İşsiz olmak, hatta yeni mezun bir işsiz olmak… Hangisi kulağa daha kötü geliyor? Cevap aslında yaşımızda saklı.
İşi varken bunu kaybeden biri için yeni mezun birinin iş bulamaması ne kadar büyük bir problem? Dışarıdan bakınca tablo net gibi görünüyor: Bakması gereken çocukları yok, eşi yok, hatta borçları bile çok az. “Daha genç, halleder” diye düşünülüyor, değil mi?
Oysa yeni mezun biri için iş bulamamak hayatın sonu, hatta ölümle eş değer gibi hissedilebiliyor. “Bunca yılın emeği nerede?” sorusu, aile baskısı, çevrenin beklentisi, mahalle arasında yapılan yorumlar… Daha neler neler. İnsan en çok da kendi içinde sıkışıyor.
Hangisi daha kötü? Buna ancak hangi durumu yaşıyorsanız ona göre karar verebilirsiniz. Ama şu bir gerçek: Bir zamanlar herkes yeni mezun ve işsizdi. Sadece kimse o dönemini hatırlamak istemiyor.
Bu yazıyı 2026’nın Şubat ayının sonunda, yeni mezun bir işsiz olarak yazıyorum. 2025 Haziran’da mezun oldum. Aradan aylar geçti. “Bunca zamandır evde ne yapıyor bu kız?” diye düşünmeyin. Çünkü ben de kendime tam olarak bunu soruyordum. Bu düşünce kalıplarından çıkalı ise yaklaşık iki ay oldu.
“Peki iki ay önce ne değişti?” diye soracak olursanız: İlk işimden ayrıldım.
Dışarıdan bakınca işler daha karmaşık görünüyor, değil mi? Yeni mezun, iş bulmuş, sonra kendi isteğiyle ayrılmış ve şimdi bunları yazıyor. Eee, bu şımarıklık değil de ne? Hatta imkânlarım imkânsızlığım olmuş ki bu işten çıkabilme cesareti göstermişim gibi görünüyor.
Haklı olduğunuz noktalar var. Ama haksız olduğunuz yanlar da çok.
Böyle bir yazı yazmaya işte tam da bu yüzden başladım.
Biz gençler olarak hak ettiğimiz işi değil, çalıştığımızın katbekat altında maaş veren firmaları hak etmiyoruz. Fikir beyan etme fırsatı tanımayan müdürleri, şaka adı altında mobbing yapmayı kendine hak gören yaşça büyük uzmanları, “tecrübesiziz” diye ayak işlerini yaptırabileceklerini sanan insanları da hak etmiyoruz.
Hatta en acısı; mülakatlarda bizi parmağında oynatabileceğini sanan, insan kaynaklarının o küçümseyici tutumlarını hiç hak etmiyoruz.
Ama bunların hepsini o iki aylık iş tecrübemde fark ettim çünkü iş bulmaya o kadar kafayı takmıştım ki kendi değerimi unutmuştum.
Mezun olduktan sonra insan bir noktadan sonra “Neresi olursa olsun, yeter ki işe gireyim” demeye başlıyor. Ne maaşa bakıyor ne imkânlara ne de çalışacağı ortama. Hatta bakmaması gerektiğini düşünüyor. Çünkü aylarca iş bulamamış; artık bir yere girmeli.
Ve o noktada zarı sallıyor… Şansına neresi gelirse oraya gitmeli gibi hissediyor. Belki ortalaması 3’ün üstünde değil, belki dili yeterli değil, belki okurken uzun dönem bir staj bulamadı. Sanki iş yeri onu hayrına işe almış gibi düşünüyor. Peki okuduğu bunca yıl, verdiği emek, kendini geliştirdiği diğer yönler nerede? Puff… Yok oldu. Çünkü artık iş yerindeki en kıdemsiz kişi o.
Ne zaman mola verecek? Molada ne yapmalı, ne demeli? Nasıl konuşmalı? Hangi işler gerçekten iş tanımında, hangileri değil? İş tanımında olmayan bir şeyi yapmak istemediğini söylerse nasıl bir tepki alacak? İki aylık deneme süresi bitince onu çıkarırlar mı? Yaşadığı şeyler mobbing mi, yoksa kafasında mı kuruyor?
İlk maaşını aldı, ailesi gurur duydu. Peki sevmediği bir yerden ayrılırsa ailesi ne diyecek? Bu hayal kırıklığını nasıl atlatacaklar? “Neden kimse beni anlamıyor? Ben değersiz miyim?” diye düşünmeye başlıyor. Daha neler neler…
Peki sadece yeni mezunuz diye bunları yaşamak zorunda mıyız?
Zamanında aynı süreçlerden geçen insanlar, yirmili yaşlarını ne çabuk unutuyor…




Okuduğum ve kendime en yakın hissettiğim yazılardan biri bu oldu ellerine sağlık. Bence bu süreci yaşamayan birinin anlamasını beklemek çok zor. Ben de aynı süreçten geçiyorum. Umarım kendini en iyi hissettiğin yerde en güzel şekilde mesleğini icra edersin:)