yuvarlak yusyuvarlak olmaya ne kaldı?
yakıyor canımı, benden kopan her köşeli yanım.
alevler içinde ısındıkça ısınır,
bir o yanım, bir bu yanım.
ısındıkça genleşir, soğuyunca kavileşir,
duyulmayan çığlıklarım.
kürt erkeği
sanayileşmiş toplumların aşkları da çıkarcı ve plastik,
bir doğu var en doğunun batısında,
coğrafyasına benzer insanı.
nefreti sebeplere dayanır, sevgisi ise sınırsız ve nedensiz.
bir kürt erkeği tarafından sevilmeyen kadın,
ben sevildim demesin.
4k
hangi dervişin şeriatı bu?
gülmek haram sanki bana.
boğazımdan aşağıya sudan çok keder akar lıkır lıkır.
geleceğin camları buğulu
görünmez az ötesi.
unutamam seni içinde barındıran
4k görüntü kaliteli geçmişi.
sel oldun
çorak topraklara inen yağmur gibi beklerken seni,
birdenbire gürledin, şimşek gibi çaktın ve gittin.
yaralarıma merhem olur diye umarken,
sel oldun.
bende umut kırıntısına dair ne varsa,
önüne katıp öyle gittin.
sızı
kabuk tutmuş yaraların içinden gelen,
tatmin dolu ince bir sızı.
yaranın müsebbibine kırgın,
lokman hekime mesafeli.
pul pul
gerçeklerle yüzleşmek sadece bir zaman meselesi.
deforme olup pul pul dökülen boyalar gibi,
dostluklar da zamanla tutunamayıp dökülür insanın hayatından.
asra bedel
hani hayali kurulamayan verilmezdi insana,
hülyaları üst üste dizip kendime içinden çıkılmaz labirentler ördüm.
bitmek bilmeyen yıllar geçti asra bedel,
arayıp hiçbir yere ulaşamadığım…
zikrin feyzi
yavru kediler gibi keyiften,
bir sağa bir sola koşuşturamaz.
fakat başkadır tekkenin çiçekleri,
beni teskin eden zikrin feyzi,
onlara da tesir etmiş belli ki.
ve sen
hani yarın son bulacaktı,
kendinle savaşın
yarını beklerken
heba ettin hep bugünü.
iliklerine işledi baharı beklerken kış rüzgarları.
güz hüzünle geçince baharında tadı kaçmıştı
ve sen her şeyi sonbaharda bile anlamamıştın.
zekeriya a. s. zikri
kör testereyle ikiye biçilirken ruhum,
zekeriya aleyhisselamın zikri tanıttı kendini.
içine sır saklanan sandığa dönüşmek üzere,
parçası olduğum yemişsiz ağaçtan kesilirken,
sancılı dönüşümün isyanı sardı beni.
yokluğun içindeki varlık
soyunsaydım, ah bir soyunabilseydim kendimden,
senden başka hiçbir şey kalmazdı bende.
dikenler
bir süprüntü,
bir süprüntü gibi bir sağa bir sola savurdu beni keder.
oradan oraya savrulmaya devam etmekten,
sineme batan dikenler kurtardı beni.
kömür karası
kimi zaman boran
kimi zaman bir tufan idim.
temas ettiğim her şeyden eksilterek,
hiçbir şey almadan geçip giden.
sonum oldum ve yeni başlangıcım.
duruldum o kömür karası gözlerinde.
sana
hiçlikle barışıp, sakin ve derince soluduğum,
hırslarımdan arınıp, kendimle buluştuğum,
nedenini bilmeksizin, sebebini sana bağladığım,
bende bir değişim var.
gecenin ışığı
gündüzün aydınlığında saklı olan her gerçeği,
gecenin karanlığında kavradım.
beni kendimden alıkoydu dost bildiklerim,
hasımlarımın engellemeleri, bana kendimi buldurdu.
kızılderili
çocuk masumiyeti her yerde aynı.
fakat onlarınkiler bi farklı.
hele yetişkinleri…
kadınlarında yalın bir kendilik hali.
erkeklerinin derin ve keskin bakışları tıpatıp aynı.
çok benziyorlar birbirine, kürtler ile kızılderililer.
ayrı
aynıyız ikimiz,
yan yana yürürken elele tutuşmasak da.
birlikteliği var düşünce dünyamızın, biz ayrı olsak da.
çocukça
biliyorum, çocukça aynı zamanda aptalca,
her geçen araçtan beni gördüğünü sanmam.
senin diyarına adım atar atmaz,
her yer beni izleyen sen doldu.
yağmur
oysa yağmur her yere eşit yağmıştı,
su kayanın üstünden akıp gitti.
verimli toprağın yemişini besledi,
çorak olan toprakta birikti.
sömürü
sadece yaşayan bilir,
yalnızlığın baş döndüren sarhoşluğunu,
kederin sersemleten sıska adımlarını,
bahtsızlığın emek sömüren sömürgeciliğini.
çakır keyif
süregelen keder baş döndürmüş,
çakır keyif dersin bilmesen.
sabahki öğün ile akşam olmuş,
tok karınla bir daha sofraya oturtulmuş.
aslının özlemi
yetişeni çöl dikeni olan
uçsuz bucaksız düzlüklerde yürürken,
susuzluk yaktı beni.
göğe yükselme isteğime yenik düşerek,
tırmandığım dağlarda soğuklar ısırdı beni.
adem'den beri,
yeryüzünde sürgün olan sadece benim sanki.
ne olur allah'ım, arındır beni.
çepeçevre kuşattı ruhumu aslının özlemi.
kar beyazdır
kar beyazdır, yağışı romantik
sıcacık evlerinde oturanlar için.
ülke demokratik, düzen adil
suyun üst tarafında olanlar için.
hakikat ise
iliklere işleyen bir soğuk ile puşta puştluk eden bir puştluk.
hırçın akıntılar
sarıp sarmalanıp bir kafeste suya salındım,
coşkun ırmakta hırçın akıntılar sürükledi beni,
bir o yana bir bu yana.
karanlık gökyüzü,
yağmurlarla besledi hiç durmadan ırmağın hırçınlığını.
durgun suda parıl parıl parlayan,
göz kamaştıran bir gökyüzü lazım bana.
beraat
karanlık dehlizler ile derin girdaplar arasında gezdim,
dönen dünya değil benim başım idi.
sersemlemiş bir vaziyette,
bir kederden diğerine terfi ettim durdum.
yok muydu beni kendime getirecek
bir beratın allah'ım?
halepçe
burunlar kokusunu aldı ilk önce,
coğrafyalarına yabancı olan elmanın.
bilemezdi hiçbirisi,
ölümün elma kokusuyla geldiğini.
beş bin kürt yığıldı olduğu yere.
çok sessizdi halepçe'de ölüm, çığlıksızdı.
insan
çok denklemli, iki yönlü,
hava, ateş, su ve toprak yüklü,
dünyada yaşayan bedene bütün etki,
hakkında çok az şey bilinen,
sonsuza dek yaşayacak,
sırlardan bir sır olan ruhta bütün yetki.
kış toprağı
kış toprağı gibi tembellik çöktü üstüme,
baharı beklerken su çamurlaştırdı beni.
ıslık çalan sert rüzgarlarla hava,
kulaklarıma ateşin yakıcılığını üfledi sürekli.
bana ruhundan üfleyenin,
karşı konulamaz özlemi sardı beni.
tükeniş
yeter artık, lütfen biri kulağıma fısıldayarak söylesin;
kaç yenilgi, bir zafer,
kaç ölüm, bir diriliş eder?
kurtuluş
bedbaht isen, yok ise nasibin,
o kadar balık cinsi içinde teneke çiğneyen piranalar düşer payına.
nasiplenmek şöyle dursun,
yem olmamak şükür sebebin olur, kurtuluş olur sana.
ruhsal gelişim
kimilerinin ruhu büyümemiştir bedenleri gibi,
gafildir, çocuk kalır gelişmez kişilikleri.
kara toprağa gömülür koca bir hayatı yaşamış yaşlı bir beden,
biterken biri eskisinin izdüşümünde ilerlemiştir başka biri.
ada
ben kumsalı olmayan bir ada olsam,
hırçın bir okyanusun ortasında;
fırtınalı havada dalga dalga,
böğrüme vurur gibi tekrar tekrar kavuşsan benimle.
bela
xwedê tengasî daye min,
ez ê gazina xwe bi kê bikim.
düşünce suçlusu
büyük haksızlıklara uğradım,
farkında varmadan tepkisel yaklaştım her şeye.
herhalde bu sebeple ölçülü sevemedim seni.
ihbar ediyorum kendimi,
düşünce suçlusuyum ben.
sensizlik zaten ceza iken,
kadıya ne gerek var
çözülmemiş sorulara cevaplar için,
aklım beni kendi içime hapsetti.
az az
aralandı her sıfatın kapıları bir bir,
sezgi veya bilgiyle tanıdım hepsini az az.
meğer ben var iken yokmuşum,
boşuna mı boşuna varlık içindeki yokluktan korkmuşum.
hastalıklı
sanki mahşeri bir düzlükte tek başıma yürüyorum,
yerinden sökülmüş dağlar tuzla buz olmuş.
yağmur değil bulutlar yağmış,
üzerinde durduğum gümüş rengi düzlüğe.
soyunmuş nefsim bütün heva ve heveslerinden,
dışarıdan bakınca kurtulmuş sanırsın beni, hastalıklı hallerimi bilmesen.
ağır çekim
emin olduğun şeylerden şüphe duymaya gör,
depresyon bile depresyona girer,
içine düşülen durumun vehametinden.
bir teselli aranır, ne olduğu önemsiz.
bir karartı belirir uzak mı uzak.
üstelik sen hiperaktifken,
zamanın ağır çekimde geçeceği tutar.
cahil
bana ağır geldi, kapansın lütfen bu perde.
hep kendimi izledim, cümle cahil, cühelada.
derin saplantı
bu nasıl bir hayat?
insan hiç utanmalarından utanır mı?
bir benzerim varsa bulsun beni,
ben ondan utanayım, o benden utansın.
tanıdım
tanıdım,
şekline bakmadan kalbimin gıdasını.
kuzunun,
annesi olan koyunu sürünün içinde bulması gibi.
kepçe kepçe
niye yaşıyorum ki ben?
sanki dünyanın bütün yükünü bana yüklemiş hayat.
kırıntı arayacak kadar fukarayım.
nasibim yok,
ne mecazi ne de hakiki aşktan.
hiç gülmedi yüzüm.
ciğerlerimde topladım yerden yükselen her tozu.
gıdasız kalmış çelimsiz ruhum.
kahır ile keder ise kepçe kepçe.
bağlı
sımsıkı bağlanmışım sana,
çekince gelmiyorsun,
gitmeye kalksam bırakmıyorsun.
flu
sadece uyurken kendimdeyim,
uyanık iken benim için flu hayat.
kim demiş alkolsüz sarhoş olunmaz diye?
kırk yıldır her gün bir kadeh kederle sarhoşum ben.
yalın
gözleri kamaştıran,
yalın bir parıltısı var kendilik halinin.
ve benim onlara zaafım var.
karbeyaz
düşlerim karbeyaz, sessiz güzellik.
realite, ayak parmakları üşüyen yalnızlık.
dışa dönük
bakışları dışa dönük,
umutları içten çökük.
adımları kendinden emin,
hedefleri bir bilinmeze doğru gidik.
batar
aşk, hassas ruhlara göre değil.
bilmez nereye ne kadar yatırım yapacağını.
tutunamaz ise bütün sermayesi ile birlikte batar.
kırdı
bir kere aşk kırdı bütün kemiklerimi,
olmaz eskisi gibi sıskadır adımlarım.
gönlüm ise tuzla buz,
aldığı ışığı karartıp yansıtmaz oldu ne zamandır.
bir
ne acı ne de tatlıdır hayat,
ne uzundur ne de kısa.
bir andır sadece,
ruhundan üfleyenden bir nefescik alınan.
ham
yoğrulmuş sandım kendimi aşkın elinde,
oysa, ne çok su kaldırırmış hamurum.
derviş
açıkmış kapısı mürşidin sonuna kadar herkese.
şaşkın şaşkın dolaşırken içeride bulmuş kendini derviş.
ve sonra dervişi sersemleten keder,
kibarca tekkenin kapısını göstermiş.
yaşamış olmasa da,
koklamış burnu hiçlikten bir hiç.
başka tekkeye gitmek,
terk ettiği tekkeden daha zor imiş.
sis
yüreğimin coğrafyasına hüzünlü bir sis çöktü.
hangi doğacak güneş dağıtır bilinmez.
hrant dink
çok korktular senden, ahparig,
nevi şahsına münhasırdın sen.
karanlık odaklar pusu kurdu sana,
embesil tetikçi sırtını dönüp kaçınca, başardık zannettiler.
halaskargazi caddesi ifşa edince ayakkabılarının sırrını,
yenildiler, hrant'ım, yenildiler,
sen görmesen de yenildiler.
kıpkırmızı
karanlık cephelerden atılan,
ilkel çağların mızrakları saplandı hep göğsüme.
ne karşılık vermeye ne de kaçmaya mecalim yoktu.
yürüdüm hep bir bilinmeze,
göğsümde sancılar,
arkamda izimi süren kıpkırmızı kanlar kovaladı hep beni.
muştu
yok mudur hayatın sonbaharında,
bütün kederleri unutturacak bir muştu?
ıslık
terk edilmiş viranede,
rüzgarın çaldığı ıslık ben olsa gerek.
terminal
bu gece terminale yolum düştü,
peronlardan geçerken,
tutup çekti beni bir duygu,
burada anıların var diye.
ve öyleydi,
telefonu kulağında ısınmış,
yanaklarında gülümseme,
yaslandığı duvarda kalakalmıştı öylece.
buğulu gözlerle geçip giderek,
görmezlikten geldim kendimi.
ırak
başka bir izahı yok,
sevgi,
özlemini çektiğim bana uzak bir coğrafyaymış.
hece
bir karartı sadece gece,
ismini sayıkladım yıllarca, hece hece.
aşk
sen bahaneydin,
özleme özlem duymak.
aşka aşık olmaktı benimkisi.
gönül
bakma öyle sahipsiz bu gönül,
şiirlerim gelecekteki sana.
havada asılı kalan mısraları,
sahiplenmek sana kalmış.
yol
içime kök salmış dertler yemiş verdi.
anlaşıldı.
bu keder bana çok yol, yazdıracak, çok şiir buldurur.
ve bir gün
dursa hayat, sussa beşer,
sessizlik anlatsa beni sana.
ve bir gün,
gözlerim kapalı seni dinlesem sadece,
hayatın olmadığı bir ıssızlıkta.
düş
dudak bükerek düşünme öyle.
sadece sana değil,
ben kendime de uzağım.
bir gece yarısı,
senin tarafından doldurulacak,
boşluklu cümleler hayal ediyorum.
belki de
hayat benim için bir düşten öteye geçemedi.
kim bilir?
belki de işime öyle geldi.
keder usul usul mürekkep damıttı içime.
duygular dile geldi, döküldü kalemimden.
pırıl pırıl
var mıdır?
benim bilmediğim,
bütün kederleri silip süpüren bir uyku türü.
yoruldum.
pırıl pırıl bir sabaha uyanmak üzere,
artık uyumak istiyorum.
manzume
gönlüm derin mi derin bir yalnızlığa demirlemiş,
lal olmuş dilim seçemediği kelimelerden,
zihnimde kargaşa manzumesi,
kalbimde bir olan allah'ın zikri.
melankoli
gökyüzü melankoli giyinmiş,
meltemle birlikte sonbahar yağmuru çiseler,
ben hüzünle ıslanırım.
başarı
tersten bir başarı hikayesi bu,
kolay değildir,
dünya kadar kutsala sahip olup,
bu kadar namussuz olmak.
sensizlik
çekilip bir köşeye,
yalnızlığıma hıçkıra hıçkıra ağlasam,
hisseder misin?
aynı güneşin altında,
beni uzaklarda.
tek tek
üzüldüm hep dünyanın ahvaline,
yakından bakınca tek tek düşkünlerin haline.
herkes hak ettiğini yaşıyordu,
bir kez daha ikna oldum allah'ın adaletine.
kırk dördüncü sonbahar
toprağın bağrındaki enerji yeşertip tomurcuk yaptı beni,
derken gönül okşayan çiçekler açtım.
şaire şiirler yazdırdı meltemde narince salınan dallarım.
ve bir gün ansızın beni sanata boyayan sonbahar geldi.
döküldüm ağır çekimde.
sessiz çığlıklarımın yerdeki resmini çizdi ressamlar.
umut
acıyla kırılınca kırk yerinden, umut tekrar tekrar,
bir daha yeşermez gelir insana hayat.
ince
gerçeğin farkına varmak acıtır,
acılar ruhu inceltir,
incelen ruhu meltemler bile kederlendirir.
seyyah
durdurmadı bir yerde,
bir şehirden diğerine gezdirdi beni içimdeki yangın.
her şehirde yakıcı başka bir yalnızlık,
boşlukta yankılanan yakarışlar,
baş döndüren girdaplar ve kederin koyu tonları karşıladı beni.
dost
sevmem vedaları,
yollar uzaklaştırsa bile bizi birbirimizden.
yakındır uzaktaki dost,
hemen yanımdaki ne arkadaş ne de dost.
yakarma
dalgın bakışlar görünmeyen uzakları izler,
derin derin üst üste çekildikten sonra,
elde unutulmuş, külü birikmiş sarma sigara.
içimde taşıdığım keder bir derya,
nefes aldırmaz oldu başıma kopan fırtına.
dilim lal oldu, kalbim dile geldi,
dolan gözlerle yakardım allah'a.
çevrimiçi
sensizliğe alışmak zorunda kaldım.
halbuki,
yapıp beceremediğimiz yemeklerin tadı tuzu sen olacaktın.
gözlerine uzun uzun bakıp şiirler yazacaktım,
aşkın çevrimiçi çifti biz olacaktık.
sessizlikte demlenip seni yudumlayacaktım.
iksir
hayret, ben bitkinken herkes kıpır kıpır,
oysa onlar da benim gibi etten kemikten.
neydi, benim mahrum kalıp
elalemin nasiplendiği iksir?
birkaç
keşke hissettirmeden bir şeylerle uğraşırken,
birkaç kare fotoğrafımı çekecek kadar sevseydin beni.
resimleri telefonda tutup,
hafızana kaydetseydin beni.
her dalıp gitmen bende buldursaydı seni.
unutmasaydın beni,
benim seni unutmadığım gibi.
spesifik bulanık ve derin
her zaman hak edilir mi ki yaşanan?
sığ mı sığ bir vasatta yakaladı beni zekam,
hiç kimsenin suçu yok,
spesifik, bulanık ve derin olmak benim belam.
adı yok
ne yiyip içsem fark etmiyor, ağzımın tadı yok.
öyle bir ıssızlık ki sorma; kelimeler yetmez tükenir,
yaşadığım ızdırabın adı yok.
arayış
arar mısın gözlerimde kendini,
benim senin gözlerinde kendimi aradığım gibi.
olursa
bir gün uykuya olan şevkim beslenmeye de geçer mi?
insan varken hiç yemek yemeyi özler mi?
bendeki uyumsuzluk sadece toplumla değil,
yer ile gök arasına gerilmiş incecik bir ışının üstündeyim.
yukarıya düşsem filozof,
aşağıya düşsem meczup olacağım.
beslenme uykuya tabi olursa obez,
uyku beslenmeye tabi olursa
evliya olmanın şartına ulaşacağım.
fırtına
karada fırtınaya yakalandım
karabasanlar gibi dev dalgalar çullandı üstüme.
dünya etrafımda dönüyor;
sanırsın fıçı dolusu arakı ben içmişim.
bilir misin? denizci değilim ben
karada okyanus tuttu beni,
pusulam şaşmış, kılavuzum zaten yok.
olmaz
bilgisi olmayanın merakı,
merakı olmayanın sorusu;
sorusu olmayanın cevapları olmaz.
ve nihayetinde,
çift yönlü şeylerin ayırdına varamaz.
bir damla su
kimi zaman kan kustum, kızılcık şerbeti içtim.
gözlerim karardı kederin ağırlığı altında.
etmem hakkımı helal!
bir damla suya muhtaç iken,
sırtını su küpüne dayayıp,
beni gölgede izleyenlere.
hz. ömer'in adaleti
çok yorsa da beni,
içime kurulmuş,
kanını taşıdığım hz. ömer'in adalet terazisi.
mümkün değil, ihanet edemem dedemin şanına!
gözlerimi yaşartır,
iki eliyle ahirette yapışır yakama.
çakıl taşları
başka izahı yok,
çamurumun karıldığı toprakta
küçük çakıllar olmalı;
coğrafyamı çevreleyen dağlardan,
volkanla fışkıran.
yerde
bir bulut taşıdı,
rüzgarlar savurdu beni bu zemine.
berraktım,
kirlendim düştüğüm yerde.
ilk
bu ilk kırk üç yılda, ilk.
ağırlığını hissetmez oldum,
hafifledi vücudum.
henüz emin olmasam da,
attığım adımlar vuslata taşır beni.
kırk
her gün biraz daha eksildiğimi fark ettiğimde,
yaşım kırk olmuştu.
sonraki her yılda keder derinleşti,
ve derken buhranlar kişiliğimle pekişti.
bizde
sende mi, bende miydi?
bizde ters giden neydi?
her enerji kendi cinsiyle
eşleşip çoğaldı oysa.
örümcek
bir mağara girişinde,
kendimden saklanırken,
önüme ağ kuracak örümceği yemişti bir güvercin.
atinalı
öyle güzel olmalısın ki,
kalbinin güzelliği yüzüne vurmuş olsun.
michelangelo o ifadeyi mermere kondurmak için çok çalışmış olsun.
ellerinde murçlar, üstünde mermer tozlarıyla,
atinalı heykeltraşlar,
sana yüzyıllar öncesinden aşık olmuş olsun.
bana dar
küçük küçüktü,
kimse hiç kimse sığmadı içine.
bir başıma içinde duracak kadardı bütün hepsi.
bana dar, karıncalara genişti hayatım.
zarif
beni kütüphaneye hapsetti,
en son senin okuduğun kitabım.
sayfalarında zarif parmaklarını hissettim.
kitap satır satır beni okudu,
ben kitapta seni izledim.
kürt gibi
seni kürt gibi sevdim,
döndüm baktım,
onlar da kendileri olmaktan vazgeçmiş.
tefekkür
yüreğim yanarken,
deva yanımdan akıyordu.
boynum büküldü, anlar gibi olunca.
ateşte, suda sana aitti, allah'ım.
başka
sana ait sandığım kişiliği,
aslında sana ben giydirdim, ben.
üstünden onu çekince başkalaştın.
hayret haliyle aynaya ilişti gözüm.
bende başka idim, bende başka.
hal dili
biliyorum,
o bakışın gözlerimden içeriye süzülerek,
kalbimin derinliklerindeki,
benim bile çoğu kere,
duymakta zorlandığım fısıltıları duyup gördüğünü.
vakit gece iki
ruhlar uyku ile ayrılmış iken bedenden,
benim ruhum bismillah demeyi ihmal etmeden,
ellerimi kullanıp bir puraya uzandı.
vakit gece ikiydi.
üst üste ciğerime çektiği dumanı burnumdan verdi.
birkaç dakika sonra,
ruhuma değen hüzünlü, efkarlı bir duman sardı bütün odayı.
bilge
çıkmaz her insandan yaratıcı fikirler,
bilmek ancak vasat insanın emeli.
perspektif kazandırmış,
bir hiçe dönüştürmüştür bilgiyi,
anlamın yakıcılığı yakmıştır bilgeyi.
sendeydi
ben sıkıldıkça uzuyordu gece,
gece uzadıkça ben sıkılıyordum.
bilinçaltım parçasını arıyordu,
seninki de vatanını arıyor olmalıydı.
benim eksiğim sendeydi,
seninki de bende.
ölçüsüz
hafif düşüktü omuzları,
sağlam kaslara sahip olsa da sıskaydı adımları,
çenesi çok düşüktü.
etrafa neşe saçıyor gibi gözükse de,
mutlu olmadığı dikkatli gözlerden kaçmıyordu.
baş edemediği sorunların dışa vurumuydu ölçüsüz davranışları,
ama o bunun farkında bile değildi.
genetik
kürde ait coğrafyanın genetiğidir bu.
büyük isen küçüklerine kol kanat germekle yükümlüsün,
küçük isen elden ayaktan düşen yaşlıya bakmakla.
yıllarca
seni yitirmek o kadar zordu ki,
dev dalgalı okyanusun içinde,
sığınacak bir kara parçası aradım durdum yıllarca.
ince ince
soğuktan suları çekilmiş, yaprakları dökülmüş, çıplak kalan dalların
üzerine ince ince bir kar yağar, değdiği yerde buzlaşır.
karanlık odamda görünmeyen tavanı izliyor gözlerim,
dilim damağımda, kalbim allah zikriyle meşgulken,
zihnimin asi, ince kıvrımları inkarın yollarını arıyor.
tahammülsüz
daha fazla dayanamayıp, ulu orta kusacaktım,
bulduğum ilk ıssızlıkta, döktüm içimi denize.
derken ansızın bir fırtına koptu.
tahammülsüz dalgalar, döktüklerimi bana geri getirdi.
kim
sürüp giden yalnızlıktan usanmış,
uzanıp sana tutunacaktım.
her şey yerli yerindeydi,
tek eksiğim,
kim olduğunu bilmemekti.
sürü
bir güruh var,
yapmaya çalıştıklarının hep tersi olur.
ahmak mıdırlar ne, anlamazlar bir türlü?
mala mülke çöker, namusa göz diker iyileri,
kol alır kelle koparır diğerleri.
şuursuz
şuursuz sevmiştim seni,
gözlerine şiir yazmak aklıma hiç gelmedi.
burnun en yüksek zirvem idi,
gamzelerin girdabım,
gülümsemen her şeyim.
tek kaşını kaldırman en sevdiğim tehdidin.
zindan
bıraksalar bir an kalınmaz bu zindanda,
hassas ruhları incitecek çok şey var bu dünyada.
her şey
güçlü bir hiçlik duygusu sardı beni,
daha fazla anlam inşa etmeye çalışırken,
anlamsızlaştı her şey.
kayıp
hep bir yenilgi, hep bir kayıp,
soğumadı yüreğim, kayıp üstüne kayıp.
vicdan
insanlık öldü,
başın sağolsun denecek beşer aranıyor.
yaradana değil de güce tapıldığından beri,
doymak bilmiyor insan.
vicdan ızgarada pişerken,
köze kan damlıyor.
hayran
kasım, güzün
yaprakları sarıya boyayıp yavaş yavaş döktüğü ay,
bakıyorsun biliyorum,
zarif gözlüklerinin arkasından,
senin karakterine benzemeyen doğduğun ayda,
mevsimin sarıya boyadığı doğaya, hayran hayran.
ister
sana eleştirisi bile ağır gelen gerçeği,
kaç kuşak kürt yaşadı bu coğrafyada.
ister surat as, ister dudak bük ve küs.
mertiz biz.
batmaya yüz tutmuş güneş,
boyunu fersah fersah aşan gölgen yanıltmasın seni.
senden bir şey isteyen yok.
alırız hakkımızı, bükülmez bileğimiz.
zalim
mahsum olamaz, ortaktır her zülme.
suskunluk ile tahakküm altındakini yalnız bırakıp,
zalime zülme devam etme cüreti veren her kişi.
sevgiliye
bir kere, sadece bir kere,
sevgiliye sarılmak,
bütün kederleri siler süpürürdü,
güzün narin ağaç yapraklarını döktüğü gibi.
şeytan
hep uzakta ararsın içindeki şeytanı,
çünkü sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterir seni.
ve bir gün
gerçekler sille gibi inerse yüzüne,
hemen şeytanlaştırırsın ötekini,
kendi şeytanlığını gizlemek için.
nefes alır içindeki şeytan,
koksa bile it ölüsü gibi nefesi,
hiç rahatsız etmez seni.
goşt
hileye başvurmak, görmezlikten gelip kurnazlık yapmak;
bunların hiçbiri insani sıfat değil.
vicdan eksik ise ha iki ayaklı ha dört ne fark eder?
insandan geriye kalır, nefes alan bir et yığını.
dualî
hızlandırılmış bir hayvanlık kursu yok mu?
çok yalnız kalıp sıkıldım insanlıktan.
içimden vicdanı söküp atamadım,
erişemedim hayvanlığa.
bost
sadece bir kaç karış mesafeden izledim seni,
kısacık bir kaç vakit.
seninle geçirdiğim zaman nasıl geçtiği bilinmeyen bir andı.
buna mukâbil,
sensizliğe alışmam çok uzun yıllarımı aldı.
Yorum Bırakın