Umut Sarıkaya’nın kendi gözlemlerini, çocukluk anılarını, gündelik yaşamdaki takıntılarını ve iç döküşlerini içeren bu seriye ben aşırı gülüyorum. Penguen'de yayınlanan düzyazı köşesi olarak yazarın başlattığı bu yolculuk, Naber'deki yazılarıyla devam etmiş ve 4 kitaplık bir seri haline gelmiş durumda.
Anlatmaktansa alıntılarla kitapları biraz da olsa size tattırmak istiyorum bu yazımda. Modum düşük oldukça açıp okuduğum alıntıları barındırıyor.
Benim de Söyleyeceklerim Var (Bir)

Mesela olur olmadık yerlerde söylediği şeylerle bizi çokça güldürür yazar. Örneğin ilk kitaptan bir alıntı:
"Önümdeki lokmayı yemiyor sadece çatalımla oynuyordum. Annem neyin olduğumu sordu. 'Bi şeyim yok anne. Sadece aç değilim, müsaade ederseniz odama çekilmek istiyorum' dedim. Durumu olgunlukla karşılayıp izin verdiler.
Holde kendime ait bir odamın olmadığını fark edip masaya döndüğümde ise dayım benim tabağı ekmekle sıyırıyordu. O günden sonra dayıma karşı hep nötr durdum."
İlk kitaptan bir bölümü bırakıyorum. Favorimdir.
Güzel Bir Gündü
"Hayatım boyunca kendimi bir yazar, bir şarkıcı, bir düşünür, ne bileyim bir sanatçıyla özdeşleştirmek istedim. Kendisini her televizyonda gördüğümde, eserleriyle her karşılaştığımda "Hah! Tam benim kafamdan birisi... Hah! Aynı benim gibi birisi..." diyebileceğim birisiyle karşılaşmak istedim. Ama kısmet değilmiş, böyle birisi şimdiye kadar karşıma çıkmadı. Aslında yalan söyledim. Hiçbir zaman kendimi özdeşleştireceğim birisini aramadım. O zaten her zaman yanı başımdaydı. Ama ne yazık ki bu durumdan çok fazla utanıyordum. Bir süre ona uğramamaya, yanma yaklaşmamaya, ondan kaçmaya çalıştım ama olmadı. En sonunda gerçeği kabul etmeye karar verdim. Ben diğer insanlar gibi yaşamımı, hayata bakış açımı Jim Morrison, John Lennon ya da Dostoyevski'yle özdeşleştirmiyor, kendimi onlar gibi göremiyordum. Ben ne yazık ki köşedeki sokaktaki, BİM marketiydim.
Sattığı ürünleri bir reyona koymak yerine kolilere istiflemesiyle; dağınık, özensiz ama samimi yapısıyla tıpkı bana benziyordu. Asla bir Migros ya da Bauhaus olamayacaktı ya da belki de olmak istemiyordu (tam bilemiyorum). Migroslardaki gibi müzik yayını yaparak müşterisinin gaza gelip daha çok alışveriş yapmasını sağlayacak kadar kurnaz değildi. Olması gerektiği gibi sessiz, durağan ve ucuzdu. Evet belki bir Migros değildi ama bir Aydınlar Bakkaliye de değildi. Ne tam şehirli ne tam köylüydü, arada sıkışmış acı çeken bir hali vardı BİM'in. Belki bu anlattıklarım tırt bir çıkarım olabilir ama ben böyle düşünüyorum, ne yapayım. O gün de Kuledibi'ndeki BİM'den alışverişimi yapmış elimde poşetimle İstiklal Caddesi'nden yürüyerek evime doğru gidiyordum. Gerçekten güzel bir gündü... Yürürken on metre ilerimde hararetli bir şekilde tartışan Memo Tembelçizer ve Faruken Bayraktare'yi gördüm. Demin size anlattıklarımı bu iki dosta da anlatmalıydım. Koştum, arkalarından yetiştim. "Abi meraba, nasılsınız ?" diye konuya girmek için açılış yaptım. Beni coşkuyla karşılamalarını beklerken yanıldım. Kuru bir "Eh n'olsun"la yetindim. Sıkıntılıydılar. "N'oldu abi, bi durum mu var ?" dedim anlattılar. Memo, Faruk Abi'nin aklına uyup bi mobilet almak istemiş, hatta bu iş için gitmişler 500 milyon kaparo bile yatırmışlar ama sonra daha ucuza bi mobilet bulup almaktan vazgeçmişler. Buraya kadar her şey normal. Fakaaat, bu kaparoyu alan şerefsiz, çocukların parasını bi türlü geri vermiyormuş. Her gittiklerinde ya yok dedirtiyormuş ya da "Abi ben size yarın versem" gibi ağızlarla oyalıyormuş. Ben tabiî her insan evladı gibi bu duruma sinirlendim. "Yav Memocuğum Allah aşkına, motosiklet senin neyine Allah aşkına ya! Sen de benim gibi bir BİM insanısın. Neyine senin motosiklet!" diye kükredim. Memo meseleye tam vâkıf olmadığı için BİM kısmını anlamadı ama "Ne motosikleti be oğlum, altı üstü bir mobilet alıcam. Ayağımı yerden kessin, işimi görsün yeter" diye itiraz etti. "Hah!" dedim. "İşte tipik bir BİM insanı davranışı. 'İşimi görsün yeter'miş... Sen hiç şu hayatta gösteriş isteme, hiç daha fazlasını isteme emi Memocuğum!" dedim. Kızarken aslında Memo'ya değil Memo kisvesi altındaki kendime kızdığımın farkına vardım. Hemen konuyu değiştirdim. Bir müddet daha bu kaparo meselesini konuştuktan sonra gidip kaparoyu hep beraber istemeye karar verdik. Giderken Faruk Abi'ye "Abi Memo adamdan parayı isterken biz de elimizi sürekli belimize götürelim. Hani 'Biz de boş değiliz, yanımızda emanet var' babında mesaj veririz adamlara. Bilirim bu gibi heriflerin gözünü korkutmazsak, 'Bakın biz mafyayız, adamın g.tünü keseriz icabında' mesajı vermezsek hayatta paramızı geri vermezler" dedim. Faruk Abi önce elimdeki poşete, sonra da "Lan bozma benim ağzımı" dercesine bana baktı. Ben de hemen hatamı anlayıp utandım. Neyse fazla uzatmayayım, gittik, arka sokaklardaki köhne bir hana girdik. Hana girene kadar kendime çok güveniyodum ama merdivenleri çıktıkça özgüvenimde bir kırılma yaşandı. Ve Memo parayı isterken sanki benim onlarla hiç alakam yokmuş gibi, sanki "Abi ben başka bir mevzu için geldim" der gibi, evet tıpkı bir yavşak gibi onlardan uzak durmanın en akıllıcası olduğuna karar verdim. Nihayetinde Memo derin bir nefes aldı ve "Abi bizim kaparo vardı da..." dedi. Adam "Ha! Tabiî buyrun" diyerek Memo ile Faruk Abi'ye paralarını geri verdi. Sonra bana döndü, "Sizin ne vardı birader?" dedi. "Şeyy abi, ben arkadaşlarla beraberim" dedim. Paramızı kurtarmanın sevinciyle çıktık oradan. Yolda giderken "Abi bi yerde oturup bi şeyler içelim, hem bi şeyler içeriz hem de size anlatmak istediğim bir çıkarımım, bir hayat çözümlemem var" dedim. Kabul etmediler ben de eve gittim. Evde oturup, BİM'den aldığım Le'Porta'yı içerken "Acaba şu dünyadaki tek BİM insanı ben miyim?"diye düşündüm. Sonra geğirdim, Le'Porta'nın olmayan asidi burnumu yakmadı. Hava kararıyordu, güzel bir gündü. Evet gerçekten güzel bir gündü.."
Benim de Söyleyeceklerim Var (İki)

İkinci kitapta bi alıntı vardır ki Gibi'nin "Atın Bulunuşu" bölümüne ilham olması ihtimalini düşündürtmüştür:
"Sokaktan bir motor geçiyor, gürültüden söylediği çok önemli cümlenin sonunu duyamıyorum. Bakakalıyorum giden motorun arkasından.
“Taşıt ne yaa?” diye düşünüyorum.
Bütün canlılar gibi insan da kendi öz gücüyle bir yerden bir yere ayaklarıyla giderken nasıl oldu da taşıta geçmeye karar verdi, anlayamıyorum. Yani o geçiş dönemi nasıl oldu? Kendisi çeşitli ihtiyaçları olan bir canlıyken, tıpkı kendisi gibi yemek, içmek, üremek, barınmak vs... bilumum ihtiyaçları olan atı gördü, sonra “Ben buna bineyim de şuraya gideyim.” diye nasıl düşündü, bunu nasıl bir mantığa oturttu, anlayamıyorum.
Bir canlı, başka bir canlıya biniyor ve kimse bunu yadırgamıyor. Allah aşkına söyleyin, neresi normal bunun? At da nefes alıyor, ben de; ama ben ona şu anda biniyorum.
Peki ya atın buna hemen ikna olmasına ne demeli?
İki arpaya g*tünü verir bu!
Bana bundan sonra kimse “at” demesin, atı övmesin."
Benim de Söyleyeceklerim Var (Üç)

"Biliyorsunuz Fransız edebiyatında iki kişi aşık olmaya görsün hemen başlıyorlar hayvanlar gibi kırda bayırda yürümeye."
Benim de Söyleyeceklerim Var (Dört)

"Yıllardır bu soruya muhatap olan biri olarak 35 yıl sonra aklıma bir fikir geldi; soran kişiye "Burdur'luyum" diyorum, bir anda paralize oluyor. Burdur'u kafasında bir yere koyamıyor, Burdur'u anlayamıyor. Burdur'dan sonra onun da nereli olduğunun bir önemi olmuyor. Ve bu konu burada kapanıyor. Burdur tam bana göre, Burdur benim cebimde taşıdığım bir silah. Siz de deneyin yüzde yüz çalışıyor. 35 yıl sonra şunu idrak ettim ki; birey olmanın yolu Burdur'dan geçiyor."
Yoğun gündemden, grileşen günlük hayattan ve birbirine benzeyen içeriklerden sıkıldıysanız; samimi bir dostla çay içip eski günleri yâd ediyormuşçasına gülmek istiyorsanız, Umut Sarıkaya’nın 4 kitaplık bu efsane serisi tam size göre.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın