Yeni sezonun ilk röportajıyla sonunda geri döndüm! Açılışı da öyle sessiz sedasız yapalım
istemedim :)
İlk konuğum; enerjisi, mizahı ve birbirinden güzel şarkılarıyla son dönemde severek takip
ettiğim Sena Gül. Onu Paptircem olarak tanıyoruz ama ben bu röportajda biraz sorusunun dışına çıkıp, o ismin arkasındaki Sena’yı kurcalamak istedim.
Biraz müzik konuşacağız, biraz geçmişe gideceğiz, biraz yeni albümünün kapısını aralayacağız. Tabii Sertab Erener’le yaptığı “Yedek Anahtarım” düetini ve “Anadolu Yakası”nı da es geçmeyeceğiz. Kısacası yeni sezonun ilk sohbeti için daha iyi birini seçemezdim. Hazırsanız, ben hazırım. Sena Gül’le sohbetimize başlayalım.
Sena, öncelikle hoş geldin! Yeni sezonun ilk röportajında seni konuk etmek benim için
gerçekten harika oldu. Çok uzun zamandır ağırlamak istediğim biriydin. Umarım sohbetimiz
boyunca bol bol güleriz. Sende çok sevdiğim bir şey var; ne kadar eğlenceli görünürsen görün, sanki içinde hep ayrı bir dünya taşıyorsun. Seni biraz o dünyanın içine götürmek istiyorum. Sen kendinle baş başa kaldığında nasıl birisin, dışarıdan gördüğümüz Sena’dan çok farklı mısın?
Öncelikle hoş buldum! Yeni sezonun ilk konuğu olarak burada bulunmak ne güzel. Nice harika
röportajlarınız olsun. Bende çok sevdiğini söylediğin şey, yakınlarımın canını “sağı solu belli olmaz” şeklinde vuku bularak yaksa da ben de bu ikili halimi çok seviyorum. Hayat kötü şeylerle dalga geçmeden
geçer mi hiç? Ben mutsuzluğun tersinin gülmek olduğunu düşünmüyorum. Gülmek, mutsuzluğa gayet eşlik edebiliyor gibi geliyor bana. Ama tabii, aslında bu halimle de barışmayı yeni yeni beceriyor gibiyim. Bu barışma uzun yıllar sürdü, öyle de olması gerekiyordu bence.
Ben her insanın, insan olmak için bir ödevi olduğunu düşünüyorum. O da galiba en zoru: kendiyle baş başa kalıp, kendi gölgelerine açık açık bakabilmek. Kimseye söyleyemediği, utandığı, suçlu hissettiği düşüncelerini kendine söyleyebilmek, yanlışlarını kendi yüzüne vurabilmek, neden yaptığını dürüstçe tespit edebilmek, kendine yalansız ve bazen acımasız şekilde yaklaşabilmek. Bu başta insanı korkunç bir eleştirel içses sahibi yapıyor, o yüzden de mutsuzlaştırıyor. Kendine çoğu zaman “ikiyüzlü”, “yalancı”, “kötü”; ya da “beceriksiz”, “yetersiz” biri olarak yankı yaptırıyor. Ta ki, bu yanlarımızın çok insani şeyler olduğunu fark edene ve kendimize biraz olsun şefkat gösterip anlayabildiğimiz ana kadar. O yüzden
dışardan gördüğünüz pek çok şeyin hesabını kendime verebildiğim için evet, dışardan gördüğünüz Sena’nın aynısıyım.
Bence insanı tanımanın en güzel yolu büyük cümlelerden değil, küçük huylarından geçiyor. Seni yakından tanıyan birine “Sena’yı bana tek bir huyuyla anlat” desek, sence ne söylerdi? Hatta biraz utanacağın bir huyun varsa onu da özellikle merak ediyorum. :)
Mükemmeliyetçiliğim… Şaka şaka.
Ya ben artık tahammülsüz biriyim galiba. Yıllar içinde kendi ruh sağlığına ve sınırlarına karşı çok korumacı biri oldum; çünkü zamanında çok canım yandı. Bunlar öyle çok garip sınırlar da, değil aslında; bence her sağlıklı insanda olması gereken şeyler. Kendimin 9-10 yaşlarındaki versiyonuna, onun ihtiyacı olan ablalığı etmeye başladığımdan beri, etrafımdan daha çok “Sena biraz huysuzdur” laflarını işitmeye başladım. Bununla da gurur duyuyorum: demek ki iyi bir ablayım. Kimse küçük Sena’nın hakkını yiyemez, ona rahatsız hissettiremez. Çünkü onun huzuru her şeyden daha önemli. O yüzden insanlara çok daha mesafeli davranıyorum galiba. Ama telafisi çok kolaydır. O duvarlar öyle sonsuza kadar kalmaz asla. Ufacık bir iyi niyet, hemen o duvarları yıkar. Bu tahammülsüzlük konusunda şuralara hiç yokum: insanların kendine çok güvenen iddiaları, üretim sürecindeki zorluklar düşünülmeden yapılan eleştiriler, özellikle de hassas konularda çok köşeli laflar, hele ki o kişi bu hassas konuda hiç sınanmamışsa. En kötüsü de huysuzluğum yüzümden hemen okunur ve tüm odanın enerjisini mahvederim. Bunu eskiden kontrol edemezdim, şimdi tüm dostlarım bu huyumu bildiği için bu halime gülüyorlar “Sena yine birilerini öldürüyor kafasında” diye, ben de onlarla gülüyorum ve hafifliyor.
Sende müzik sanki sonradan seçilmiş bir meslekten çok, zaten hayatının içinde var olan
bir şeymiş gibi duruyor. Çocukluğundaki Sena’ya bugün müzik yaptığını söylesek ne tepki
verirdi? Müzikle kurduğun bu bağın ilk nerede başladığını hatırlıyor musun?
Çocukluğumdaki Sena, bunların hiçbirine inanamazdı.
Hep çok enerjik, çok göz önünde olmak isteyen ama bunları yapacak cesareti olmayan bir çocuktum. Kendimi maalesef çok yetersiz görürdüm. Hep söylerim; eskiden televizyonlarda izlediğim mor ve ötesi, Şebnem Ferah gibi insanların büyücü gibi bir şey olduğuna inanırdım. Onlar dünyaya özel olarak gelmişti ve onların yaptığını herkes yapamazdı. Hele ki ben, hiç. Onları dinleyip, küçük orgumun önünde onların şarkılarını çalar, kendimin bile duyamayacağı bir desibelde şarkılarını söylerdim. Şimdi onlar gibi sahneye çıkıyor olduğumu, kendi şarkılarımı başkalarının söylediğini görseydi kafayı yerdi herhalde.
Müzik, tabii ki ben kendimi bildim bileli vardı. Galiba sadece ilkokulda girdiğim derslerde kulağımda kulaklık yoktur, onun dışında uyurken bile müzik dinlerdim. İlk aşkımla olan bakışmalarımızı hayal ederken, ailemle geçirdiğim vakitlerde, yazlık yolunda, yazlıkta, bir arkadaşıma sinirlenip ona söyleyeceğim şeyleri düşünürken, sınavlara hazırlanırken… Aklıma gelen her anda müzik vardı. Şimdi de hayatımın ta kendisi oldu sağ olsun. İyi ki de oldu.
Şarkılarında çok güzel bir şey var; insan bazen gülerken yakalanıyor, sonra bir bakıyor
cümlenin altında başka bir duygu var. Senin yazarken kendini en rahat bıraktığın yer hangisi?
Mizahın arkasına saklanmak mı, yoksa duyguyu olduğu gibi bırakmak mı?
Aslında yazdığım şeylerin çoğu, dümdüz acı anından çıkan şeyler. Tek başıma kaldığım ve işin içinden çıkamadığımı hissettiğim, bu halde olmamın aslında bir nedeninin bile olmadığı (en kötüsü de nedensiz olmasıdır zaten) anlarda çıkıyor çoğu. Ama bu şarkılar konserde söylenirken, mutlaka şakayla karışık performe ediliyor. Ben duygularımı yaşıyorum, sonra da şakalarını yapıyorum. Dediğim gibi bu durum, üzüntülü bir anın tam tersi değil, eşlikçisi gibi. Mutsuz bir anımızda gülersek mutlu olmayız. Mutsuzluğumuz olduğu yerde durur, yalnızca kendimize biraz olsun dışardan bakmamızı sağlar. Mizahın arkasına saklanmak gibi de gelmiyor, dümdüz öyle yaşadığım için öyle çıkıyor içimden. Acıyı yaşarken gülmek kolay gelmese de, kabuk bağladıktan sonra yavaş yavaş o kabuğa bakıp gülebilmek güzel şey. Hiçbir zaman da o çok dürüst acı anlarında “acaba bu beni özgüvensiz, mutsuz biri gibi gösterir mi?” diye bir kere bile düşünmedim. Herkesin aynı şeyi yaşadığını çok iyi biliyorum. En çok da o herkesin yaşadığı ama dillendirmediği şeyler üzerine yazmaya, onları parmakla göstermeye bayılıyorum.
“Anadolu Yakası”nı dinlerken insanın yüzünde ister istemez küçük bir gülümseme oluşuyor; biraz kaotik, biraz romantik, biraz da “ben bu gece eve nasıl döneceğim?” hâli var. Bu şarkının ortaya çıktığı geceyi ya da o ruh hâlini düşündüğünde, bize nasıl bir hikâye anlatırsın?
Bir arkadaşımın lansman partisine gitmiştim. Bizde lansman partileri meşhurdur: Herkes birbirini tanır, ama yeterince de tanımaz, o yüzden doğru düzgün bir sohbet dönemez. O gürültü içinde, herkes birbirine merak etmediği soruları sorar. Yarısını duyar, yarısını duymaz. Duydukları da hiç kimsenin hafızasında yer edecek kadar önemli değildir. Bir sürü insanla tanışırsın, hiçbirinin adını hatırlamazsın. Yüzlerce insanla konuşur, kimseyle sohbet edemezsin. Görevini yerine getirir, katılımını sağlayıp aynı acınası haline, evine geri döner, kendini “ben bugün ne biçim bi’ insandım ya öyle?” diye sorarken bulursun. O kadar rahatsız edicidir ve tanıdıktır ki bu his, şarkının ilk taslağını bitirmek 1 gününü alır. Şarkının adını da “bir daha böyle saçma sapan etkinlikler için Avrupa yakasına geçersem bana da Sena demesinler” koyamadığın için, “Anadolu Yakası” koyarsın. Hayatımda hiç bu kadar dolu dolu ve hızlı bir şarkı yazmamıştım galiba.
Şarkının bütün o eğlencesinin içinde bir de eve dönme, tanıdık bir yere sığınma hissi var. Senin için “Anadolu Yakası” sadece bir yer mi, yoksa biraz da kendini ait hissettiğin bir hâl mi?
Literal anlamda Anadolu Yakası, bence İstanbul’un kurtarılmış bölgesi. Herkesin kendi olabildiği çok az yerden biri zaten Kadıköy. En azından yayan olarak yürüyebildiğimiz yerler var. Artık İstanbul’da o da zor çünkü. Ve tabii ki, yıllar içinde benim kendi kabuğuma çekilmemin verdiği bir sahiplenme de var. Anadolu Yakası, kendim olabilmek demek, birilerine yalan söylememe gerek olmaması demek. Evime yakın olmak, bir şeyden memnun değilsem (ki bu çok sık yaşanır) hemen evime dönebilme şansı demek. Dışarı çıktığı gibi eve dönme hayali kuran biri olarak, Avrupa Yakası’na geçmek benim için kâbus gibi bir şey.
Sertab Erener’le “Yedek Anahtarım”da buluşmanız gerçekten çok güzel bir eşleşme olmuş. Üstelik söz ve müziği sana ait bir şarkıyı onunla paylaşmış oldun. Böyle bir şarkıyı Sertab’a ilk gönderdiğin anda heyecandan çok “Acaba?” dediğin bir an oldu mu?
“Yedek Anahtarım”ın her saniyesi “acaba”larla doluydu. Şarkıyı beğenecek mi? Hadi beğendi diyelim, şarkıyı nasıl aranje edeceğim? Hadi aranje ettim diyelim, ben o mükemmel sese nasıl eşlik edeceğim? Olacak şeyin heyecanı, yerini bir yetersizlik korkusuna bıraktı tabii ki. Neyse ki Sertab, mütevaziliğiyle beni kendine hayran bıraktı. Vokal kayıtlarında bile “bir sıkıntı duyarsan beni uyar” diye kendisini yönlendirmemi söyledi. Bunu diyen kişi Sertab Erener hani… Bütün gerginliğim yersiz oldu sayesinde. Oldukça akıcı, rahat, keyifle dolu bir süreçti.Ve sonuç tabii ki onun dokunuşuyla harika oldu.
2025 yılının son Pijama Partisi’nde gelip benimle “Yedek Anahtarım”ı söylemek için konuğum olmuştu konserimde. Annem ve babam da o konseri izlemeye gelmişti. Onları Sertab’la tanıştırdım. Annem de “kızımızın arkasında durduğunuz için çok teşekkür ederim” diye ona teşekkür etmek istedi. Sertab da “ben onun arkasında olamam, ancak yanında olabilirim” demişti. Yolun başında, endişeli bir kadın müzisyeni böyle yüreklendirmek kadar güzel hissettiren bir şey yok.
Şimdi de “Yatılı Matine”ye gelelim. Albümün adı bile bana sabaha kadar sürecek, bolca
güleceğimiz ama arada biraz da duygulanacağımız bir geceyi çağrıştırıyor. Sen bu albümün
dünyasını tek bir geceyle anlatsan, o gecenin nasıl geçmesini isterdin?
Herhangi bir günümüz gibi aslında. Karanlık bir komedi. Hepimiz biricik, özel ve kendini kusurlarıyla seven insanlar olmaya çalışırken, bir noktada hayatın sillesini yedik, en kötüsü de biz bir hata yapmamıştık aslında. Neye öfkeleneceğimizi, üzüleceğimizi bilemiyoruz. Artık öyle bir hal alıyor ki bu durum, etrafındaki herkesin yüzüne çok abes, kocaman bir kahkahayla gülesin geliyor, ki seni deli sanıp kaçışsınlar, bir daha rahatsız etmesinler. “Yatılı Matine”, hiç kaçamayacağımız bu sirkin içinde hayatta kalma mücadelesi veren gençlerin sanatsal faaliyeti olacak, bir günlük bir arınma gecesi gibi hayal ettim hep. Kafası çok karışık, kimliksiz, janrasız bir albüm tasarladım o yüzden. Tıpkı, “burada yaşayamıyorum ama orda da nasıl yaşayacağım” deyip eylemsizleşen, artık canına tak etmiş, “ne olacaksa olsun” diyen
ama korkan; neyden korktuğunu bile tam bilemeyen, kafasının içinde çok fazla sesle yaşayan gençliğimiz gibi.
İlk albümünden bugüne Sena’nın da müziğinin de epey değiştiğini düşünüyorum. Bu
albümü yaparken kendinde “Ben artık bunu söylemekten çekinmiyorum” dediğin bir taraf oldu
mu?
Ben hiçbir zaman bir şeyleri söylemekten çekinmedim, umarım da hiç çekinmem. Başıma ne geldiyse, ya da gelecekse ondan geliyor zaten. Bu albümde de duyacağınız üzere, arsızlığım diz boyu. Özellikle bu albümde daha da özgür, çalıştığım müzik türlerinde çok daha keskin geçişler ön planda oldu. “Bu dinlenir mi?” ya da “Bu insanların kafasını karıştırır mı?” diye bile düşünmedim. Sadece filtresizce, kafamdan her ne geçiyorsa hiçbir engele çarpmaması için çok ciddi bir çaba sarf ettim. Dinleyince “Bu ne biçim albüm?” diyeceğinize eminim zaten, tam da o etkiyi yaratmak istedim. Çünkü anlattığım dünya durumu tam olarak bu. Ülkeye, dünyaya baktığımda “iyice sirke döndü” dediğim anlar hakkında yazdığım için, tüm albümü sirk çadırına döndürdüm. İçinde menajerlerle telefon konuşmaları var, bana imkansızlıktan bu albümü yapmamam gerektiğini söylüyor; 1940’lar estetiğinde bir şarkı var, deliren bir kadını anlatıyor; hemen ardından alakasız grunge bir şarkı geliyor. Bir şarkı 4 farklı şarkının farklı bölümünden kesilip yapıldı mesela. Yani, sadece sözlerim değil, müziğimde de bir çekince yok bu albümde. İnşallah dinleyicilerim beni yanıltmaz, ama çok eğleneceklerine eminim.

Senin o neşeli tarafını müziğinde de görmek çok güzel; ama bazen en komik cümlenin
hemen arkasından insanın kalbine dokunan bir şey geliyor. Yeni albümde seni bile şaşırtan,
“Bunu ben mi yazdım?” dediğin bir an ya da şarkı oldu mu?
Ya az önce albümün son dinlemesini yaptım. Hepsine “bunu ben mi yaptım?” dedim. Hepsi çok saçma sapan fikirler ve bana inanıp da bu albümde benimle birlikte çalışan 20 küsur yetenekli müzisyen nasıl olabildi, bu fikirlere nasıl onlar da heyecanlandı anlamak çok güç. Çünkü hepsi çok komik. Bütün şarkılar hareketli olmasına rağmen, dinlediğimde benim sürekli gözümü dolduran bir albüm bu, hatta inanır mısınız “Büyüklere Ninniler”den daha çok burkuyor içimi. Çünkü bu ülkede hala hayal kurabildiğim, bunları cesurca yazıp hayata geçirebildiğim projeler haline getirebildiğim için çok mutluyum. İnanın, artık “ülke şartları”nda bu çok zor. Ama albüm de tam olarak hayallerinden vazgeçen gençlerin hikayesini, ironik bir yerden ele alıyor. Bu hayalle başlamışken, yine bu şartlar yüzünden vazgeçmeyi kendime yakıştıramadım. Albümün büyük bir kısmını anneciğimin sağlık problemlerinden dolayı Cerrahpaşa hastanesinde yazdım. Tahmin edersiniz ki, şartlar hakkında yazmanın en doğru mekânı burasıydı. Hem hayatımın böyle bir döneminde hem de Türkiye’nin böyle bir döneminde böyle bir hayal kurabilmek, bana çok cesaret veriyor. Bu cesaret; bunu dinlediğinde, birkaç kişiye saçma sapan hayaller kurmasını sağlayabilirse, bu albüm amacına ulaşmış demektir.
Albümün kendisi kadar lansman konserini de merak ediyorum; çünkü senin enerjini
sahnede görmek bambaşka bir şey. Yatılı Matine ilk kez dinleyiciyle buluştuğunda nasıl bir
gece hayal ediyorsun? Konserden çıkarken insanların aklında ve kalbinde ne kalsın isterdin?
Dans etmekten utananların kendini kaybederek dans etmelerini, hatta kan ter içinde kalmalarını ve bunu hiç umursamamalarını; ağlamaktan çekinenlerin gözyaşlarını tutamamasını, ekibimin dağıttığı peçeteyi alıp gözyaşlarını silmesini umuyorum. Herkesin birbirine sarılıp yalnız olmadıklarını hissetmelerini, aynı mahallenin çocuklarının bir çadırda toplanmalarını ve hiç tanışmayan yüzlerce insanın birbirlerine bakıp “seni tanıyorum” demelerini, bunu iliklerine kadar hissetmelerini umuyorum. Dünyanın geldiği hale ağlayıp, kendi halimize gülelim istiyorum. Kafamız o kadar karışsın ki, günün sonunda bazı şeyleri
çözemeyip boş verebilelim istiyorum. Ama günün sonunda; her şeyin yoluna gireceğine inancımızı artırmak, girene kadar geçen sürede endişeyle beklemek veya üzülmek yerine kahkahalarla gülelim diyebilmelerini umuyorum. Delireceksek de en cool deliler biz olalım!
Son soruyu biraz müzikten uzaklaştıralım çünkü seni sadece şarkılarınla değil, Sena
olarak da tanımak istiyorum. Hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığın, kimseden bir şey
beklenmeyen, tamamen kendine ayırdığın bir günün olsa; o günün sonunda “Bugün çok
güzel yaşadım” demen için neler olması gerekirdi?
Çok sevdiğim insanlarla bir yazlıktayız. Denizden çıkılmış, duşlar alınmış. Bir süre temiz bir pikenin altında çok kötü bir Türk dizisi izleniyor. Sonra acıkıyoruz, ben ve arkadaşlarım mutfağa giriyoruz. Balkonda başka bir grup mangal hazırlıyor. Arkada çok güzel eski Türkçe pop playlisti açık. Mangal yanına bir sürü yemek. Ben tüm gün çiçek toplamışım, sofraya o çiçekleri diziyorum. Bir sofraya bir sürü güzel insan oturuyor, eften püften konuşuyor. Bir iki gitar çıkıyor, şansımız varsa bir de klavye. Tüm gece tıngır mıngır sevdiğimiz şarkıları söylüyoruz. Ağlıyoruz, gülüyoruz.
Ne ödül ne para, ne şöhret. Ben böyle gecelerde başarmış hissediyorum.
Bazı röportajların sonunda birkaç soru daha sormuş olmayı istiyorum Sena Gül ile de tam böyle oldu Cevaplarını okurken bu söyleşiyi hazırlamanın benim için ne kadar keyifli olduğunu bir kez daha hissettim Umarım siz de okurken aynı yakınlığı hissedersiniz Sena’ya zamanını ve içtenliğini benimle paylaştığı için çok teşekkür ederim Sorular bitti ama benim merakım bitmedi belli ki birkaçını bir sonraki sohbete saklayacağız :)



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın