla gürültü yaratmak değil onu susturmaktır.

Ve bütün o sis dağıldığında geriye bir ilişkinin neden bittiğinin cevabı değil, bittikten sonra hala hissedilebilen şeyler kalır.

 

Souvlaki 1993'te yayımlandığında Slowdive geleceğin klasiklerinden birini yapmış gibi görünmüyordu. Tam tersine, grup ait olduğu sahnenin gözden düşmeye başladığı bir anda yakalanmıştı. İngiliz müzik basınının shoegaze'e karşı sabrı tükeniyor. Birkaç yıl önce yeni ve heyecan verici bulunan içe dönüklük artık küçümsenecek bir özellik haline geliyor. Britanya gitar müziğinin dikkati başka bir yöne kayıyor. Slowdive'ın bulanık gitarları ve geri çekilmiş vokalleri dönemin değişen beklentileri içinde eski bir modanın kalıntısı gibi görülebilirdi. Bugünden bakıldığında bunun ne kadar geçici bir yargı olduğu açık: Souvlaki yaşlanırken onu çevreleyen müzik ortamı defalarca değişti, albümün kendisi ise yeni dinleyiciler bulmaya devam etti.

Bu sonradan kazanılan itibarın nedeni yalnızca shoegaze'in yeniden popüler hale gelmesi değil. Souvlaki'nin merkezindeki duygular, onu doğuran sahneden çok daha uzun ömürlü çıktı. Albüm boyunca Slowdive ayrılığı tek bir olay olarak değil, farklı mesafelerin toplamı olarak ele aldı. Bazen mesafe iki insanın arasındaydı, bazen kırk günün içinde, bazen söylenen bir cümle ile onun gerçekten anlaşılması arasında. Birisi size doğru gelebiliyor fakat hala ulaşılmaz kalabiliyor; iki insan yan yana durabiliyor fakat artık aynı yerde bulunmuyor olabiliyor. Albümün asıl hüznü birinin gitmesinden çok, yakınlığın varlığının bile kaybı engelleyemeyeceğini fark etmekten doğuyordu.

Neil Halstead ile Rachel Goswell'in biten ilişkisi bu dünyanın arkasında duruyor, fakat Souvlaki'yi yalnızca onların ayrılığının kaydı olarak görmek albümün ulaştığı yeri küçültür. Biyografi şarkılara bir başlangıç noktası verir; dinleyiciye ulaşan şey ise bundan daha geniştir. Bir insanı özlemek, onun zihninizdeki haliyle gerçek hali arasındaki farkı kaybetmek, sevginin ilişkiyi kurtarmaya yetmediğini görmek veya birine zarar verirken hala onu sevebilmek yalnızca Halstead ile Goswell'e ait deneyimler değildir. Souvlaki özel bir hikayenin ayrıntılarını anlatmak yerine o hikayenin geride bıraktığı duyguları koruduğu için kişisel kalırken aynı anda başkalarının hayatına da girebilir.

Albümün bunu nasıl yaptığı ise ne anlattığından ayrı düşünülemez. Slowdive için reverb, distortion ve gitar katmanları yalnızca shoegaze'in tanınabilir estetik özellikleri değildir. Souvlaki boyunca ses, insanların birbirlerine ulaşmakta yaşadığı güçlüğün bir parçası haline gelir. Vokaller duyulur ama tamamen ele geçirilemez; gitarlar belirir ve yankının içine çekilir; melodiler birkaç saniyeliğine berraklaşıp yeniden sisin içinde kaybolur. Albümün sözlerinde bulunan hafıza, uzaklık ve çözülme duyguları prodüksiyonun davranışına dönüşür. Souvlaki bir ayrılıktan bahsetmekle yetinmez; bir ayrılığı hatırlamanın nasıl hissettirdiğine benzemeye çalışır.

Bu nedenle albümün en güçlü anlarından bazıları kelimelerin yetersiz kaldığı yerlerde ortaya çıkar. Souvlaki Space Station'da bir yankı kaynağından ayrıldıktan sonra yaşamaya devam eder; When the Sun Hits'te Halstead'in sakin sesinin söylemediği şeyleri gitarlar devralır. Sonra Dagger gelir ve albümün kendisini korumak için kullandığı bütün bu katmanların büyük kısmını ortadan kaldırır. Yaklaşık bir albüm boyunca duyguyla dinleyici arasına yerleştirilen sis inceldiğinde geriye şaşırtıcı derecede küçük bir şey kalır: bir insan, bir gitar ve başka bir insanı incitmiş olabileceğinin farkındalığı. Souvlaki'nin finali büyük olduğu için değil, artık büyük olmaya çalışmadığı için ağırdır.

Albümün yıllar içindeki hikayesinde de buna benzeyen bir ironi vardır. Bir dönem müzik basınının küçümsemeye başladığı özellikler bugün Slowdive'ın neden bu kadar sevildiğinin merkezindedir. İçe dönüklük, belirsizlik ve gitarların arkasına saklanan vokaller grubun zayıflığı değil, kendilerine ait bir duygusal dil kurmalarını sağlayan özellikler olarak kaldı. Slowdive yıllar sonra yeniden bir araya geldiğinde karşılarında yalnızca onları 90'larda dinlemiş insanların nostaljisi yoktu; grubun dağıldığı yıllarda doğmuş veya henüz çocuk olan dinleyiciler de bu müzikte kendilerine ait bir şey bulmuştu. Souvlaki böylece ait olduğu dönemden çıkıp shoegaze'in sonraki kuşaklara aktarılmasındaki temel kayıtlardan birine dönüştü.

Belki albümün kalıcılığını en iyi açıklayan şey de kusursuz bir ayrılık hikayesi anlatmamasıdır. Burada ilişkinin neden bittiğine dair kesin bir cevap, kimin haklı olduğuna dair bir karar veya sonunda her şeyi anlamlandıran bir ders yoktur. Gerçek hayattaki ilişkiler de çoğu zaman böyle sona ermez. İnsan bazen yıllar sonra bile neyin yanlış gittiğini tek bir cümleyle açıklayamaz. Hatırladığı şeyler daha dağınıktır: bir yüz, bir ses, belirli bir gece, birinin size doğru yürüyüşü, birlikte dinlediğiniz bir şarkı. Zaman geçtikçe olayın kendisi silinirken bazı küçük ayrıntılar anlamsız biçimde yaşamaya devam eder.

Souvlaki de sonunda böyle bir hatıraya dönüşür. Albüm başladığında Alison diyerek bir insanı çağırmıştı; bittiğinde o insanlardan hiçbiri hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Bunun yerine onların yokluğunun nasıl duyulduğunu biliyoruz. Slowdive gitarlarıyla hatıraların etrafına sis çekmiş, sesleri birbirinden uzaklaştırmış ve bazen onları ayırt edilemeyecek kadar birbirine karıştırmıştır. Yıllar sonra albüme geri döndüğümüzde şarkıların ayrıntıları değişmez, fakat bizim onlara getirdiğimiz insanlar değişebilir.

Çünkü bazı ilişkiler bittiklerinde tamamen ortadan kaybolmaz.

Bazen geriye yalnızca sesleri kalır.

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın