Film Sonrası: Hamnet. “Acı’nın yaratıcılığa dönüşümü”

Film Sonrası: Hamnet. “Acı’nın yaratıcılığa dönüşümü”
  • 2
    0
    0
    0
  •  
    Son zamanlarda izlediğim en iyi, en etkileyici film Hamnet. Uzun zamandır böylesine anlam dolu, böylesine güzel, böylesine harika bir film izlememiştim. Filmde emeği geçen herkesi tebrik ediyorum... Harikaydınız!
     
    •Filmi izlemeyenler için bundan sonrası spoiler içeriyor.
     

    Dönem filmlerini/dizilerini hep çok sevmişimdir. Oradaki kostümler, dekorlar, zamanda seyahat edebilmenin keyfi beni benden alır, başımı döndürmeye yeter. Maggie O'Farrell'in "Hamnet" adlı kitabından uyarlanan bu filmde böyleydi benim için. Film afişinden başlayarak, kostümleriyle, dekorlarıyla, oyunculuklarıyla, sinematografisiyle, işleyişiyle baştan aşağı bir başyapıttı bu film. Shakespeare'in "Hamlet"iyle de bağlantılı olan filmin asıl uyarlandığı kitap olan Maggie O'Farrell'in Hamnetini okumadım ama, Shakespeare'in Hamletini filmi izlemeden kısa bir süre önce okumuştum, ama şunu farkettim ki; ben Hamlet'i anlamamışım sadece okumuşum, Hamlet bu filmi izledikten sonra anlam kazandı bende. Çünkü bu filmle beraber buz dağının görünmeyen kısmını izliyoruz, yani, yüzyıllardır okunan, bilinen bu eserin yazıya dökülmeden önce başına neler geldiğini izliyoruz. Shakespeare'i Hamlet'i yazmaya iten şeyleri, bu sürece kadar neler yaşadığını izliyoruz. İzlediklerimiz bunlarla sınırlı olmasa da, böylelikle bir eserin doğuşuna şahit oluyoruz. "Acı'nın yaratıcılığa dönüşümüne"* şahit oluyoruz bir anlamda. Bu yüzden filmi izleyecek olanlara naçizane önerim; filmi izlemeden önce Shakespeare'nin Hamletini okumaları olacaktır. Bu sayede filmin de, kitabın da daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.
     
    *"Acı'nın yaratıcılığa dönüşümü" ifadesi, çok sevdiğim ve hayranı olduğum yazar Nihan Kaya'ya ait. Yazar bu konuyu, "Yazma Cesareti" adlı kitabında çok daha detaylı ele alıyor. İlgilenenleriniz varsa, yazarın diğer kitapları gibi, hayranı olduğum bu muhteşem kitabını da okuyabilirsiniz.
     
     
    Filmde en çok etkilendiğim karakterlerden biri Agnes. Agnes, çok özel biri. Annesi öldükten sonra doğayı, ormanı kendine anne bilmiş, ev bilmiş, tek sığındığı yer olmuş burası. Nitekim filmin ilk sahnesinde, ormanın içindeki toprağın üstünde, anne karnındaki gibi cenin pozisyonunda yatan Agnes'in yüzünde huzuru görebilirsiniz. Agnes, doğayla bütünleşmiş, doğa da nefes alabilen biri. Doğayla öylesine güçlü bir bağ kurmuş ki, doğum yapacağı sırada ormana geliyor ve burada, ormanın kucağında gerçekleştiriyor doğumunu. İkinci hamileliğinde ikizlerin doğumu için tekrar ormana gitmeye hazırlanırken, Kayınvalidesinin engellemesi üzerine içi sıkılıyor Agnes'in, bu durumdan rahatsız oluyor. Kendisinin ormanda nefes aldığını bildiği gibi çocuklarınında ancak burada nefes alabileceğine inanıyor Agnes. Onun bu özelliği, içinde özgür olabildiği doğadan kendisine bir armağan. Tıpkı bu özelliklerin annesine ve anneannesine armağan edildiği gibi. Ya da, başka bir ifadeyle, çektiği bütün acılar, doğayı anlamaya, doğadaki; hatta insanlardaki işaretleri anlamaya, onlardaki anlamı görmeye dönüşmüş. Öyle ki, iç güdüleriyle hareket eden, sezgilerine, hislerine kulak veren Agnes, insanlara dokunduğunda onlarla ilgili bir şeyler görebilecek kadar derinleşmiş bu sayede. 
     

     
    "Rüyalarına dikkat etmelisin, Agnes. Onlar her zaman sana yol gösterecekler."
     
     
    Bu kadar etkileyici bir karakteri muhteşem bir şekilde canlandıran Jessie Buckley, filmi izleyen herkesin takdirini kazandı. Filmden bahseden herkes, Buckley'in oyunculuğundan söz etmeden geçmiyor. Bende aynı şekilde çok etkilenerek ve filmdeki tüm bu duyguları hissederek izledim, kendisinin oyunculuğuna hayran kaldım. Genel olarak bütün oyuncular çok başarılıydı. Hamnet'i canlandıran Jacobi Jupe' i de ayrıca hayranlıkla izledim. Benim için unutulmaz bir karakter oldular.
     
     

     
    "Ölüm, sadece bir uykudur başka bir şey değil."
     
     
    Ve sen Hamnet. Eğer seninle karşılaşsaydım sana bir şeyler söylemek isterdim: Hayatta hayal ettiğin ne varsa, olmak istediğin ne varsa olabilmeni diliyorum sevgili Hamnet. Elindeki o kılıcı, tam da hayal ettiğin gibi, dilediğin gibi savurabilmeni diliyorum. Şunu bilmeni istiyorum sevgili Hamnet; babanın sana söylediği o şeyi hiçbir zaman yapmak zorunda değilsin. Eğer annen ve kardeşlerinden, ve tabi ki senden sorumlu olan biri varsa, o sen değilsin, annen ve baban. Babanın yerine getiremediği sorumlulukları sen üstlenmek zorunda değilsin. Neyi seçersen seç, tercihine ve sana saygı duyuyorum Hamnet. Aileni çok sevdiğini biliyorum. Sen çok güzel bir çocuksun. Huzurla uyu güzel çocuk.
     
     

     
    "Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!"
     
     
    William Shakespeare, kendisi filmde babasının borçlarını ödemeye çalışan bir Latince öğretmeni, öte yandan bir oyun yazarı. Eşi Agnes ile de öğretmenlik yapmak için geldiği bu yerde tanışıyorlar. Agnes ile aralarındaki büyük aşk evliliğe dönüşünce üç çocukları oluyor; Susanna, ikizler; Hamnet ve Judith. Shakespeare baba olsa da, o aynı zamanda bir evlat. Ne yazık ki babası tarafından sevilmeyen bir evlat. Yirmili yaşlarına geldiği, evlendiği ve üç çocuğu olduğu zaman bile babası tarafından her fırsatta ya dövülen ya da hakaret edilen bir evlat. Tüm bunlarla beraber ailesiyle yaşadığı bu evde, bir süre sonra, kendi içinde bir şeylerin yolunda gitmediğini farkeden Shakespeare, ruhsal sancılar çekmeye başlıyor, içinde, olmak isteyen bir şeylerin sancısını çekiyor. Onun bu durumunun farkında olan ve onun için endişelenen eşi Agnes, Shakespeare'e Londra'ya gitmesini teklif ediyor. Bu teklifin ardından Shakespeare'in geleceği ve oyunları için bir umut doğuyor. Her şeyin yoluna gireceğini düşünen bu aile için her şey, bu gidişin ardından başlıyor. Bu gidiş, aile dinamiklerindeki bazı şeyleri sarsıyor. Agnes tek başına doğuruyor ikizlerini. Shakespeare ara sıra gelip gitse de bütün sorumlulukları Agnes yerine getiriyor. Kızları Judith hastalanıp acı çekerken sabaha kadar tek başına Agnes bekliyor kızının başında. Oğulları Hamnet acılar içinde can çekişirken, Agnes tek başına haykırıyor tüm çaresizliğini. Yanında Shakespeare olmadan.
     

     
    "Zihinde, acımasız talihin darbelerine ve oklarına katlanmak mı daha soylu yoksa dertler denizine karşı silahlanıp karşı koyarak onları sona erdirmek mi?"
     
     
    Bundan sonrası yasa dönüşen derin bir sessizlik. Her güne acı çekerek uyanmak, acıyla beraber yaşamaya çalışmak çok zor. Ama acı, içinde bir şeylerle geliyor bize. Onu anlayabilirsek, acının içinde bir güçle geldiğini fark edebiliriz. Bu güç, acının dönüşebilen bir şey olmasına dair bir güç. Acının dönüşebilmesi ise, öyle sanıyorum ki, önce onu hissedebilmekten; bastırmadan, görmezden gelmeden hissedilmekten geçiyor. Daha sonrasında onu anlayabilmek giriyor işin içine. Bu da işin son derece önemli bir kısmı. Çünkü acıyı her hissedebilen, o acıyı dönüştüremeyebiliyor. Acı orada, ve o acıyla ne yapacağımız bizimle ilgili. Filmin de temelde bunu vurguladığını düşünüyorum.
     
     
    "Ölümden sonraki dünyanın, gidenin geri dönmediği o bilinmeyen dünyanın korkusu olmasaydı, iradeyi şaşırtıp bizi bunlara katlanmaya iten kim bu yorucu hayatın yüklerini taşır, acı çeker ve terlerdi ki?"
     
     
    Shakeaspeare Londra'ya bu acıyla döndüğünde o an bir şeyler değişiyor içinde. Oğlunun acısı yaratıcılığa dönüşüyor ve o acıdan Hamlet doğuyor. Hepimizin bildiği, Shakespeare'in o kült eseri Hamlet. Bu başyapıt, Agnes'in o tek başına çektiği bütün acıları sarmalıyor. İnsanlar onunla birlikte oğlu Hamnet'e ağlıyor, acısına ortak oluyorlar. Yüzyıllar boyunca Hamlet'i okuyan, izleyen herkes Agnes'le birlikte yas tutuyorlar. Shakespeare veda edemediği oğluna bu eseri ile veda ediyor. Yüreği yanan bu anne ve babayı yine bu eser birbirine bağlıyor. İşte sanatın gücü! Ya da, İşte acının gücü! mü demeliyim? Hiç şüphe yok ki bu güç acıdan geliyor. Shakespeare acı çeken biri olmasaydı, acısı böylesine bir sanat eserine dönüşebilir miydi? Agnes acı çeken biri olmasaydı, doğayı, insanları böylesine derinden anlayabilir miydi? Agnes acı çekmeseydi çocukları dünyaya gelebilir miydi? Edebiyata bir bakın, sanata bir bakın, tüm bu insanların hikayelerinde acı göreceksiniz, acı çekebilen, acı çekmiş ve ondaki anlamı görebilmiş ruhları göreceksiniz. Acının gücünü hafife almayın! Ona kötü bir şeymiş gibi muamele etmeyin! İnsanların acılarıyla dalga geçmeyin! İnsanların acılarına saygı duyun! Bütün her şey acıdan doğdu. İster fiziksel ister ruhsal olsun fark etmez. Kitaplar, tablolar, müzikler, filmler, resimler acıdan doğdu. Biz... Biz acıdan doğduk.
     
     
     
     
     
    Sevgiler✨

     

     
     

    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.