Bir gün gelir, hiçbir şey olmamışken bir şey biter. Belli bir sebep yoktur sadece bir ağırlık çöker, yavaşça, sanki içeride bir şey yer değiştirmiş gibi.
Zaman bazen bir nehir gibi akmaz, bir odaya birikir. O odada oturursun ve farkına varırsın ki asıl geçen zaman değil, sensin sen geçiyorsun, oda kalıyor.
Aklımda bir soru dönüp duruyor uzun zamandır, kimseye sormadığım: yarın ne kadar sürer? Cevabını bilmiyorum, belki de sormanın amacı cevap bulmak değil.
Sarı bir renk var hafızamda, nereden geldiğini tam hatırlamasam da camdan süzülen yağmurun arasından geçen bir sarı, bütün griliğe inat duran. Bazen bir duygu, bir olaydan değil, bir renkten kalır geriye.

Söylenmemiş cümleler bir yerde birikir, kimse onları saymaz ama ağırlıkları vardır. Bir dilin, bir kelimenin, parça parça satın alınabileceğini düşünürüm bazen sanki miras kalan sadece eşya değil, sanki bir kelimeyi kaybetmek bir insanı kaybetmekle aynı ağırlıkta.
Bir yakınlık vardır ki, en çok o kaybolunca anlaşılır. Biri yanındayken sesi arka planda kalır, önemsiz görünür; gittiğinde o ses en yüksek sesle çınlar hafızada.
Sınırda bekleyen birileri var gözümün önünde ne buraya ait ne oraya, bir arabanın camını silip bir anlığına birine dokunan, sonra tekrar hiç kimseye ait olmayan. Aidiyet aranır durur, ama bulunduğu yerde değil de hep bir sonraki yerde sanılır. Belki de aidiyet bir yer meselesi değildir, bir an meselesidir geçip giden, yakalanamayan, ama bir kere yaşandığı için bütün hayata yetecek kadar gerçek olan bir an.
Deniz kenarında, davetsiz, açıklamasız bir dans sahnesi geçer gözümden anlamını çözmeye çalışmam yanlış gibi gelir, sadece izlerim, o anın kendi mantığına teslim olurum. Bazı görüntüler açıklanmak istemez, sadece hissedilmek ister.
Bekleme hali vardır, hiçbir şeyin gelmediği ama beklemenin bitmediği bir hal. Ne için beklendiği bile unutulur bazen; sadece bekleme kalır, bir alışkanlık, bir duruş biçimi.
Geçmişle kurulan ilişki tuhaftır geçmiş hiç değişmez ama ona bakış her seferinde değişir. Hafıza sabit bir kayıt değildir, her hatırlayışta yeniden yazılan bir şeydir.
En çok da şu kalıyor geriye: bir insanın kendi hayatına, sanki başkasının hayatıymış gibi, uzaktan bakabildiği o nadir anlar. Kendini bir kenara çekip izlediğin, "bu benim hayatım" dediğin ve bu cümlenin hem çok ağır hem çok hafif geldiği anlar.
Ve sonunda geriye kalan soru hep aynı soru gibi durur: elimizdeki zaman ne kadar sürer? Kimse bilmez, kimse bilemez. Ama bu bilinmezlik bile bir teselli gibi gelir bazen çünkü bilinmediği için her an biraz daha değerli, biraz daha kırılgan, biraz daha gerçek olur.
Belki de bütün mesele budur: elde olanı, elde olduğunu bilerek yaşayabilmek. Bunu başarabilen çok az insan vardır; çoğumuz ancak kaybettikten sonra, geriye dönüp baktığımızda anlarız neyin elimizde olduğunu.
Bir cümle daha var aklımda, o kadar basit ki neredeyse hiçbir şey söylemiyor gibi görünür ama söylediği her şeydir aslında: bugün de yarınmış gibi yaşa.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın