Hepimiz zaman zaman kendimizi aynı soruyu sorarken buluruz: “Sıcak evimde, her açıyı gösteren HD kameralar ve tekrarlar varken; neden saatlerimi yollarda harcayıp, soğukta ya da kalabalıkta o tribün koltuğuna oturuyorum?”
Cevap, John Berger’in Görme Biçimleri adlı eserinde yaptığı o meşhur tespitte gizli aslında. Berger, bir sanat eserinin orijinalini görmenin, onun reprodüksiyonuna bakmaktan neden farklı olduğunu anlatır. Mona Lisa’nın posterine her yerde rastlayabilirsiniz; fakat tablonun karşısında durduğunuzda hissettiğiniz şey, mekânın, zamanın ve o ana özgü deneyimin yarattığı benzersiz bir auradır.
Sporla kurduğumuz ilişki de bundan çok farklı değil.
Ekranın Sessizliği, Tribünün Nabzı
Yalnızken televizyondan bir karşılaşma izlediğinizde, başkasının gözünden bakar, başkasının sesiyle hissedersiniz. Teknik detaylara hâkimsinizdir; pozisyonları tekrar tekrar izler, oyunu çözümlersiniz. Ancak ruh, çoğu zaman bu kapsama alanının dışında kalır. O anda spor, canlı bir deneyim olmaktan çıkarak bir tüketim nesnesine dönüşür.
Oysa bir tribünde, bir mahalle kahvesinde ya da evde; ailenizle, sevdiğiniz arkadaşlarınızla aynı koltukta nefesinizi tuttuğunuzda iş değişir. Artık sadece izleyen değilsinizdir, o anı birlikte inşa edersiniz. Hiç tanımadığınız bir yabancıyla aynı sevinçte buluştuğunuz o çarpışma anı, skoru bir sayı olmaktan çıkarır ve onu ölümsüz bir hatıraya dönüştürür.
Lüks Değil, Bir Tercih Meselesi
Bugünün ekonomik şartlarında bir spor karşılaşmasına gitmek, artan maliyetler ve ulaşım zorlukları nedeniyle çoğu zaman planlama ve fedakârlık gerektiriyor. Ancak bu çaba, sporu bir lüks hâline getirmekten çok, onunla kurulan bağı derinleştiriyor. Emek verilen, yolunda yorulunan her deneyim, insanın o hikâyedeki paydaşlığını artırıyor.
Üstelik bu paydaşlık yalnızca dev arenalara özgü de değil. Yerel bir sahanın kenarında tellere tutunurken ya da bir kafede on kişiyle aynı ekrana kilitlenmişken de o “orijinal” duygunun içindesinizdir. Çünkü spor, Berger’in sanatı tanımladığı gibi; ona nereden ve nasıl baktığınızla ilgilidir.
Benim için spor, skor tabelasında yanıp sönen rakamlardan ibaret değil. Parkeye ya da piste baktığımda yalnızca bir mücadele değil; karakterler, kırılma anları ve anlatılmayı bekleyen insan hikâyeleri görüyorum. Bu yüzden yazarken akademik bir mesafeden değil, anlatıcının heyecanından besleniyorum. Çünkü sporu izlemek bir alışkanlık olabilir; ama onu gerçekten deneyimlemek, o büyük hikâyenin içinde, küçücük de olsa, kalıcı bir iz bırakmaktır.
Peki ya sizin sporla kurduğunuz “görme biçimi” hangisi? Ekranın konforu mu, yoksa tozun, sesin ve heyecanın bizzat kendisi mi?
Yorumlarda buluşalım.

2024'ün unutulmaz yaz akşamlarından birini buraya eklemek isterim. Tek yürek olduğumuz ve A Milli Futbol Takımı maçlarını heyecanla izlediğimiz o günleri anmak için...
Diğer içeriklerim:



Yorum Bırakın