Advertisement

Bahar ve Karanlığın Arasında Persephone

Bahar ve Karanlığın Arasında Persephone
  • 4
    0
    0
    0
  • Bahar ve Karanlığın Arasında Persephone

     

    Baharın ölümü neye benzer? Çiçekler solduğunda, güneşin ışığı dünyaya ulaşmakta tereddüt ettiğinde, toprak çatlaklar içinde sessiz bir ağıt yaktığında... İşte o an, doğa insanın unuttuğu bir gerçeği fısıldar: Her yaşamın, bir gölgesi vardır. Ve her gölge, kendine ait bir hikâye taşır.

    Kore… Onun adı buydu. Henüz yeraltına inmemiş, gölgelerle tanışmamış, yalnızca baharın saf neşesini bilen bir genç tanrıçaydı. Fakat kader, bir ismi bile değiştirebilir. Bir gün, çiçeklerle dolu bir ovada geziniyordu; her adımı, toprak ana için bir şarkı gibiydi. Fakat birden, yer yarıldı. Zamanın ötesinden, gölgelerin en kudretlisi, yeraltının efendisi Hades uzandı ve onu kendi dünyasına çekti.

    Bazıları, bunun bir kaçırılış olduğunu söyler. Persephone'nin—ya da o an için Kore'nin—çığlık attığını, çiçeklerin bile korkudan sarardığını anlatırlar. Ama bazı hikâyeler farklı bir şey fısıldar; belki de o, bu çağrıyı derinlerde bir yerlerde bekliyordu. O baharın neşesiyle büyümüş ama hiç bilmediği bir eksiklik hissiyle yaşarken, karşı konulmaz bir kader onu kendisine çekmişti. Belki de Hades, ona sadece unuttuğu bir yönünü hatırlatıyordu.

    Yeraltına adım attığında, ilk hissettiği şey neydi? Soğuk muydu, yoksa sessizliğin içindeki tuhaf bir huzur mu? Güneşin altında geçen yıllar boyunca, ona hiç anlatılmayan bir dünyanın içine düşmüştü. Burası gölgelerle doluydu ama belki de ilk kez, gölgeler ona yabancı gelmemişti.

    Hades ona sadece bir krallık değil, bir isim de sundu. Artık Kore değil, Persephone’ydi. Bu isim, eski bahar tanrıçasını bir kenara bırakıp yeni kimliğine doğmasını mı simgeliyordu? O artık sadece ışığın değil, karanlığın da sahibiydi.

    Peki ya Hades? Onu sadece ölümün soğuk hükümdarı olarak mı görmeliyiz, yoksa yalnızlığının içinde yankılanan bir özlem mi vardı? Belki de karanlığın içinde bile sevginin bir biçimi var. Belki de gölgelerin ardında bile bir tür sıcaklık saklı. Yalnızlık içindeki bir kral, kendisini tamamlayacak birini mi arıyordu? Yoksa Persephone’yi gerçekten seviyordu da, onu kaybetme korkusuyla mı yanına alıkoydu? Hades’in dünyasında aşk, bildiğimiz gibi miydi, yoksa gölgelerin kurallarına göre mi yaşanıyordu?

    Persephone, başta belki de tutsaktı. Ama zaman geçtikçe, bir dönüşüm yaşadı. Artık sadece baharın değil, yeraltının da kraliçesiydi. Işığın ve karanlığın dengesi, onun içinde birleşti. Fakat bir gün, annesi Demeter onu geri istedi. Yeryüzü yas tuttu, kış geldi, toprak doğum yapmayı reddetti. Tanrılar, insanların açlıktan kırılmasına kayıtsız kalamadılar ve bir anlaşma yapıldı: Persephone yılın yarısını annesiyle geçirecek, diğer yarısında ise yeraltında, Hades’in yanında kalacaktı.

    Ancak onu geri götürmeden önce, yeraltının kurallarını bilmeyen Persephone bir hata yaptı. Hades’in sunduğu nar tanelerinden biraz yedi. O an, yazgısı mühürlendi. "Ölüler ülkesinde bir şey yiyenlerin yeryüzüne çıkma hakları bulunmamaktadır" kuralı, onun sonsuza dek gölgelerle bağ kurmasını sağladı. Artık tamamen özgür değildi. Yeryüzüne dönebilir ama asla orada kalamazdı. Ölüler diyarı da, tıpkı bahar gibi onun bir parçası olmuştu.

    Persephone artık eskisi gibi değildi. O, iki dünyanın da parçasıydı. Baharı getiren elleri, aynı zamanda gölgeleri de tanıyordu. Ve gölgeleri gören bir göz, ışığa eski masumiyetiyle bakabilir mi?

    Bize anlatılan efsaneler, gerçekten yaşananları mı yansıtır, yoksa insanın kendi içindeki çelişkileri mi? Persephone’yi kaçırılan bir kurban mı görmeliyiz, yoksa iki dünyanın da parçası olmayı kabul eden bir ruh mu? Karanlık olmadan ışığın anlamı var mıydı zaten? Ve belki de, bizler de tıpkı onun gibi, ışık ve gölge arasında asılı kalan varlıklarız…

    Bahar hep geri gelir. Ama hiçbir bahar, bir öncekine benzemez.

     


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.