Paul Thomas Anderson ile 'Boogie Nights' Üzerine Bir Röportaj

Paul Thomas Anderson ile 'Boogie Nights' Üzerine Bir Röportaj
  • 0
    0
    0
    0
  • En son geçtiğimiz aylarda vizyona giren Phantom Thread ile dikkatleri üzerine çeken Amerikan sinemasının genç ustalarından Paul Thomas Anderson, There Will Be Blood, The Master ve Magnolia gibi başyapıtlara imza atmadan önce yaptığı ikinci filmi Boogie Nights ile sağlam bir çıkış yakalamıştı. Anderson, film vizyona girdikten sonra Creative Screenwriting dergisine verdiği röportajda filmi yazarken karşılaştığı zorluklardan ve sonrasında yaşadıklarından bahsediyor. Karşınızda Paul Thomas Anderson ile 'Boogie Nights' üzerine bir röportaj. [caption id="attachment_47332" align="aligncenter" width="700"] Boogie Nights : Original Cinema Quad Poster[/caption] Senaryo yazmadan önce insanların gerçekte nasıl konuştuğuna dikkat edecek şekilde kendinizi eğittiniz mi? Evet, 18 yaşında yazmaya başladığımda bunu yapmaya çalışıyordum. O zamanlar tek amacım David Mamet'i (The Untouchables, Glengarry Glen Ross, Wag the Dog gibi filmlerin ödüllü yazarı) taklit etmekti, çünkü kendimi gerçek dünyadaki insanların Mamet'in diyaloglarıyla konuştuğuna inandırmıştım. Mamet'in gerçek insanların diyalogları kendine has, stilize bir şekilde yorumladığını anlamam zaman aldı. Mamet'in adı geçince insanların aklına ilk önce diyaloglar geliyor, fakat bence onun esas gücü hikaye anlatım tarzından geliyor- eski moda ve sağlam teknikler kullanıyor. Örneğin, yazılmış en iyi senaryolardan biri olan House of Games'i o hale getiren şey hikayenin inşa ediliş şekli. Sizce diyalog yazarken en sık yapılan hata nedir? Bütün halinde yer alan cümleler. Kötü yazılmış diyaloglarda herhangi bir bölünme veya üst üste gelme durumu söz konusu olmaz, insanların gerçekte yaptığı konuşmalara benzemez. Diyaloglarınız yazım esnasında sizi şaşırtan farklı yönlere sapıyor mu? Kesinlikle. Genellikle sahneleri nereye gideceklerini bilmeden yazarım, doğaçlama yapar gibi. Sahnelerin kendi yolunu çizmesi harika, ama çizemezlerse her şey çok yorucu oluyor; çünkü gidecekleri yolları önceden dikte etmeniz halinde aynı etkiyi yaratmıyorlar. Yazarlığın 'yeniden yazım' esnasında ortaya çıktığı fikrine hiç katılmadım, yeniden yazmaktan hep nefret ettim. Yeniden yazım korkaklar içindir! Yaz gitsin, diye düşünürüm hep. Bir hikayenin ilginizi çekmesi için neleri içermesi gerek? Belli kalıplara oturmuş, kuralların dışına çıkmayan hikayeleri seviyorum- 'ilk sahnelerde gözüken silah sona doğru kesinlikle ateşlenmeli' kuralı gibi. En sevdiğim yönetmenler de bu kuralları bilen ve onlara uyanlar, veya tamamen punk rock tarzıyla çalışıp hiçbirini umursamayanlar- François Truffaut mesela. Yazarken mutlaka uygulamanız gereken alışkanlıklarınız var mı? Kesinlikle, kendimi yapmak zorunda hissettiğim şeyler var. Her gün aynı saatlerde uyanmak, uyandıktan hemen sonra hazırlanmak gibi alışkanlıklarım var. Genelde sabahları yazıyorum ve günde üç-dört saatimi ayırıyorum. Ancak o kadar olabiliyor, çünkü yazarken sürekli sigara içiyorum ve sigara içmek beni yoruyor. Sigara içmemin batıl bir nedeni de var, iyi şans getirir gibi. Muhtemelen çok saçma ama böyle düşünüyorum. İnsanların Boogie Nights'a dair en sevdikleri şeylerden biri hikayeyi objektif bir gözle anlatabilmesi. Porno dünyasını sürekli kötülüklerin yapıldığı bir yer gibi yansıtmıyorsunuz, fakat dünyanın en iyi yeri gibi de göstermiyorsunuz. Kısaca seyirciye 'Hikaye bu, kendi yargınıza kendiniz varın' diyorsunuz. Bunu nasıl başardınız?
    Bence işin komik tarafı, filmin belli bir ölçüde yargılayıcı olması. Gişedeki başarısızlığı da açıklıyor bu durum. Bu karakterleri çok seviyorum, pornografiyi de seviyorum ancak aynı derecede tiksinti de duyuyorum. Bundan dolayı filmin ilk yarısı eğlenceyle dolu, ikinci yarıda ise tüm o eğlencelerin bedeli ödeniyor. Bu da benim pornografiye bakış açımdan kaynaklanıyor, porno sektörü ve karakterler de böylece yargılanmış oluyor. Böyle hissettirmeden ve dürüstçe yapılmış olmasının sebebi de farkında olmadan yapmam. Aynı zamanda yazarken karakteri oynayacak oyuncuları düşünüyor, yüzde seksen karakteri yazarken yüzde yirmi kafamdaki oyuncuyu yazarım, ve o oyunculara zarar vermek istemem.
    Mark Wahlberg'in yaşadığı değişim de epey ikna edici. Değişimin başladığı noktayı direkt gösterebilmek zor, fakat oldukça inandırıcı şekilde gelişiyor.
    Filmlerimde en sevdiğim şey, diğer filmlerde doksan derece değişen karakterlerin iki derecelik değişimler geçirmesi. Film izlerken bu hep aklıma takılır, çünkü gerçek hayatta kimse o kadar hızlı bir dönüşüm yaşamaz; en azından benim çevremde. İnsanlar yavaş yavaş değişir. Bilgisayarın başına oturup kendi kendime 'Şimdi ana karakter Dirk'ün değişeceği sahneyi yazacağım' diyebilirim, fakat bunun yerine gerçeklik faktörünü arka plana atıp eğlenceli kısma odaklanmayı tercih ediyorum. Hikaye kendi yolunda ilerlerken, herhangi bir noktada Dirk değişim geçirmeye başlıyor. Bunu tarif etmek zor, fakat sanırım esas nedeni yazarken kendime dışarıdan bakmayı tercih etmemem.
      Filmlerinizin yanlış yorumlanmasından korktuğunuz oldu mu? Kesinlikle. Boogie Nights'ın ilk test gösterimi yapıldığında, Little Bill'in karısını basıp silahını almaya gittiği sahnede seyirciler sevinç çığlıkları atmıştı. Geri dönüp onu vurunca yine çığlıklar attılar, bense koltuğuma gömüldüm ve kendimi çok kötü hissettim. Karakterleri, filmi ve diğer her şeyi yanlış anladığımı düşündüm. Bill hemen ardından kendini vurunca biraz daha iyi hissettim, çünkü gülmeyi ve alkışlamayı bırakmışlardı. Bir anda tüm salona ölüm sessizliği hakim oldu. Bunu görünce ben de tonumu değiştirdim ve seyircilerin şiddet içerikli sahnelerde eğlenmesini önleme sorumluluğunu hissetmeye başladım. Eğlenceye varım, fakat kurşunlar can acıtıcıdır. Boogie Nights'ın ana fikri de bence bu, 'her şey eğlenceli, ta ki birinin canı acıyana kadar'.  Leonard Cohen bir keresinde 'her sanatçı, ister ressam, ister besteci, ister yönetmen olsun, aynı şarkıyı tekrar tekrar yazar; ancak işin güzel yanı bunu asla fark etmeden yapar' demişti. Bu söze katılıyor musunuz? Muhtemelen, her ne kadar benim şarkımın ne olduğunu anlamam için biraz erken olsa da. Bence yaptığım iki film de aynı temalardan ve motiflerden yola çıkıyor, fakat ben de yaparken bunun farkında değildim. Her ikisinde de benzer baba figürleri, birileri tarafından elinden tutulan genç karakterler, tuhaf aileler ve karmadan kaynaklı, ödenmesi gereken bedeller var. Hard Eight'in ana karakteri Sidney, film boyunca önceden yaptığı bir şeyin suçluluğunu hissediyor. Boogie Nights bu anlamda Hard Eight'in öncesini, sonradan bedeli ödenmek üzere yapılan hataları anlatıyor. Hikaye bitince Dirk de yaptığı şeyleri telafi etmek için uğraşmaya başlıyor, başka bir deyişle Sidney'e dönüşüyor. Boogie Nights'ı tamamladıktan sonra onun yarattığı heyecanı geride bırakıp yeni bir senaryoya başlamayı nasıl başardınız? Dediğim gibi, günün üç saati yazıyorum. Sadece bir şeyler yazmazken kendime dışarıdan bakabiliyorum, sadece üç-dört saatin sonunda, yazmaktan ve sigara içmekten yorulunca 'Şu an sıradaki işimi bekleyen bir sürü insan var' diyebiliyorum. Bu sayede yazım sürecim o tür düşüncelerden etkilenmiyor. Nasıldır bilirsiniz: bir odada bilgisayarınızla baş başasınızdır, başka hiçbir şeyi düşünmezsiniz. O tür şeyler günün diğer zamanlarında aklımı kurcalıyor. Magnolia ve Boogie Nights'ın soundtrack'lerinde çok sayıda güzel şarkı var. Müzik eşliğinde mi yazıyorsunuz? Evet, özellikle Magnolia'da bunun etkisi diğerlerinden çok daha fazla. Bu sefer Aimee Mann'ın şarkılarıyla yazdım, kendisi yakın bir arkadaşım ve çok iyi bir müzisyen. Yayınlanmış güzel şarkıları dışında, o dönem üzerinde çalışmakta olduğu şarkıların demolarına da ulaşabiliyordum. Bir anlamda, şarkılarından birini senaryoya uyarladım. Şarkının adı '">Deathly', 'Mademki seninle tanıştım, beni bir daha görmemeye karşı çıkar mıydın?' diye başlıyor. Birinin sizin sevginize karşılık verebileceğinden yana umudunuzun olmaması, bu sevgisizlik durumu benim için çok önemli ve güzel bir kavram. Muhtemelen Aimee'ye bu filmin esin kaynağı olduğu için yüklü miktarda borcum var. Geçen iki yılda film endüstrisiyle ilgili çıkardığınız en önemli ders neydi? Maalesef, iyi bir film yazıp yönetmenin işimin yüzde ellisini oluşturduğunu, geri kalan yüzde ellinin filmi finanse eden diğer insanlarla uğraşmak olduğunu öğrendim. Çünkü filminiz ne kadar iyi olursa olsun, kimse izlemediği sürece hiçbir şey ifade etmiyor. Bu çok tuhaf, çünkü film endüstrisi filmleri sevmeyen insanlarla dolu ve ne kadar çok insanla tanışırsam o kadar uzaklaşasım geliyor. Sizce filmler kültüre yön mü veriyor yoksa onu olduğu gibi mi yansıtıyor? Bence kültüre yön veriyor- yani doğal olarak kültüre karşı bir sorumlulukları da var. Bir yönetmen olarak, bu sorumluluğun ağırlığı benim için günden güne değişiyor. Bunu çok hissederseniz kendini beğenmiş birine dönüşüyorsunuz, hiç hissetmezseniz hıyarın teki olup çıkıyorsunuz. Kaynak: 1.

    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.