
John William Waterhouse’un o büyüleyici fırçasından çıkan La Belle Dame sans Merci’ye baktığında, insanı ilk yakalayan şey o tekinsiz ama bir o kadar da davetkar sessizlik oluyor. John Keats’in o meşhur şiirinden ilham alan bu tablo aslında bize sadece bir karşılaşmayı değil bir ruhun adım adım teslim oluşunu anlatıyor. Tablonun tam merkezindeki o ana odaklandığında, şövalyenin aslında çoktan yenildiğini fark ediyorsun. Kadının şövalyenin boynuna doladığı o uzun, kızıl saçları sadece estetik bir detay değil aslında adamın iradesini bağlayan şık ve ölümcül bir ilmek gibi. Şövalye tüm zırhına, fiziksel gücüne ve toplumsal statüsüne rağmen kadının bakışları karşısında tamamen savunmasız eğilmiş, adeta ruhunun çekilip alınmasını bekliyor. Pre-Raphaelite (Raffaello Öncesi) akımının o kendine has doğa tutkusu burada doruk noktasına ulaşıyor renkler o kadar canlı ki, fondaki o karanlık korunun nemini ve sessizliğini teninde hissedebiliyorsun. Keats’in şiirinde bahsettiği o "kuşların sustuğu, sazların solduğu" melankolik atmosfer, Waterhouse’un paletinde görsel bir ağırlığa dönüşmüş. Dikkat edersen, şövalyenin ağır metal zırhı ile kadının uçuşan incecik elbisesi müthiş bir tezat oluşturuyor bu da bize kaba kuvvetin metafizik bir çekim karşısında ne kadar hükmsüz kaldığını fısıldıyor. Bu kadın figürü, sanat tarihindeki o meşhur femme fatale imgesinin en naif ama en tehlikeli örneklerinden biri. Burada izlediğimiz şey çirkin bir trajedi değil, aksine çok estetik bir kayboluş hikayesi. Sanatçı, kompozisyonu öyle bir dairesel yapıyla kurmuş ki, bakışların sürekli kadının yüzü ile adamın teslimiyet dolu ifadesi arasında gidip geliyor seni de o hipnozun içine dahil ediyor. Sonuç olarak bu eser, arzunun esarete dönüştüğü o ince çizgiyi sinematografik bir derinlikle sunan edebi bir feryadın sessizce resmedilmiş hali gibi karşımızda duruyor.
Waterhouse’un bu tabloda kullandığı renk paleti, aslında Viktorya dönemi izleyicisinin alışık olduğu o parlak, idealize edilmiş renklerden çok daha farklı bir psikolojiye hizmet ediyor. Tabloda baskın olan renkler toprak tonları, derin yeşiller ve o tekinsiz kahverengiler. Bu seçim tesadüf değil. Sanatçı bizi doğanın canlandığı bir bahar sabahına değil, yaşamın geri çekildiği, çürümenin ve melankolinin başladığı bir "eşik" anına davet ediyor. Bu palet, Keats’in şiirindeki o solgunluk (paleness) vurgusunu görselleştiriyor. Şövalyenin yüzündeki o kül rengi beyazlık ile kadının canlı, neredeyse doğaüstü bir parıltıya sahip teni arasındaki kontrast, yaşam ve ölüm arasındaki o gerilimli sınırı çiziyor.
Dönemin diğer "femme fatale" tasvirlerine örneğin Dante Gabriel Rossetti’nin o çok daha şehvetli kışkırtıcı ve neredeyse saldırgan kadın figürlerine baktığında Waterhouse’un farkı hemen ortaya çıkıyor. Rossetti’nin kadınları genellikle izleyiciye doğrudan bakar, gücünü ve cinselliğini bir silah gibi sergiler. Ancak Waterhouse’un "Merhametsiz Güzel"i çok daha sofistike bir tehlike barındırıyor. O, şövalyeye ve bize arkasını dönmüş, sadece profilden görünüyor bu da ona gizemli ve ele geçirilemez bir hava katıyor. O dönemdeki pek çok tabloda "tehlikeli kadın" figürü ya bir yılanla ya da egzotik takılarla simgelenirken, Waterhouse burada tehlikeyi tamamen bakışlara ve o meşhur saçlara indirgemiş. Kadının üzerindeki o ince, uçuşan mor-mavi elbise, dönemin klasik kıyafetlerinden ziyade zamansız, masalsı bir dünyaya ait olduğunu gösteriyor. Morun asalet ve gizemle olan bağı, burada şövalyenin gümüşi zırhıyla çarpışıyor yani soğuk rasyonalite, sıcak ve karanlık bir mistisizm karşısında diz çöküyor. Sonuç olarak Waterhouse, renkleri ve formları birer psikolojik araç olarak kullanarak bize şunu söylüyor: En büyük tehlike, bağıran ve saldıran bir düşman değil sizi sessizce bir ağacın gölgesine davet eden, bakışıyla dünyayı unutturan o estetik büyüdür. Bu tabloyu diğerlerinden ayıran asıl güç, kötülüğü "çirkin" değil, "erişilemez bir güzellik" olarak tanımlamasıdır.



Yorum Bırakın