“bazen insan eski hayatından çıkmadan önce son kez bütün odaları dolaşır”
Bu hissi sık sık ev değiştiren, olduğu yere bir türlü sığamayan veya aile evinden üniversiteye dönerken bir normalden başka bir normale gidip gelenler daha iyi anlayacaktır eminim. Odaları son bir kez dolaşır, kahkahaları son kez anımsamaya, duymaya çalışırız. İlla özlemek zorunda da değiliz o yeri, o hissi. Özlemeyeceğimizi bilsek bile son bir nostalji hissi bizi kurtaracakmış gibi gelir.
Hatta insan bir yerden ayrılacağı zaman gerçekten fiziksel olarak odaları dolaşmak zorunda bile değil. Şöyle bir gözünün önüne getirir her şeyi. Birinden ayrılırken de bu böyledir. Son kez güzel anıları gözümüzün önünden geçirir, kahkahalarımızı duyar ve devamında -ayrılığı kolaylaştırsın diye belki de bi silkinir yaşadığımız kötü şeyleri hatırlar, ayrılır ve yolumuza devam ederiz.
İnsan bazen eski mesajlara bakıyor. Seni seviyorumlardan bence ayrılalım, biz birbirimize iyi gelmiyoruzlara. Hatta bazen bir veda mesajı bile olmuyor – ki bence bu günümüz ilişkilerinin en büyük falsosu
Bir şarkıyı son kez açıyor. Ta uzak yollardan koştum geldim senin kollarına ya da ikinci bahar yaşıyor ömrüm.
Bir sokağın önünden geçiyor. Yıllardır oturduğu masaya, bir zamanlar sürekli gittiği parka biraz fazla uzun bakıyor. Dolabın arkasında unutulmuş bir şeyi buluyor. Bir insanın söylediği ve yıllardır hatırlamadığını sandığı bir cümle birden aklına geliyor. Bir arkadaş ortamında alakasız bir sohbet ederken ya da sosyal medyada kaydırırken bir video önümüze düşüveriyor.
Araya hemen kısa bir not da eklemeliyim; bu yazı biraz “klişe” olacak ama biliyorum ki klişe gelen her şey hepimize biraz tanıdıktır. Ve devam ediyorum.
Çünkü gitmeden önce insanın zihni envanter çıkarıyor. Ne yaşadık, ne kaldı, neyi yanımıza alıyoruz? Neyi burada bırakabiliriz? Bazen bütün bunları düşünürken de kendimizi bir süreliğine dahi de olsa kaybediyoruz. Nostalji hissine tutunuyor, ayrılmak istemiyoruz. Aklımız kendini paralıyor o sırada unut ve yoluna devam et diye.
“Bunu da alalım.
Bunu burada bırakalım.
Bunu neden hâlâ taşıyorum?” gibi.
Ve belki de bu yüzden bazı vedalar, gerçekten vedalaşmadan önce başlıyor.
Tam bunu yazdıktan sonra İlk ve Son dizisindeki “Veda vakti gelince yapılacak tek bir şey var: vedalaşmak. Veda vaktinin geldiğini nasıl anlayacağız? Anlarsın. Ama korkma, vedanı et hayatına devam et” konuşması geliyor aklıma sonra da L. M. Montgomery’nin Yeşilin Kızı Anne kitabındaki “ Sonsuza kadar veda etmek için 10 dakika yeterli değil” cümlesi. Veda vaktinin geldiğini anlıyoruz gerçekten insanın başı infilak edecek derecede zonkluyor gitmemiz lazım diye ve 11 dakikada sonsuza dek veda etmek için son kez bütün odaları dolaşmaya başlıyoruz.
Ölüm anında beynin 7 dakika daha çalışıp hayatı film şeridi gibi geçirdiğine dair iddia okumuştum geçenlerde. Bu fikrin bir şeyleri romantize etmek için ortaya atıldığını biliyorum ama yine de üzerine düşünmek hoşuma gitti. Eğer gerçekten öyleyse hangi anları özellikle görmek isterdim diye bir sorguladım kısa süre. Babamın bana aldığı ilk hediyeyi, belki ilk sevgilimle ilk kez el ele tutuştuğum anı -onu hatırlamak istemezdim bence ya da üniversiteyi Ankara’da okuyacağımı öğrendiğim ilk anı bilemiyorum. Bunun için bütün hayatımı baştan izlemem gerekir ama aynı hayatı tekrar yaşayacak enerjiye sahip miyim emin değilim. Belki de insanın geçmişine son kez bakmak istemesiyle ilgili olan şey tam olarak budur. Her şeyi yeniden yaşamak istemeyiz. Her şeyi geri almak da istemeyiz. Yalnızca bir şeylerin bizi son kez motive etmesini, belki gerçekleri yüzümüze vurmasını isteriz ki gidebilecek gücü kendimizde bulabilelim ve artık hayatımızın parçası olmadıklarını kabul edelim diye. Ama bence insanın eski hayatından çıkışı, ölüme biraz benziyor. Çünkü gitmeden önce son kez dolaşıyor insan.
Çocukluğunun odasına giriyor.
İlk aşkının kapısında biraz bekliyor.
Bir zamanlar olmak istediği insanın yanından geçiyor.
Sonra hiç yaşanmamış ihtimallere bakıyor.
Ve belki bazı hayatlar da böyle bitiyor: İnsan, bir zamanlar kendisi olan birine son kez bakıyor.
Burada amacım ölüm ve ayrılık aynı şeydir demek değil asla ama bir bakıma benziyorlar da. Her ikisinde de geride bir hayatı bırakıyoruz. Alışkanlıklarımızı, sevdiklerimizi ve hatta üzüntülerimiz kırgınlıklarımızı. Ancak ölüm denen şey geldiği zaman bir daha geri dönme imkanımız olmuyor – reenkarnasyona inanları ayrı tutuyorum tabi- bir şeyler tamamen sona eriyor. Ama ayrılık daha anlamlı daha “niche” bir şey. Hakkında şarkılar yazdığımız, kitaplar okuduğumuz bir konsept. Ayrılıkta bazen dönmek, yeniden başlamak, bir ihtimali daha denemek de mümkün. Bazen bir şeyin bittiğini anlamak, onu bir daha hiç hatırlamayacağımız anlamına gelmiyor. Bir insanı, bir şehri, bir evi, bir zamanlar olduğumuz hatta olmak istediğimiz kişiyi özleyebiliriz. Hatta bizi üzen şeyleri bile, aradan biraz zaman geçtikten sonra, tuhaf bir şefkatle hatırlayabiliriz. Bu, oraya geri dönmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Ya da orada olmanın bize iyi geldiği falan da yok.
terk etmek / ayrılmak / uzaklaşmak
Her ne kadar aynı dursalar da bu üçü aynı şey değil.
Uzaklaşmak, mesafe koymak gibi geliyor bana. Hâlâ arkana bakabilirsin. Hâlâ orada mı diye kontrol edebilirsin. Belki de yalnızca biraz uzaklaşmak istiyorsundur; aradaki mesafe kapansın, biri peşinden gelsin diye.
Ayrılmak, bir bağın sona erdiğini kabul etmek. “Biz”den “ben”e geçmek. Yeni hayatının ilk günü. Dünden bugüne her şeye sıfırdan başlamışsın gibi bir his.
Terk etmekse daha sert. Bir şeyi geride bırakmak ve geri dönmemeyi seçmek gibi. Biraz gözden çıkarmaya da benzetiyorum.
Ama ilginç olan şu: İnsan fiziksel olarak ayrıldığı yerden zihinsel olarak çok sonra çıkabiliyor. Hatta bazen hiç çıkamıyor. Help, I'm still at the restaurant, still sitting in a corner I haunt. O konfor hissini bırakmak zor geliyor insana, yeni bir normal yaratmak… ya da belki de sadece peşimizden koşulsun istiyoruz uzaklaşıyoruz mesafe kapansın istiyoruz, ayrılıyoruz akşamına lütfen ayrılmayalım mesajını bekliyoruz. Bu da bir ihtimal. Asla yargılamıyor ve yadırgamıyorum çünkü bazen birinin bizi bırakmak istememesi, bazen bizim için ne ifade ettiğinden daha önemli hâle gelir. Çünkü bir başkasının ısrarında kendimize dair bir cevap ararız. Kal denmesini beklerken aslında kendimize, gitmeye değer miyim, diye soruyor olabiliriz. Ama burada tuhaf bir çelişki var. Birinin bizi sevdiğine inanmak için neden gitmemiz gerekiyor? Neden bazen varlığımızın değerini anlayabilmek için yokluğumuzu göstermemiz gerektiğine inanıyoruz?
Ve bunun tersi de var: Bir yerden hiç ayrılmadan ondan uzaklaşabiliyorsun. Bir şeyin seni itmesi, eskisi gibi tanıdık ve rahat hissettirmemesi. Odamın rengi bir anda beni boğmaya başlıyor, koltuğun yeri gözüme rahatsız edici geliyor. Ama o odayı boyamak ya da koltuğun yerini değiştirmek bazen bana dünyanın en zor şeyiymiş gibi geliyor.
Çünkü her ne kadar benimsemesi zor olsa da biliyorum ki asıl mesele eşyalar değil; o evin artık benim evim olmaması. Artık o kişi olmak istemiyorum, o kişiyi hayatımda istemiyorum, saçımın bu renk olmasını istemiyorum, bu fotoğrafı daha fazla galerimde tutmak istemiyorum.
Bazen bir hayatı terk etmeden önce ondan uzaklaşıyoruz, bazen de ayrıldıktan çok sonra gerçekten çıkabiliyoruz içinden. Günün sonunda, son kez o odaları dolaşırken garip bir gerçekle yüzleşiyorum: Eşyalar aynı, duvarlar aynı ama ben artık o evin sahibi değilim. Kendi geçmişime uğramış bir misafir gibiyim. Dokunduğum hiçbir şey eskisi gibi üzerime oturmuyor. Ben olsam diyorum baştan aşağı değiştirirdim burayı, değiştiremiyorum ve vedalaşmam gerektiğini anlıyorum diyorum bi son kez bakayım her yere içime sinsin. İşte gitme cesareti tam da o an geliyor. Ne peşimden koşulsun diye bir kapı aralığı bırakıyorum ne de arkamdan seslenilmesini bekliyorum. Çıkarken kapıyı yavaşça çekiyorum ve içimden geçiriyorum:
Burada çok güzel yaşadık ama artık gitmem gerek
ve evet eve gitmem gerek her yerdeyim :)




kendim bile farketmeden, tam benim ihtiyaç duyduğum bir yazı olmuş. öyle vurdu ki beni. tam böyle bir dönemden geçiyordum, parçalarımı birleştirdi sanki. zaten hiç bir şey tesadüf değil bu koca dünyada, herşey planlı... yazar da o kadar güzel yazıyor ki insanın kaderini, valla hâlâ şoktayım 👏👏👏🥺