Fleabag, BoJack ve Ben: Karakterlerde Kendimizden Bir Şeyler Bulmak Üzerine

Fleabag, BoJack ve Ben: Karakterlerde Kendimizden Bir Şeyler Bulmak Üzerine
0 Beğen
0 Yorum

Fleabag, Bojack Horseman, Lorelai Gilmore. Aslında en sevdiğim karakterleri sıralıyorum burada. Her ne kadar birbirinden alakasız görünseler de hepsini izlerken kendimden bir şeyler buluyorum. Fleabag ile hâlâ o otobüs durağındayım, Lorelai ile Luke’s'ta kahvemi yorumluyorum.

Bir dizide bir karakter ağlıyor ve ben onun için üzülüyorum. Bir şarkı çalıyor ve “bu resmen benim” diyorum. Bir filmde hiç yaşamadığım bir ilişkinin bitişine üzülüyorum. Eminim bunları tek hisseden, yaşayan ben değilim.

Aslında bunların hiçbiri bizim hikâyemiz değil. Peki neden bazen kendi hayatımızdan daha kolay kendimizi başkasının hikâyesinde buluyoruz?

Bu soruyu sorduktan sonra hemen aklıma şu cevap geldi. Mantıklı veya mantıksız oluşundan emin değilim, sadece içimden geçenleri yazıyorum: Acaba dizinin öyle ya da böyle bir şekilde işleri düzelteceğinden, ikinci sezonda olmasa da beşinci sezonda aşıkların birbirine kavuşacağından emin olduğumdan dolayı mı?

Ama kendi argümanımı çürüterek günümüz film ve dizi dünyasında ölen ya da kavuşamayan aşıkları da görüyoruz.

O zaman bana bu rahatlığı veren, kendi dünyammış gibi beni içinde hissettiren duygu, durum ne? Burada ise aklıma “mesafe” geliyor. Kendimden bir şeyler bulurken aslında hikâyenin dışında, tamamen izleyiciyim. Öyle yapardım, böyle anlamlandırırdım diyorum ama karar mekanizması olmaktan çok uzağım.

Bu yazıyı yazarken nasıl şekilleneceğine ben karar veriyorum. Bir anda bu yazıyı bir blog yazısı olmaktan çıkarıp magazin yazısına da dönüştürebilirim. Ama o diziyi izlerken karar mercii ben değilim. Ve bu bana iyi hissettirip düşünmeme, bağ kurmama alan açıyor.

Neden karar vermediğim bir hikâyede kendimi daha rahat buluyorum?

Çünkü kendi hayatımızda kararların sonucunu da yaşıyoruz. Birine mesaj atıp atmamak, bir ilişkiyi sürdürmek, birinden uzaklaşmak... Hepsinde bizim kararımızın bir bedeli var. Bize bir şekilde, iyi ya da kötü olarak döneceğini biliyoruz ki genelde iyi şekilde dönmesini umarken daha da işleri sarpa sardırıyoruz. Devamında pişmanlığını çekiyoruz falan.

Ama Fleabag bir şey yaptığında ben sadece izliyorum. “Ben olsam şöyle yapardım” diyebiliyorum ama gerçekten yapmak zorunda değilim. Fleabag kendi kararını veriyor ve yaşıyor ama dönüp “böyle yaptığı için başına bunlar geldi, demek ki ben de bu tarz bir olayla karşılaştığımda böyle yapmamalıyım” diyorum. Belki de bağ kurma dediğimiz olay tam da burada gerçekleşiyor. Bir ders almak için izlemiyorum diziyi ama illa bir ders çıkarıyorum kendime. Bu sizde de kesinlikle böyle olur demiyorum. Ama bağ kurmamda belki de etkilidir diye bir düşünce damlıyor içime.

İkinci bir ihtimal olarak da şunu düşünüyorum kafamda: Biz insanoğlu olarak birilerinin hayatına özenmeye çok meyilliyiz. İmreniriz, “şuna bak nasıl da kaptı oğlanı” deriz, hatta işi ileriye götürüp kıskanırız bile. Olivia Rodrigo’nun jealousy, jealousy şarkısında anlattığı şey de biraz buna benzemiyor mu? Başkasının hayatına bakıp kendi hayatımızı onun üzerinden değerlendirmek, onda gördüğümüz bir şeye imrenmek, bazen de o şeye sahip olamadığımız için rahatsız olmak.

Belki de bu duygu düşündüğümüzden çok daha eski. Habil ile Kabil hikâyesini düşündüğümüzde bile kıskançlık ve başkasının sahip olduğu şey karşısında duyulan rahatsızlık karşımıza çıkıyor. Yunan mitolojisinde ise Eris’in altın elmasıyla başlayan o meşhur hikâyede Hera, Athena ve Aphrodite arasındaki rekabeti görüyoruz. Belki de birilerinin hayatına bakıp kendimizi onunla kıyaslama, sahip olduklarına imrenme ve hatta onlarla yarışma hâlimiz sandığımızdan çok daha eski bir insanlık hâli.

Belki de burada “kendimizi bulmak” dediğimiz şeyi biraz daha sorgulamak gerekiyor. Çünkü ben gerçekten Fleabag’de kendimi mi buluyorum? Fleabag’in yaşadığı her şeyi yaşamadım - hayatıma çok ateşli bir rahip girmedi - , Lorelai’nin hayatını yaşamadım - ki onun gibi küçük yaşta, zor bir hayatın içerisinde bu kadar zeki bir çocuk büyütmek eminim ki yapabileceğim bir şey değil -, Bojack gibi - ünlü olduğum, alemlere aktığım, bazı duygularımı kaybettiğim - bir hayatım da olmadı. O zaman onları bu kadar tanıdık yapan şey tam olarak ne?

Belki de mesele karakterin bizim hayatımıza ne kadar benzediği değildir. Bazen yaşadığı bir şeyi değil, hissettiği bir şeyi tanıyoruz. O hayal kırıklığı, atıyorum o mezuniyet törenindeki coşku veya ailemizle yaşadığımız bir kavgada duyduklarımız karşısında hissettiklerimiz... Bazen de tam tersine, kendimizde olmayan ama olmak istediğimiz bir şeyi görüyoruz.

Mesela önceden romantik komedi izlemeyi hiç sevmezdim çünkü bilirdim ki onlarınki gibi sıradışı bir aşk hikayesi yaşamayacağım veya kimse beni öyle sevip arkamdan “aşk için” ve “aşkla” koşup düğünümü basmayacak. Burada karakterle bağ kurmak yerine nefret ederdim onlardan. Şimdi bilgeyim - biraz da manifeste inanıyorum - onlarınki gibi bir aşk yaşayacağım umuduna tutunmak için bile izliyorum ve o karakterleri seviyorum.  50 First Dates filmindeki gibi, beni her gün yeniden kazanmak için uğraşacak bir adamın varlığı düşüncesi bile beni iyi hissettiriyor.

Yani bir karaktere bağlanırken her zaman “bu resmen benim” demiyor olabiliriz. Bazen “keşke ben de böyle olabilsem”, bazen “ben de bunu hissettim”, bazen de sadece “ben olsam ne yapardım?” diyoruz.

Belki de kendimizi başkasının hikâyesinde bulmak dediğimiz şey, kendimizle karakter arasında birebir bir benzerlik kurmaktan çok daha karmaşık bir şey.

Yani bir karaktere bağlanırken her zaman “bu resmen benim” demiyor olabiliriz. Bazen “ben de bunu hissettim” diyerek bağlanıyoruz. Bazen “keşke benim hayatım da biraz böyle olsaydı” diyerek. Bazen de “ben olsam ne yapardım?” diye düşünerek. Bunu belki de daha da çeşitlendirebiliriz; baktığımız, durduğumuz yere göre ya da duyduğumuz veya dinlediğimiz şeylere...

Fleabag’de kendimizi bulduğumuzda belki onun yaşadığı olayları değil, yalnızlığını, yaptığı bir hatadan sonra hissettiklerini veya birine söyleyemediklerini tanıyoruz. Romantik komedilerde ise durum biraz değişiyor. Oradaki karakterlerde kendimizi bulmaktan çok, onların yaşadığı şeyi yaşama ihtimalini seviyoruz. Yani bazen hikâyeye geçmişimizden, bazen bugünkü halimizden, bazen de olmak istediğimiz kişiden bakıyoruz.

Belki de bu yüzden bir karakteri sevmenin tek bir sebebi yok. Ama zaman içinde bazen haksız bulduğum bir karakteri haklı bulmaya başlayabiliyorum - bunun benim için en büyük örneği Yahşi Cazibe’deki Simge karakteriydi. Çünkü değişen karakter değil, ona baktığımız yer olabilir. Karşısında dururken bir anda tam arkasına da geçebiliyoruz.

Aslında bu, hayatta verdiğimiz kararlarla da biraz bağlantılı. “5 yıl önce ne kadar salakmışım” cümlesini eminim ki hepimiz kurmuşuzdur. Bence bu da biraz ona benziyor.

Belki de bu yüzden kendimizi başkasının hikâyesinde bulmak, aslında kendimize ne kadar benzeyen bir karakter bulduğumuzla ilgili değildir. Bazen geçmişteki halimizi görüyoruz, bazen şu anki halimizi, bazen de olmak istediğimiz kişiyi. Hatta bazen yıllar önce sinir olduğumuz bir karaktere bugün hak vermeye başlıyoruz. Hikâye aynı hikâye ama biz artık aynı kişi değiliz. Belki büyüyoruz belki de küçülüyoruzdur. Farklı bakmaya başlıyoruz ya da yıllar sonra aynı noktaya geliyoruz aynı veya farklı bir insan olarak. Belki de kurduğumuz bağın bir kısmı tam olarak buradan geliyor.

Bir hikâyeyi izlerken hem ona kendimizden bir şeyler bırakıyor hem de kendimizden biraz uzaklaşıyoruz. Karakterin kararlarını biz vermiyoruz, onun yaşadıklarının sonucunu biz yaşamıyoruz ama yine de onun üzerinden kendi hayatımıza bakabiliyoruz. Belki de başkasının hikâyesini bu kadar rahat sevmemizin sebebi, kendi hikâyemize her zaman bu kadar uzaktan bakamıyor oluşumuz.

O yüzden belki de bazen “bu resmen benim” dediğimizde gerçekten kendimizi bulmuyoruz. Sadece kendimizden bir parçayı, olmak istediğimiz bir ihtimali ya da henüz anlamlandıramadığımız bir duyguyu bir başkasının hikâyesinde görüyoruz.

Belki de mesele başkasının hikâyesinde kendimizi bulmak değildir. Belki de bazen kendimizi görebilmek için hikâyenin bize ait olmaması gerekiyordur ve belki de bazı hikâyeleri bu yüzden kendi hikâyemizden bile daha tanıdık buluyoruz.

Belki hâlâ o otobüs durağında, başkasının hikâyesine bakıyoruz.

Sonucu ve yorumu size bırakıyorum ama bazen Fleabag’teki şu cümleyi de aklıma getirmeden edemiyorum:

“I want someone to tell me what to do.”

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın