Geçmişe Duyulan Özlem Bir Kaçış mı, İhtiyaç mı?

Geçmişe Duyulan Özlem Bir Kaçış mı, İhtiyaç mı?
  • 1
    0
    0
    0
  • Zaman ilerledikçe, geçmişe duyulan özlemin ve merakın daha da arttığını fark ediyorum. Öyle ki, hiç yaşamadığım dönemlere bile derin bir yakınlık hissediyorum. Bazen “Keşke 20. yüzyılın başlarında ya da tam ortasında doğmuş olsaydım” diye düşünüyorum. Bu düşünce, yalnızca romantik bir hayal mi, yoksa içinde yaşadığımız çağın ağırlığının bir sonucu mu?


    Asıl soru belki de şu:

    Bizi geçmişe çeken şey, bugünün yoruculuğu mu; yoksa geçmişin bilinmez ama daha “sakin” olduğuna dair kurduğumuz imaj mı?


    İnsan yaşadığı anın içinde çoğu zaman onun kıymetini bilemiyor. Ancak bir şey sona erdiğinde, canımız yandığında ya da geri dönülemez hâle geldiğinde anlıyoruz ne kadar değerli olduğunu. Geçmişe duyulan özlemin temelinde de biraz bu var. Kaybettiklerimiz, yarım kalanlar, bir daha aynı şekilde yaşanamayacak anlar…


    Bazen bu özlem çok basit bir şeye takılıyor:

    Bir Temmuz günü, günübirlik gidilen bir denizde ayağa değen suyun verdiği his. O an çok sıradan geliyor ama zaman geçtikçe zihinde büyüyor, anlam kazanıyor. Çünkü artık sadece bir an değil; geri dönemeyeceğini bildiğin bir hatıra oluyor.


    Özlemek, beklemek, istemek, geri dönmeyi umut etmek…

    Bunların hepsi geçmişle kurduğumuz bağın parçaları. Geçmişe duyulan özlem bazen bir kaçış gibi görülüyor; bugünden kaçmak, sorumluluklardan uzaklaşmak gibi. Ama bana göre bu her zaman bir kaçış değil. Çoğu zaman bir ihtiyaç.


    İnsan, anlam arıyor. Tutunacak bir duygu, bir hatıra, bir “ben buradaydım” hissi… Özellikle içinde bulunduğumuz bu hızlı, gürültülü ve tüketici çağda, geçmiş daha sahici geliyor. Çünkü orada her şey daha yavaş, daha derin ve daha insaniymiş gibi hissediyoruz.


    Belki de geçmişi özlemek, “eskiye dönmek” istemekten çok, bugünde kaybettiğimiz şeyleri hatırlama çabasıdır. Daha çok hissetmek, daha çok bağ kurmak, daha çok farkında olmak…


    Asıl mesele geçmişte yaşamak değil; geçmişi yad ederken bugünü kaçırmamak. Çünkü bir gün bugün de “keşke” diye anılacak. Ve yine geç kaldığımızı düşüneceğiz.


    Belki yapmamız gereken şey, geçmişi romantize etmektense ondan öğrenmek.

    Anın kıymetini, içindeyken bilmeyi denemek.

    Çünkü insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey —özellikle de bu çağda— tam olarak bu: fark etmek.


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.