212 Photography İstanbul ile Fotoğraf 200 yaşında!

212 Photography İstanbul ile Fotoğraf 200 yaşında!
2 Beğen
0 Yorum

2026 yılında, bir fotoğraf festivalinden yalnızca iyi fotoğraflar göstermesini beklemek biraz yetersiz kalıyor. Fotoğrafın nasıl üretildiğine, nasıl hatırlandığına, zaman içinde nasıl değiştiğine ve bundan sonra neye dönüşebileceğine bakmak gerekiyor.

212 Photography İstanbul'un 9. edisyonu da tam olarak bunun peşine düşüyor. 26 Eylül – 11 Ekim arasında İstanbul'un farklı noktalarına yayılan festival; sergilerin yanı sıra söyleşiler, film gösterimleri, atölyeler ve portfolyo değerlendirmeleriyle fotoğrafın etrafında daha geniş bir alan kuruyor. Bu yılın programında beni asıl ilgilendiren de bu. Çünkü festival fotoğrafı tek bir tanımın içine sokmak yerine, onun zaman içinde ne kadar değişebildiğini gösteriyor

Yazdığım bu yazıda da aslında; 212 Photography İstanbul’u size aktarırken, “hangi sergiler var?” diye anlatmak değil. “fotoğraf bugüne nasıl geldi? ve şimdi nereye gidiyor'u anlatarak bu edisyonun benim tarafımdan geniş bir ilham noktası olduğunu anlatmak. İyi Okumalar :)




Fotoğrafın geçmişini düşününce akla genellikle büyük olaylar, portreler, savaşlar, şehirler geliyor. Ama fotoğrafın tarihi yalnızca bunlardan oluşmuyor. Bu yıl festivalde Martin Parr'ın Short & Sweet sergisi bunun güzel örneklerinden biri. Elli yılı aşkın üretimini bir araya getiren sergide Parr'ın erken dönem siyah-beyaz fotoğraflarından renkli çalışmalarına ve İstanbul'a odaklanan Parrjektifserisine kadar uzanan bir seçki var.

Parr'ın fotoğraflarında çok büyük olaylar aramak gerekmiyor. Turistler, tatiller, yemekler, kalabalıklar, insanların gündelik halleri... Bir anlamda hepimizin içinde bulunduğu ama çoğu zaman bakmaya değer bulmadığımız şeyler. Bence Parr'ı bugün hâlâ ilginç yapan şey biraz da bu.


Waikiki Beach, USA, 1993 © Martin Parr  

Fotoğrafın konusu illa olağanüstü bir an olmak zorunda değil. Aynı mekânda yer alan Frank Horvat'ın Please, Don't Smile sergisi ise başka bir dönüşüme bakıyor. Horvat, moda fotoğrafını stüdyodan çıkarıp Paris ve Londra'nın sokaklarına taşıyan isimlerden biri. Modellerini şehrin akışı içine yerleştirerek moda fotoğrafıyla gündelik hayat arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor.  Bugün sokakta çekilmiş bir moda fotoğrafını çok normal karşılıyor olabiliriz ama bunun her zaman böyle olmadığını hatırlamak güzel.

Eski Posta Han'daki sergilere geldiğimizde fotoğrafın başka bir tarafıyla karşılaşıyoruz.
Örneğin Senegalli sanatçı Omar Victor Diop, Allegoria serisinde kendi bedenini merkeze alarak insan ve doğal dünya arasındaki ilişkiye bakıyor. Klasik resim, Batı Afrika portre geleneği ve Japon ukiyo-e gibi farklı görsel referansları bir araya getirirken çevresel adalet ve birlikte yaşama gibi meseleleri de işin içine katıyor.


 

Burada fotoğraf artık yalnızca bir şeyi kaydetmiyor. Bir şey hakkında konuşuyor. Bu ayrım küçük gibi görünse de fotoğrafın geçirdiği dönüşümü anlamak açısından önemli. Bir görüntü gerçekliği gösterebilir ama aynı zamanda onu yorumlayabilir, sorgulayabilir, hatta yeniden kurabilir.

Xuebing Du'nun Mother of Pearl çalışmaları da başka bir yerden benzer bir şey yapıyor. Çiçekleri ve doğal formları ışık, doku ve yakınlık üzerinden ele alan sanatçı, klasik natürmort geleneğiyle çağdaş fotoğraf arasında bir yerde duruyor.

Peki bundan sonrası?

Benim için en merak uyandıran taraf biraz da burası.
Çünkü fotoğrafın geleceğinden bahsettiğimizde artık yalnızca daha iyi kameralar, daha yüksek çözünürlükler veya yeni objektiflerden bahsetmiyoruz. Kameranın olmadığı görüntülerden de bahsediyoruz.

 

St. Benoît Kilisesi'ndeki ücretsiz serginin konuğu olan; David Szauder'ın Triptych: Hafıza, Kuşku ve Yazgılar yerleştirmesi bunun iyi örneklerinden biri. Szauder'ın farklı çalışmalarını bir araya getiren yerleştirmede ışık, görüntü ve yapay zekâ üzerinden hafıza ve geçmişin izlerine bakılıyor.

Yapı Kredi bomontiada'daki Ekosistem ise Erdal İnci, Ozan Türkkan ve Selçuk Artut'un işlerini bir araya getirerek doğa, teknoloji ve insan arasındaki ilişkiye bakıyor. Hareket, ışık, ses ve dijital teknolojiler aynı alanda buluşuyor. Burada ister istemez şu soru geliyor:

Kameranın olmadığı bir görüntüye hâlâ fotoğraf diyebilir miyiz?
Belki de fotoğrafın 200. yılında cevaplamamız gereken soru artık “fotoğraf nedir?” değil. Görüntü nedir?

212'ye neden bakmalıyız?

Bence festivalin güzel taraflarından biri, bütün bunları tek bir sergide anlatmaya çalışmaması.
Bir yerde Martin Parr'ın gündelik hayatına bakıyorsunuz, başka bir yerde Frank Horvat'ın moda fotoğrafına, sonra Brezilya modernizmine, doğaya, çevreye, hafızaya ya da yapay zekâya geçiyorsunuz.

Üstelik bunlar yalnızca sergilerden ibaret değil. Film gösterimleri, söyleşiler, atölyeler ve portfolyo değerlendirmeleri de programın parçası. Yani fotoğraf sadece duvarda duran bir şey olmaktan çıkıp izlenen, konuşulan ve üretilen bir şeye dönüşüyor.

212photographyistanbul.com

Sizlere önerim, 212’nin 9. edisyonun da her şeyi görmeye çalışarak değil, birkaç sergi seçip onların arasında bir bağlantı arayarak çıkmanız.

Martin Parr’dan gündelik hayata, Omar Victor Diop’tan doğaya ve temsil meselesine, David Szauder’dan yapay zekâya uzanan bu rota, fotoğrafın geçirdiği dönüşümü tek tek sergilerden daha iyi anlatabilir.

Çünkü 212'nin bu yılki programında asıl ilginç olan şey tek tek fotoğraflardan çok, bu fotoğrafların yan yana geldiğinde sorduğu sorular.

Fotoğraf 200 yaşında. Ama hâlâ değişiyor. Belki de onu ilginç yapan şey tam olarak bu.

Çokça sevgiler, Mustafa.

Kaynak:
1, 2, 3

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın