“Frene bas Leyla. Frene bas. Bazı insanlar hayatı sindirerek yaşar. Herkes senin gibi yargısız koşmaz.”
Bu cümleyi sonu gelmek bilmeyen kaydırma seanslarımın birinde sosyal medyada gördüm. Yazarının kim olduğunu bilmiyorum ama bu cümleyi yazdığı için ona teşekkür ederim. Çünkü bende tahmin edebileceğinden çok daha fazla şey hissettirdi. Hatta biraz durup -gerçekten durup çünkü videonun arkasındaki müziği 10 kez rahat dinlemişimdir- düşündürdü bile. Ağustos boyunca ara ara kendime “frene bas Leyla” dedim. Biraz yavaşla. İzmir’i bırakıp Ankara’ya gideceğim, ders çalışmaya başlayacağım, 10 tane kitap okuyacak 5 tane yazı yazacağım… Her şeyi aynı anda yaşamaya, anlamaya, çözmeye çalışma. Bazı insanlar hayatı sindirerek yaşar. Herkes senin gibi yargısız koşmaz.
Belki de ağustosun bende bıraktığı en belirgin şey buydu. Frene basmak. Gerçi ne kadar başarabildim, orası tartışılır. Kendimi hep bir hayat koşturmacasının içinde buldum. Gerçi benim bence en kötü özelliğim de bu herkesin her problemine koşmaya çalışmak.
Ağustos deyince aklıma gelen şeyler ne diye düşündüğümde hemen galerimi açıp bakıyorum. Çünkü bu aralar galerim bir nevi hafızam gibi. Ağustos'ta neredeydim, ne yaptım hatta neyi beğendiğim bile galerimde. Teknolojinin bu yanını seviyorum ama bu kadar aramızdaki mesafeyi kapatması da biraz korkutmuyor değil.
Bir sürü düğüne gittim maalesef. Herkesin evlenesi gelmiş sanırım ben hariç. Bırakın evlenmeyi, bir evi geçindirmeyi ben hala bakkala gidince kendime ne alacağım diye düşünüyor hangi çikolatayı almak stratejik olarak daha mantıklı diye sorguluyorum.
Bergama Tiyatro Festivali'ndeydim. Benim için müthiş keyifli bir deneyimdi ve sanatın içinde yer almaktan bu kadar hoşlandığımı bilmiyor, sanat sanat içindir diye düşünüyordum ama sanırım sanat bizim için. Festivalin sosyal medyacılığını yaptım bu benim için ekstra bir mesai ve de ekstra bir keyifti. Festivalin her anını görmek, kaydetmek bana bi süredir iyi gelecek o aktiviteymiş. Sosyal medyacı olmayı bu yüzden çok seviyorum galiba. Bir sürü tiyatro oyunu izledim, kentin her köşesinde sanatın olması, bir sanatçının çıkması… Tek kelimeyle Türkçe çevirisini yapamadım ingilizcesini bırakıyorum DELİGHTFUL. Buradan o zaman bir tiyatro önerisi: Uyku Ölüm Dondurma Ülke. Bulduğunuz yerde izleyin efendim.
Sonra bir bakıyorum, mavi bir elbisem var. O mavi elbiseyi Ağustos'ta üç kez falan giymişim. Galiba bir şeyi sevince bırakamıyorum. Ya da mavinin iyileştirici etkisi bana da geldi bilemiyorum.
Düz saçımın bana yakışmadığını düşünüyordum. Sanırım yakışıyormuş çevremdeki herkes öyle dedi. Bence beni sık sık öyle görmedikleri için. Alışkanlıklar işte…
Güzel bir kahvaltı. “İyi ki varsın.”
Kırmızı ışıklar acaba gerçekten hayatı romantize etmek için mi var? Yoksa bir süre durup overthinklemek için mi? Bence kesinlikle overthink için. Yani ben öyle kullanıyorum (amacına uygun kullanım)
Evi bırakmak.
Denizi özlemek.
Denizi çok sevmek.
Ankara'ya dönmek.
Bu ay en çok Sena Şener'in Alışılır mı Aşka şarkısına takıldım. Zaten bu aralar aşk konusunda kendime yeni bir kategori açmış bulunuyorum: uzak mesafede sürekli “gelip giderim” diyen erkek modeli. Çevremdeki ilişkileri gözlemlemeyi ve bunlar hakkında düşünmeyi seviyorum (bu durum kendiminkini düşünmekten alıkoyuyor ve bu da işime geliyor) Bunun hakkında söyleyeceklerim var ama henüz kendim de tam olarak nasıl toparlayacağımı bilmiyorum ve şimdilik başka bir yazının konusu olması için bir kenara bırakıyorum.
Bir yandan da hopeless romantic tarafımı iyice serbest bıraktım. Amazon'daki bütün romantik yapımları izlemeye niyet ettim. Bunu en çok tetikleyen şey Off Campus dizisiydi. İzleyeli biraz zaman oldu ama hâlâ etkisindeyim. Sterling Point de bu döneme denk geldi. Çabasız gelen aşkı, ilk bakışları, “yearning” kelimesini dibine kadar yaşayan yakışıklı erkoları seviyorum.
Müzik hakkında konuşmayı seviyorum, dinlediğim şeyleri insanların da dinlemesi hoşuma gidiyor o zaman bir öneri daha; The National — Trouble Will Find Me. Bu albümü dinlerken bir sürü duyguyu aynı anda yaşıyorum. Bir yandan melankolik hissediyorum ama bir yandan da bana bir romantizm getiriyor. Bu yaz belki de en çok dinlediğim albüm buydu bu da demek oluyor ki summertime saddnessı dibine kadar yaşamışız.
Bir yandan da blog yazmaya başladım. İnsanların yazılarımda kendilerinden bir şeyler bulması beni gerçekten mutlu ediyor. Beğenmiyorlarsa, “bu ne?” diyorlarsa da olsun. Yazmanın beni rahatlattığını hissediyorum. Yazmak iyidir. Klavyede de baya hızlandım bu sayede.
Ankara'ya döner dönmez saçımı kestireceğimi söylemiştim. Kestirmedim. Gözüm yemedi.
Eylül gelince bir şeyi daha fark ettim. Bana en sevmediğim mevsimi sorduklarında hep sonbahar derim. Alerjilerimden dolayı. Ama galiba sonbaharı seviyorum. Ya da en kötü ihtimalle onu romantize etme çabamın işe yaradığını görüyorum. Kafelerde sıcak kahve içmeyi, vanilyayla karışık tarçın kokusunu, mumlar yakmayı, yeni eğitim yılını bu sene çok ders çalışacağız deyip kendimi gaza getirmeyi falan baya özlemişim.
Ankara gerçekten bir yer değil, bir hismiş. Biraz klişe olacak ama üç yılın sonunda ailemin yanından, İzmir'den daha çok ev gibi hissettirmeye başladı. Yine de deniz olan bir yerde yaşamaya alışmış biri olarak üç yılın sonunda hâlâ seasick çekiyorum.
Bu ara şiir okumaya da sardım. Attila İlhan'ın Yağmur Kaçağı şiirindeki gibi,
“esaslı bir kitap almalı, mutlaka üstüne düşüp bitirmeli uykusuz, duraksız”
Belki de bu alıntıyı bu kadar beğenmemin sebebi sonbaharın gelişidir. Sonbaharda okumayı, düşünmeyi daha çok seviyorum. Ve eminim ki sonbahar bir kitap alıp üstüne düşünmelik bir mevsim.
Ve şimdi Ankara'ya döndüm. Hukuki etkinliklere başlıyorum. Ankara’da hukuk okumanın en güzel yanlarından biri de bu bence: Herhangi bir yerde hukuksal bir etkinlik bulabiliyor olmanız. Bölümüm de bunu gerektiriyor. Müdafi ve katılan vekili gözünden ceza mahkemesinde savunma stratejisi gibi etkinlikler var önümde. Ne kadar uzun bir ismi var ve karmaşık geliyor değil mi? Bu bazen gözümü korkutuyor.
Adamlar.
İnsanın düştüğü durumlar.
“İnsanın düştüğü durumlar” kelime grubunu bu ara çok kullandığımı fark ettim. Neye düşüyor insan, durumlar ne? Cevabını veremediğim ancak cevaplarını yaşadığım sorular soruyorum hayata. Ulaşmak için uyumadan hayal ettiğim, eski geçkin heveslerim…
Ve galiba ağustosta kendim hakkında fark ettiğim en küçük ama en komik şey şu oldu: Yazın çok boş oturduğumdan herhalde ben galiba ders çalışmayı gerçekten seviyorum. Ya da boş oturmak pek bana göre değil. Yani onca “frene bas Leyla”dan sonra okulun ikinci gününden bildiriyorum: ders çalışmaya başladım bile. Muhtemelen birkaç güne yorulup sıkılacak ve bırakacağım. O zamana kadar bir şeyler öğrenebilirsem ne mutlu bana.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın