Geçmiş Bittiğinde Nereye Gider?: The Cranberries - No Need to Argue

Geçmiş Bittiğinde Nereye Gider?: The Cranberries - No Need to Argue
0 Beğen
0 Yorum

Bazı şeylerin ne zaman bittiğini biliriz. Bir ilişkinin sona erdiği günü, bir evden son kez çıktığımız anı, bir insanla yaptığımız son konuşmayı hatırlayabiliriz. Fakat bütün bunların ne zaman gerçekten geçmişte kaldığını söylemek o kadar da kolay değil. Çünkü bir şeyin hayatımızda sona ermesi, onun üzerimizdeki etkisinin de sona erdiği anlamına gelmez. Bazen yıllar önce yaşadığımız bir olayın bugün verdiğimiz kararları nasıl şekillendirdiğini fark ediyoruz. Bazen artık hayatımızda olmayan bir insanın yokluğuna alışmış olsak bile onunla kurduğumuz ilişkinin izlerini başka insanlarda aramaya devam ediyoruz.

Geçmişi bu kadar karmaşık yapan şey, onun yalnızca geride bıraktığımız zamandan ibaret olmamasıdır. Hatırladığımız, yeniden yorumladığımız, kimi zaman olduğundan daha güzel, kimi zaman da daha korkunç hale getirdiğimiz bir şey aynı zamanda. Üstelik geçmişle kurduğumuz ilişki yalnızca bireysel değil. İçinde doğduğumuz toplumun tarihini, ailemizin bize aktardıklarını, hiç tanımadığımız insanların yaşadıklarını da taşıyoruz. The Cranberries'in 3 Ekim 1994'te yayımlanan ikinci stüdyo albümü No Need to Argue, benim için biraz da geçmişin hayatımızdaki bu tuhaf varlığıyla ilgili.

 

Grubun ilk albümü Everybody Else Is Doing It, So Why Can't We? daha çok aşkın, karşılıksız duyguların ve gençliğin kırılganlığı etrafında şekillenirken, No Need to Argue'da Dolores O'Riordan'ın dünyası daha da genişliyor. Çocukluğuna, ailesine, geçmiş ilişkilerine, kendi kimliğine ve İrlanda'nın siyasi tarihine bakıyor. İlk bakışta birbirinden oldukça uzak görünen bütün bu konuların ortak bir noktası var: Geçmişin bugünden kolayca ayrılamaması. Ancak albümü yalnızca nostalji ya da kayıp üzerinden okumak istemiyorum. Çünkü Dolores geçmişini her zaman özlemle hatırlamıyor. Bazen geri dönmek istediği bir yer olarak görüyor, bazen ondan uzaklaşmaya çalışıyor, bazen de geçmişin bugünde yarattığı şiddete öfkeleniyor. Dolayısıyla burada geçmiş ne bütünüyle korunması gereken güzel bir hatıra ne de kurtulmamız gereken bir yük.

Albümün yayımlandığı dönemi düşünmek de önemli. 1990'ların alternatif rock sahnesinde grunge'ın sertliği, Britpop'un yükselişi ve farklı gitar müziği gelenekleri bir arada var olurken, The Cranberries kendilerine özgü bir ses yaratmayı başarmıştı. İrlanda folk geleneğini hatırlatan vokal süslemeleri, melodik gitarları ve zaman zaman beklenmedik ölçüde sertleşen düzenlemeleriyle dönemin müzikal iklimine uyum sağlarken ondan da ayrışıyorlardı. Grubun ilk albümünde duyduğumuz daha hafif, çınlayan gitarların yerini ikinci albümde zaman zaman distortion alıyor. Bu değişim yalnızca daha sert şarkılar yazmakla ilgili değil. İki yıl boyunca turnelerde çalan grubun sahnedeki yüksek sesli performanslarını stüdyoya taşımasının da bir sonucu. Stephen Street'in prodüksiyonu ise bu iki yönü, yani melodik kırılganlık ile sertliği, birbirinin karşıtı olmaktan çıkarıyor. Fakat bütün bunların merkezinde Dolores'ın sesi var.

O'Riordan'ın vokalini etkileyici yapan şey yalnızca geniş ses aralığı değil. Kelimeleri söyleme biçimi, melodinin içindeki ani geçişler, İrlanda geleneksel müziğini çağrıştıran süslemeler ve kimi zaman sesini neredeyse kontrolsüz bir çığlığa dönüştürmesi, şarkıların duygusal yapısını doğrudan belirliyor. Üstelik bu ses her zaman güzel duyulmaya çalışmıyor. Bazen sert, bazen kırılgan, bazen de rahatsız edici olabiliyor. The Cranberries'i ilginç yapan şeylerden biri de bu. Dolores'ın vokalinde kırılganlık ve güç birbirini dışlamıyor. Öfkeli olduğu anlarda duygusallığını kaybetmediği gibi, kırılgan olduğu anlarda da edilgenleşmiyor. *No Need to Argue* boyunca bu sesin farklı halleriyle karşılaşıyoruz. Ve albümün sonunda değişen şeyin yalnızca anlatılan hikayeler değil, Dolores'ın bu hikayeler karşısında aldığı konum olduğunu fark ediyoruz.

1. Ode to My Family

Albümün Ode to My Family ile açılması oldukça anlamlı. Dolores, dinleyiciyi önce geçmişindeki en tanıdık yere, ailesine ve çocukluğuna götürüyor. Fakat bu şarkıyı yalnızca aile özlemi olarak dinlemek bana göre biraz eksik kalıyor. Burada çocukluğa duyulan özlemin yanında, artık kim olduğunu tam olarak bilememenin yarattığı bir yabancılaşma da var. The Cranberries'in ilk albümünün başarısının ardından Dolores çok genç yaşta uluslararası bir şöhret kazanmıştı. Dolayısıyla Ode to My Family'deki geçmişe dönüş arzusunu, değişen hayatının karşısında kendini yeniden tanımlamaya çalışan birinin arayışı olarak da okuyabiliriz. Dolores, dönemin röportajlarında şarkıyı, henüz ünlü olmadığı ve sürekli yargılanmadığı günleri özlemesiyle ilişkilendiriyordu. Bu açıklama şarkının nostaljik atmosferini daha karmaşık hale getiriyor. Çünkü burada özlenen şey yalnızca çocukluk değil, başkalarının beklentilerinden bağımsız olarak var olabilmek.

Beni burada düşündüren şey, bir insanın kendisini tanıması ile başkaları tarafından tanınması arasındaki fark. Çocukluğumuzda bizi tanıyan insanlar, bugün olduğumuz kişiden önceki hâlimizi de bilirler. Henüz nasıl biri olmak istediğimize karar vermemişken, kendimizi başkalarına anlatmak zorunda hissetmezken, bugünkü kimliğimizi oluşturan pek çok deneyimi yaşamamışken de vardık. Ailemizle kurduğumuz ilişki her zaman güvenli veya mutlu olmayabilir elbette, fakat çocukluk, çoğu zaman başka insanların hafızasında yaşamaya devam eden bir benliğimizin de bulunduğu bir dönemdir. Dolores'ın şarkı boyunca görülmeye ve önemsenmeye ilişkin soruları bu yüzden bana yalnızca ailesinin ilgisini arayan birini değil, geçmişteki kendisiyle yeniden bağlantı kurmaya çalışan birini düşündürüyor.

Şöhretin yarattığı yabancılaşma da burada önemli. Tanınan bir insanın kimliği, bir noktadan sonra yalnızca kendisine ait olmaktan çıkıyor. İnsanlar onun hakkında fikirler oluşturuyor, davranışlarını yorumluyor ve kişiliğini tanımlıyor. Üstelik bu tanımlar çoğu zaman gerçek kişiden çok kamusal imajla ilgili oluyor. Dolores'ın ailesine dönme arzusu bu açıdan, başkalarının henüz onun kim olduğuna karar vermediği bir zamana dönme isteği olarak da okunabilir. Müzikal olarak da oldukça ilginç bir tezatlık var. Gitarların yumuşak, tekrar eden melodisi ve Dolores'ın yer yer ninniyi andıran vokali, çocukluğun güvenliğine benzeyen bir atmosfer yaratıyor. Ancak sesindeki kırılmalar bu huzurun tamamen yerleşmesine izin vermiyor. Şarkı hem sıcak hem de huzursuz.

Özellikle melodinin tekrarlayan yapısı, bir anının zihinde yeniden canlandırılmasını andırıyor. Şarkı ilerledikçe yeni bir yere ulaşmaktan çok aynı duygunun etrafında dönüyor. Bu da nostaljinin doğasına oldukça uygun. Çünkü nostalji yalnızca geçmişi hatırlamakla ilgili değil. Hatırladığımız şeyin artık aynı biçimde var olmadığını bilmekle de ilgili. Üstelik geçmişe dönmek istediğimizde gerçekten özlediğimiz şeyin ne olduğundan her zaman emin değiliz. O günleri mi özlüyoruz, o günlerdeki insanları mı, yoksa henüz yaşayacaklarımızı bilmediğimiz için sahip olduğumuz o farklı varoluş biçimini mi? Ode to My Family bana en çok bu son ihtimali düşündürüyor.

 

2. I Can't Be With You

I Can't Be With You ile çocukluğa duyulan özlem, romantik bir ilişkinin ardından hissedilen yokluğa yerini bırakıyor.

Şarkının başlığı oldukça kesin görünse de Dolores'ın anlattığı duygular aynı kesinliği taşımıyor. Bir insanla birlikte olamayacağını bilmek, onunla birlikte olmak istemediğin anlamına gelmez. Hatta bazen bir ilişkinin neden sona ermesi gerektiğini çok iyi bilmek, o ilişkinin ardından hissettiğimiz özlemi daha da anlaşılmaz hale getirebiliyor. Ayrılığın en zor yönlerinden biri de bu. İnsan zihni, duyguların mantıklı bir sırayla sona ermesini bekler. Bir ilişkinin neden yürümediğini anlayabiliyorsak, artık üzülmememiz gerektiğini düşünüyoruz. Oysa birini özlemekle, o insanın hayatımızda bulunmasını istemek her zaman aynı şey değildir. Burada ilişkinin kendisinden çok, ilişki sona erdikten sonra devam eden duygusal bağlılık ilgimi çekiyor.

Çünkü birini sevmek yalnızca o insanla geçirdiğimiz zamanlardan ibaret değildir. Onunla geliştirdiğimiz alışkanlıklar, kurduğumuz beklentiler ve kendimizi o ilişkinin içinde nasıl gördüğümüz de sevginin bir parçası hâline geliyor. Dolayısıyla ayrılık, bazen karşımızdaki insandan olduğu kadar o ilişkinin içindeki kendimizden de uzaklaşmayı gerektiriyor. Şarkının hareketli ritmi bu çelişkiyi güzel yansıtıyor. Noel Hogan'ın parlak gitarları ve Fergal Lawler'ın davulları müziği sürekli ileri taşırken Dolores'ın sözleri geçmişte kalmış bir ilişkiye dönüyor. Müzik ile anlatılan duygu arasında bir uyumsuzluk var ama bu uyumsuzluk şarkıyı daha gerçek kılıyor. Çünkü ayrılıklardan sonra hayatın devam etmesi de biraz böyle hissettiriyor. Dışarıda hiçbir şey değişmemişken insanın kendi içinde aynı konuşmaları tekrar tekrar yaşaması gibi.

The Cranberries'in özellikle erken dönem şarkılarında sevdiğim özelliklerden biri de bu: Melodiler çoğu zaman sözlerin hüznünü taklit etmiyor. Dinlemesi oldukça keyifli, hatta hareketli bir şarkının içinde beklenmedik derecede kırılgan bir anlatıyla karşılaşabiliyoruz. I Can't Be With You'nun hüznü de biraz buradan geliyor. Şarkı, büyük bir dramatik çöküş yaratmak yerine, ayrılığın gündelik hayatın içinde nasıl devam ettiğini hissettiriyor.

3. Twenty One

Twenty One, albümün en içe dönük şarkılarından biri.

Yirmi bir yaşın kültürel olarak nasıl temsil edildiğini düşününce, şarkının atmosferi daha da ilginç geliyor. Genç yetişkinlik çoğunlukla özgürleşmeyle, bağımsızlıkla ve insanın kendi hayatını kurmaya başlamasıyla ilişkilendirilir. Fakat bu dönem aynı zamanda kim olduğumuza dair bildiğimizi sandığımız pek çok şeyin sorgulandığı bir zaman. Çocuklukla yetişkinlik arasındaki sınırın düşündüğümüz kadar belirgin olmadığını fark ediyoruz. Bir yandan kendi kararlarımızı vermemiz beklenirken, diğer yandan bu kararları verecek kadar kendimizi tanıyıp tanımadığımızdan bile emin olamayabiliyoruz. Dolores'ın şarkıdaki geri çekilme arzusu beni biraz düşündürüyor. Özellikle Ode to My Family'yi dinledikten sonra, görülmek istemekle başkalarının bakışından uzaklaşmak istemek arasındaki çelişki daha da belirginleşiyor. İnsan bazen anlaşılmak istiyor ama kendini açıklamak zorunda kalmaktan da yoruluyor.

Burada gençlik anlatılarının sık sık göz ardı ettiği bir şey var. Büyümek her zaman kendimizi daha iyi tanımamızı sağlamaz. Bazen sahip olduğumuzu sandığımız kimliklerin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Üstelik Dolores'ın bu şarkıyı yazdığı dönemde yaşadığı hızlı değişimi düşündüğümüzde, yetişkinliğe geçiş ile şöhretin yarattığı kimlik baskısının birbirine karışmış olabileceğini de düşünebiliriz. Şarkının daha sakin ve kapalı müzikal yapısı bu içe dönüklüğü destekliyor. Önceki parçanın hareketliliğinin ardından enstrümanlar geri çekiliyor ve vokal daha kişisel bir alanda duyuluyor. Twenty One bana, bu yüzden, bir yaşın kendisinden çok, insanın kendi hayatına yabancılaşabildiği bir geçiş dönemini anlatıyor gibi geliyor.

4. Zombie

Zombie'ye geldiğimizde albümün ölçeği bir anda değişiyor.

Buraya kadar Dolores'ın kişisel geçmişiyle, çocukluğuyla ve ilişkileriyle kurduğu bağı dinlemiştik. Zombie ise bizi bireysel hafızadan çıkarıp kolektif hafızanın içine yerleştiriyor. Şarkı, 1993 yılında İngiltere'nin Warrington kentinde IRA tarafından gerçekleştirilen bombalı saldırıda Jonathan Ball ve Tim Parry adlı iki çocuğun hayatını kaybetmesinin ardından yazılmıştı. Ancak şarkıyı yalnızca bu saldırıya yönelik bir tepki olarak değerlendirmek yeterli değil. Dolores'ın öfkesi, Kuzey İrlanda çatışmasının yıllar boyunca ürettiği şiddete ve bu şiddetin farklı kuşaklar üzerindeki etkisine yöneliyor. Burada tarihsel bağlamı göz ardı etmemek gerekiyor.

Kuzey İrlanda çatışması, yalnızca iki topluluğun birbirlerinden nefret etmesiyle açıklanabilecek bir mesele değildi. Britanya'nın İrlanda üzerindeki tarihsel egemenliği, bölünme, siyasal temsil, ayrımcılık, ulusal kimlik ve egemenlik talepleri gibi çok katmanlı sorunları içeriyordu. Dolayısıyla çatışmanın tarihini yalnızca bireysel öfke veya irrasyonel düşmanlık üzerinden açıklamak, bu sorunların politik boyutunu göz ardı edebilir. Fakat tarihsel haksızlıkların varlığı, sivillere yönelik şiddetin meşruiyetini de beraberinde getirmez. Zombie'nin merkezindeki gerilim burada. Toplumlar geçmişte yaşadıkları acıları, uğradıkları haksızlıkları ve kayıpları kolektif kimliklerinin bir parçası haline getirebiliyor. Bu hafıza kimi zaman dayanışmayı, direnişi ve adalet arayışını mümkün kılarken, kimi zaman da yeni şiddet biçimlerini haklı çıkarmak için kullanılabilir. Geçmişte yaşanmış bir haksızlığın hatırlanmasıyla, o haksızlığın bugünkü insanlara yöneltilen şiddeti meşrulaştırmak için kullanılması arasında çok önemli bir fark var.

Zombie bana bu farkı biraz düşündürüyor. Şarkının özellikle çocukların ölümünden yola çıkarak yazılmış olması da önemli. Çünkü çocuklar, doğdukları politik çatışmaların tarihsel sorumluluğunu taşımıyorlar. Buna rağmen çoğu zaman bu çatışmaların sonuçlarıyla yüzleşiyorlar. Bir çocuğun, kendisinden önce başlamış bir savaşın, tarihsel bir düşmanlığın veya politik bir mücadelenin kurbanı olması, kuşaklararası şiddetin belki de en korkunç yönlerinden biridir. Üstelik bu şiddet yalnızca fiziksel kayıplarla sınırlı değil. Çatışma ortamlarında büyüyen çocuklar, kendilerinden önce kurulmuş korkuları, düşmanlıkları ve travmaları da devralabilir. Bu açıdan Zombie, geçmişte kalmış kişisel bir hatıra olmaktan çıkıyor. İnsanların içine doğduğu ve bazen sorgulamadan sürdürdüğü bir gerçekliğe dönüşüyor. Müzikal olarak ise albümün en belirgin kırılmalarından biriyle karşılaşıyoruz.

Noel Hogan'ın distortion yüklü gitarları, önceki şarkıların daha parlak ve hafif atmosferini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Davulların sertliği ve gitarların tekrarlayan yapısı, şarkının öfkesini sürekli canlı tutuyor. Dolores'ın vokali ise bu düzenlemenin merkezinde. Onun karakteristik ses kırılmaları burada melodik bir süsleme olmaktan çok daha fazlası. Kelimeleri uzatması, sesini aniden yükseltmesi ve zaman zaman neredeyse çığlığa yaklaşması, şarkının yarattığı rahatsızlığı artırıyor. Özellikle nakaratta sesin taşıdığı öfke, yalnızca sözlerle ifade edilebilecek bir şey değil. Dolores'ın vokali, sanki şiddeti anlamlandırmaya çalışmaktan çok, ona karşı fiziksel bir tepki veriyor. Zombie'yi bu kadar etkileyici yapan şeylerden biri de bu. Şarkı, politik bir meseleyi yalnızca anlatmakla kalmıyor; dinleyicinin o meselenin yarattığı duygusal gerilimle yüzleşmesini sağlıyor.

Fakat burada başka bir soru da ortaya çıkıyor: Bir politik şarkının görevi ne olmalı? Tarihsel bir çatışmayı tüm karmaşıklığıyla açıklamak mı, yoksa o çatışmanın yarattığı insani yıkıma dikkat çekmek mi? Zombie ikinci yolu seçiyor. Bu nedenle şarkıyı Kuzey İrlanda çatışmasının kapsamlı bir politik analizi olarak değil, şiddetin sürekliliğine yöneltilmiş duygusal ve ahlaki bir itiraz olarak okumak bana daha anlamlı geliyor. Albümün başında, dönmek istediğimiz bir yer vardı. Burada da geçmişin bugünü nasıl esir alabildiğini görüyoruz. Ama sorun geçmişi hatırlamak değil. Geçmişi hatırlamakla onun adına yeniden şiddet üretmek arasındaki farkı görebilmek.

 

5. Empty

Zombie'nin ardından gelen Empty, albümün duygusal ölçeğini yeniden küçültüyor.

Bir önceki şarkıda toplumsal şiddetin yarattığı yıkımı dinlerken, şimdi çok daha kişisel bir boşlukla karşılaşıyoruz. Fakat bu geçiş bana oldukça anlamlı geliyor. Çünkü No Need to Argue acının tek bir biçimi olmadığını sürekli hatırlatıyor. Empty'deki boşluğu yalnızca bir insanın yokluğuyla açıklamak istemiyorum. Bir ilişki sona erdiğinde kaybettiğimiz şeylerden biri de o ilişki içinde hayal ettiğimiz geleceğimizdir. Henüz yaşanmamış anılarımız olabiliyor. Birlikte gidileceğini düşündüğümüz yerler, yapılacağını varsaydığımız konuşmalar, belki yıllar sonra sahip olacağımızı hayal ettiğimiz bir hayat... Bunların hiçbiri gerçekleşmemiş olsa bile bir ilişkinin sonunda kaybedilmiş gibi hissedilebiliyor. Bu yüzden ayrılıklarda yalnızca geçmişte yaşadıklarımızın değil, artık yaşayamayacağımız ihtimallerin de yasını tutuyor olabiliriz.

Burada ilginç olan, yokluğun bazen varlıktan daha fazla yer kaplaması. Bir insan hayatımızdayken onunla kurduğumuz ilişkiyi gündelik hayatın sıradanlığı içinde yaşayabiliyoruz. Ancak o insan hayatımızdan çıktığında, onun yokluğu daha önce fark etmediğimiz pek çok alışkanlığın içinde görünür hale geliyor. Şarkının müzikal atmosferi de bu duyguyu oldukça sade bir biçimde taşıyor. Zombie'nin dışarıya yönelen öfkesinin ardından Dolores'ın sesi daha kırılgan, daha içe dönük duyuluyor. Bazen boşluk, yalnızca bir şeyin ortadan kaybolmasıyla değil, onun hala orada olmasını beklememizle de ilgili.

 

6. Everything I Said

Bir ilişki bittikten sonra yalnızca karşımızdaki kişiyi hatırlamayız. Kendi davranışlarımızı, verdiğimiz tepkileri ve söylediğimiz sözleri de yeniden değerlendirmeye başlarız.

Everything I Said bana bu hesaplaşmayı düşündürüyor. Özellikle iletişimin sınırları ilgimi çekiyor. İnsanlar çoğu zaman birbirlerini yeterince açıklayamadıkları için anlaşamadıklarını düşünüyor. Sanki doğru kelimeleri bulabilsek, duygularımızı yeterince açık ifade edebilsek, bütün yanlış anlaşılmalar ortadan kalkacakmış gibi. Fakat ilişkilerdeki sorunlar her zaman iletişim eksikliğinden kaynaklanmaz. Bazen iki insan birbirini anlıyor ama aynı şeyi istemiyor. Bazen ne kadar açık konuşursak konuşalım, karşımızdaki insanın bizi duymak istemediği bir noktaya geliyoruz. Bu nedenle geçmiş konuşmaları sürekli yeniden düşünmek, bazen gerçekte sahip olmadığımız bir kontrol duygusunu koruma çabası da olabilir. Başka bir şey söyleseydim, sonuç değişir miydi? Bu soru, yaşanmış olanı değiştirebileceğimiz ihtimalini canlı tutuyor.

Dolores'ın vokalinde de bu gerilimi hissediyoruz. Şarkı bütünüyle kırılgan bir teslimiyet içinde değil. Melodik yapının altında belirgin bir huzursuzluk var. Everything I Said'in ilginç yanı, söylenen sözler ile bunların yarattığı sonuçlar arasındaki mesafeyi düşündürmesidir. Çünkü niyetimizle karşımızdaki insanın deneyimi her zaman aynı olmayabilir. Bir şeyi incitmek amacıyla söylememiş olmamız, bunun incitici olmadığı anlamına gelmez. Aynı şekilde, karşımızdaki insanın sözlerimizi yanlış anlaması da her zaman kendimizi yeterince açıklayamadığımız anlamına gelmiyor. Belki ilişkilerin en yorucu taraflarından biri, kendi niyetimizden emin olsak bile karşımızdaki insanın deneyimini bütünüyle kontrol edemememizdir.

 

7. The Icicle Melts

The Icicle Melts, albümün en sarsıcı şarkılarından biri.

Dolores O'Riordan parçayı 1993 yılında İngiltere'de iki yaşındaki James Bulger'ın öldürülmesinin ardından yazmıştı. Dönemin röportajlarında bu olaydan ne kadar etkilendiğini anlatıyordu ve çocuklara yönelik şiddeti anlamakta zorlandığını ifade ediyordu. Bu bilgiyle şarkıyı yeniden dinlediğimizde, sözlerdeki acı çok daha somut bir karşılık buluyor. Ancak burada dikkatimi çeken şey yalnızca olayın korkunçluğu değil. Dolores'ın bu olaya verdiği tepkinin Zombie'deki tepkisinden farklı olması. Zombie'de, politik şiddetin tarihsel sürekliliğine karşı duyulan bir öfke vardı. The Icicle Melts'te ise anlamlandırılması çok daha zor bir şiddet biçimiyle karşılaşıyoruz. Bir yetişkinin bir çocuğa zarar vermesi nasıl mümkün olabilir? Bu sorunun psikolojik veya sosyolojik açıklamalarını araştırabiliriz. Ancak bir davranışın neden gerçekleştiğini açıklayabilmek, onu ahlaki olarak anlaşılır ya da kabul edilebilir kılmaz.

Dolores'ın şarkıdaki yaklaşımı da biraz bu ayrımın etrafında şekilleniyor. Burada şiddetin politik bir amacı, tarihsel bir gerekçesi ya da ideolojik bir açıklaması yok. Bir çocuğun savunmasızlığı ve ona yöneltilen zarar var. Bu nedenle The Icicle Melts, albümdeki diğer şarkılardan farklı bir ağırlık taşıyor. Müzikal açıdan da şarkının sertliği dikkat çekiyor. Dolores'ın vokali bazı anlarda neredeyse bir ağıda yaklaşırken, enstrümanların yarattığı hareket bu acıyı durağan bir yas atmosferine hapsetmiyor. Şarkının başlığındaki eriyen buz imgesini burada da düşünmek mümkün. Buzun erimesi doğal bir dönüşüm; bir biçimin kaybolarak başka bir hâle geçmesi. Fakat insan hayatında bazı kayıpları böyle bir dönüşümün parçası olarak görmek istemiyoruz.

Özellikle bir çocuğun ölümü söz konusu olduğunda, hayatın devam etmesi bile rahatsız edici gelebiliyor. The Icicle Melts bana bu nedenle yasın kendisinden çok, bazı kayıplar karşısında dilin ve anlamlandırmanın yetersiz kalmasını düşündürüyor.

 

8. Disappointment

Hayal kırıklığı, beklentilerimizle gerçeklik arasındaki mesafeyi fark ettiğimizde ortaya çıkar.

Fakat burada beni ilgilendiren şey, hayal kırıklığının her zaman karşımızdaki insanın davranışlarından kaynaklanmaması. Bazen bir insanın kim olduğunu değil, onun kim olmasını istediğimizi seviyoruz. İlişkilerde bunu fark etmek özellikle zor olabiliyor. Çünkü birine dair beklentilerimiz çoğu zaman yalnızca onun söylediklerinden veya yaptıklarından ibaret değildir. Kendi ihtiyaçlarımızı, korkularımızı ve geçmiş deneyimlerimizi de o insana yansıtabiliyoruz. Disappointment'ı dinlerken bu nedenle yalnızca birinin beklentilerimizi karşılayamamasını değil, beklentilerimizin nasıl oluştuğunu da düşünüyorum. Karşımızdaki insan bizi gerçekten hayal kırıklığına mı uğrattı, yoksa biz onun hiçbir zaman vaat etmediği bir şeyi gerçekleştirmesini mi bekledik? Elbette bu soru, insanların birbirlerine karşı sorumluluklarını ortadan kaldırmıyor. Bir ilişkinin içinde verilen sözler, kurulan güven ve karşılıklı beklentiler gerçek. Ancak hayal kırıklığını anlamak için bazen karşımızdaki insana olduğu kadar kendi zihnimizde yarattığımız ilişkiye de bakmak gerekir.

Şarkının müzikal atmosferinde belirgin bir hüzün var, fakat bu hüzün büyük bir patlamaya dönüşmüyor. Dolores'ın vokali daha kontrollü; sanki öfkenin ardından gelen bir yorgunluğu taşıyor. Albümün başlığıyla da burada bir bağlantı kurulabilir. Çünkü tartışmayı bırakmak her zaman karşımızdaki insanı anladığımız anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca beklentilerimizin artık karşılanmayacağını kabul etmeye başlarız.

 

9. Ridiculous Thoughts

Ridiculous Thoughts, albümün en ilginç şarkılarından biri ve bence yalnızca romantik ilişkiler üzerinden okunmamalı.

Dolores'ın dönemin röportajlarında anlattıkları, şarkının arkasındaki hayal kırıklığını anlamak açısından oldukça önemli. Müzik endüstrisinde saygı duyduğu bazı erkeklerin onu zihni veya yeteneğiyle değil, cinsel bir nesne olarak değerlendirdiğini fark etmesinden söz ediyor. Bu bağlam şarkının anlamını ciddi biçimde değiştiriyor. Çünkü burada yalnızca güvenin sarsılması değil, bir kadın olarak ciddiye alınmanın ne kadar koşullu olabildiği de söz konusu. Özellikle müzik endüstrisi gibi yaratıcılığın, yeteneğin ve kişisel ifadenin merkezde olması beklenen bir alanda bile kadın sanatçıların bedenleri üzerinden değerlendirilmesi yeni bir mesele değil. Kadınların üretimleriyle görünürlük kazandıklarında dahi, bu görünürlüğün onları erkek bakışından özgürleştirmemesi oldukça çarpıcı. Dolores'ın anlattığı hayal kırıklığı da burada ortaya çıkıyor. Saygı duyduğunuz birinin sizi eşit bir özne olarak gördüğünü düşünürken, aslında sizi sahip olunabilecek bir şey olarak değerlendirdiğini fark etmek.

Bu durum yalnızca bireysel bir hayal kırıklığı değil. Kadınların profesyonel ve yaratıcı alanlarda karşılaştığı daha geniş bir sorunun bir parçası. Çünkü bir kadının yetenekli bulunması, her zaman bir özne olarak kabul edildiği anlamına gelmez. Hatta bazen başarısı bile onu daha fazla nesneleştiren bir bakışın parçası haline getirilebiliyor. Ridiculous Thoughts'un öfkesini bu bağlamda dinlemek bana çok daha anlamlı geliyor. Müzikal olarak da şarkı giderek daha yoğunlaşıyor. Başlangıçtaki daha kontrollü yapı, gitarların ve davulların yarattığı hareketle büyüyor. Dolores'ın vokali ise şarkı ilerledikçe daha sert ve daha kararlı hale geliyor. Burada onun sesindeki kırılmaların özellikle etkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü vokal, yalnızca incinmiş bir insanın duygusunu değil, bu incinmişliğin öfkeye dönüşmesini de taşıyor.

Şarkı bu nedenle bana mağduriyet anlatısından çok, bir farkına varma ve karşı çıkma hali gibi geliyor. Albümün en güçlü yanlarından biri burada belirginleşiyor: Dolores'ın kırılganlığı onun öfkesini geçersiz kılmıyor. İkisi aynı anda var olabiliyor.

 

10. Dreaming My Dreams

Dreaming My Dreams, albümün atmosferinde belirgin bir değişim yaratıyor.

Önceki şarkılarda ilişkilerin sona ermesini, hayal kırıklığını, şiddeti ve yabancılaşmayı dinledikten sonra burada daha sakin bir sevgi anlatısıyla karşılaşıyoruz. Bu şarkının albümde bulunması önemli. Çünkü No Need to Argue'yu yalnızca kayıplar üzerinden okumamızı engelliyor. Dolores'ın bu dönemdeki hayatını düşündüğümüzde, şarkının romantik bağlılığı daha olumlu bir açıdan ele alması da anlam kazanıyor. 1994 yılında Don Burton ile evlenen O'Riordan'ın sözlerinde, sevginin yalnızca özlem veya hayal kırıklığı yaratmadığı başka bir alan da açılıyor. Özellikle sevginin dönüştürücü bir deneyim olarak ele alınması ilgimi çekiyor. Romantik ilişkiler üzerine konuşurken çoğu zaman iki uç arasında kalıyoruz. Ya sevgiyi insanı tamamlayan, bütün sorunları çözen bir güç olarak idealize ediyoruz ya da bağımsızlığımızı tehdit eden bir bağlılık biçimi olarak değerlendiriyoruz.

Oysa birini sevmek, kendi benliğimizi kaybetmeden başka bir insanla ortak bir hayat kurmaya çalışmak da olabilir. Dreaming My Dreams bana bu ihtimali düşündürüyor. Şarkının müzikal yapısı da bu sıcaklığı taşıyor. Daha yumuşak gitarlar ve Dolores'ın sakin vokali, önceki parçaların geriliminin ardından dinleyicinin nefes alabileceği bir alan açıyor. Ancak burada duyduğumuz huzur, albümdeki diğer duyguların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Sevginin ilginç tarafı bu. İnsan geçmişindeki hayal kırıklıklarını, korkularını ve kayıplarını tamamen geride bırakmadan da yeniden birine yakınlık duyabiliyor.

 

11. Yeat's Grave

Yeat's Grave, albümün edebiyatla en doğrudan ilişki kurduğu şarkıdır.

Dolores'ın İrlandalı şair William Butler Yeats'e duyduğu ilgi, yalnızca şiirlerinden etkilenmesiyle sınırlı değil. Yeats'in duygularını ifade etme biçimini, tutkularını ve dünyaya bakışını da dönemin röportajlarında önemsediğini anlatıyor. Şarkının ortaya çıkmasında Yeats'in Sligo'daki mezarını ziyaret etmesi de etkili olmuştu. Burada ilginç olan şey, Dolores'ın bir şairle kurduğu kişisel ilişkinin niteliğidir. Çünkü edebiyatla kurduğumuz ilişki her zaman akademik ya da entelektüel bir çözümlemeye dayanmak zorunda değildir. Bazen bir metnin bizi neden etkilediğini tam olarak açıklayamayız. Bir şiirde kendimize yakın bulduğumuz bir duygu, yaşadığımız bir deneyim ya da henüz kelimelere dökemediğimiz bir düşünceyle karşılaşabiliriz. Dolores, Yeats'in şiirlerine yaklaşırken onun tutkularından ve duygularını ifade edişinden etkilendiğini anlatıyor.

Şarkının Yeats'in No Second Troy şiirine gönderme yapması ise bu ilişkiyi daha ilginç hale getiriyor. Yeats'in şiirinde Maud Gonne'a duyduğu aşk, hayranlık, hayal kırıklığı ve politik gerilim birbirine karışıyor. Gonne yalnızca şairin karşılıksız aşkının nesnesi değil, kendi politik görüşleri ve eylemleri olan bir figür. Ancak şiirde onun kişiliği şairin bakışı aracılığıyla yeniden kuruluyor. Burada, aşk şiirlerinde sık sık karşılaştığımız bir problem de ortaya çıkıyor: Sevilen kişi ne kadar kendi başına bir özne olarak var olabiliyor; onu seven insanın duygularının içinde ne kadar yeniden şekilleniyor? Dolores'ın Yeats'e duyduğu hayranlıkla bu şiire gönderme yapması, farklı dönemlerde yaşamış iki sanatçının duygusal ifade biçimleri arasında bir bağlantı kuruyor.

Fakat Yeat's Grave'i yalnızca romantik aşk üzerinden okumak da eksik kalır. Yeats, İrlanda edebiyatı ve kültürel tarihinde önemli bir figürdür. İrlanda'nın ulusal kimliği, mitolojisi ve politik tarihiyle kurduğu ilişki, şiirlerinin de önemli bir parçasıdır. Bu açıdan şarkı, Zombie'yle beklenmedik bir tezat oluşturuyor. Zombie'de geçmişin bugüne taşınan şiddetini dinlerken, Yeat's Grave'de geçmişin kültürel hafıza aracılığıyla nasıl korunabildiğini görüyoruz. Ancak kültürel hafızayı da bütünüyle masum ya da apolitik bir alan olarak değerlendirmek doğru olmaz. Sanat, edebiyat ve ulusal kimlik arasındaki ilişki de tarihsel çatışmalardan bağımsız değil. Bu yüzden Yeat's Grave, albümün geçmişe dair en ilginç parçalarından biri. Çünkü geçmişi yalnızca bireysel hatıralarımızın toplamı olarak değil, başka insanların yarattığı eserler aracılığıyla kurduğumuz bir aidiyet biçimi olarak düşünmemizi sağlıyor.

Müzikal olarak şarkının daha keskin ve hareketli yapısı, bu edebi göndermeyi alışıldık bir ağıt atmosferinden uzaklaştırıyor. Dolores burada bir şairi anıyor ama bunu sessiz bir saygı duruşuyla yapmıyor. Onunla kendi müzikal dili üzerinden konuşuyor.

 

12. Daffodil Lament

Daffodil Lament, albümün benim için en etkileyici şarkılarından biri.

Bunun nedeni yalnızca sözler değil. Yaklaşık altı dakikalık yapısıyla albümdeki pek çok parçadan ayrılıyor ve duygusal bir değişimi yalnızca anlatmakla kalmayıp müzikal olarak da yansıtıyor. Şarkının başında ağır bir atmosfer var. Dolores'ın vokali daha sakin, hatta yer yer tereddütlü. Gitarlar ve ritim de bu duyguyu destekliyor. Fakat şarkı ilerledikçe müzik değişiyor. Başlangıçtaki durağanlık yerini daha hareketli ve daha aydınlık bir yapıya bırakıyor. Bu değişim, şarkının anlattığı ayrılık deneyimini anlamak açısından önemlidir. Çünkü burada ayrılık yalnızca bir kayıp olarak ele alınmıyor. Aynı zamanda bir karar verme süreci. İlişkilerin sona ermesi üzerine düşündüğümüzde, çoğu zaman ayrılma kararını tek bir ana indirgeme eğilimindeyiz. Bir konuşma yapılır, bir karar verilir ve ilişki biter.

Oysa duygusal olarak bir ilişkiden ayrılmak çoğu zaman çok daha uzun bir süreçtir. Bir insanın hayatımızda bulunmasını istemediğimizi fark etmekle, onun yokluğuna hazır olmak arasında zaman geçebiliyor. Hatta bazen ayrılmak istediğimizden emin olduğumuz hâlde ilişkinin sona ermesini istemeyebiliyoruz. Daffodil Lament tam olarak bu çelişkinin içinde yer alıyor. Şarkının ilk bölümünde ilişkinin ağırlığı hala hissediliyor. Dolores'ın sesi geçmişe bağlı, kararsız ve hüzünlü. Fakat müzik ilerledikçe bu duygunun biçimi değişiyor. Burada önemli olan, hüznün tamamen ortadan kalkmaması. Çünkü ayrılma kararının doğru olması, o kararın acı vermeyeceği anlamına gelmiyor. Popüler kültürde ayrılık anlatılarının en problemli yönlerinden biri de bu. Bir ilişkiyi geride bırakmak çoğu zaman o ilişkiyi bütünüyle değersizleştirmekle eş tutuluyor. Sanki bir insanla artık birlikte olmak istemiyorsak, geçmişte onunla yaşadığımız güzel şeylerin de anlamını kaybetmesi gerekiyormuş gibi.

Oysa bir ilişki sona erdiğinde, o ilişkinin bütün geçmişi yanlış ya da anlamsız hale gelmiyor. Birini gerçekten sevmiş olabiliriz. Onunla mutlu olmuş olabiliriz. Hatta hayatımızın önemli bir dönemini o insanla geçirmiş olabiliriz. Bütün bunlar, ilişkinin devam etmesi gerektiğini kanıtlamaz. Daffodil Lament'ı etkileyici bulmamın nedenlerinden biri de bu ayrımı hissettirmesi. Dolores, geçmişte yaşananları değersizleştirerek ilerlemiyor. Şarkı boyunca duyduğumuz değişim, acının yerini bir anda mutluluğun alması değil. Daha çok, acıya rağmen hareket edebilme ihtimalinin ortaya çıkması. Burada nergis imgesi de önemli. Nergisler genellikle baharın gelişiyle, kışın sona ermesiyle ve yeniden canlanmayla ilişkilendirilir. Bu nedenle şarkının başlığındaki çiçek, yalnızca romantik bir sembol olarak değil, değişimin ve döngüselliğin bir parçası olarak da okunabilir.

Fakat doğadaki döngüselliği insan ilişkilerine doğrudan uygulamak istemiyorum. Çünkü her bitişin ardından mutlaka daha güzel bir başlangıç gelmiyor. Bazen bir ilişki sona eriyor ve ardından uzun süre yalnızca belirsizlik kalıyor. Yine de bu belirsizlik, ayrılma kararını yanlış yapmıyor. Şarkının son bölümlerindeki müzikal hareketi bu yüzden iyimser bir sonuca ulaşmaktan çok, durağanlığın kırılması olarak değerlendiriyorum. Dolores artık aynı duygunun içinde hareketsiz kalmıyor. Daffodil Lament'ın albümdeki en önemli işlevi de budur. Önceki şarkılarda sık sık geçmişte yaşananları yeniden düşünen, kaybettiklerine dönmek isteyen veya yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışan bir anlatıcıyla karşılaşmıştık. Buradaysa, geçmişi değiştirmeye çalışmak yerine bugünde karar veren bir anlatıcı var. Geçmişle kurduğumuz ilişkinin değişmeye başladığı nokta tam olarak burası.

Yaşananları unutmak değil, onların bugünkü hayatımız üzerindeki etkisini sorgulamaya başlamak.

 

13. No Need to Argue

Albümün son şarkısı No Need to Argue, bütün bu duygusal hareketin ardından oldukça sakin bir kapanış yapıyor.

Burada önemli olan, albümün büyük bir çözülmeyle sona ermemesi. Dolores geçmişindeki bütün sorunları çözmüş, kayıplarını anlamlandırmış veya yaşadıklarını geride bırakmış gibi görünmüyor. Daha çok, bazı şeylerin artık tartışarak değiştirilemeyeceğini fark etmiş gibi. Şarkının başlığını bu açıdan ilginç buluyorum. Tartışmaya gerek yok. Bu cümle ilk bakışta uzlaşmacı görünebilir. Fakat tartışmanın sona ermesi her zaman iki insanın anlaşmaya vardığı anlamına gelmiyor. Bazen tartışmayı bırakıyoruz çünkü artık karşımızdaki insanı ikna edemeyeceğimizi biliyoruz. Bazen ne kadar açıklarsak açıklayalım, anlaşılmayacağımızı fark ediyoruz. Bazen de haklılığımızı kanıtlamanın yaşadığımız şeyi değiştirmeyeceğini kabul ediyoruz. Bu nedenle tartışmanın sona ermesi her zaman barışma anlamına gelmez. Bazen yalnızca bir ilişkinin, bir beklentinin ya da bir ihtimalin sona erdiğini kabul etmek anlamına gelir.

Şarkının sade düzenlemesi de bu duyguyu destekliyor. Albüm boyunca duyduğumuz sert gitarların, yoğun ritimlerin ve vokal patlamalarının ardından daha geri çekilmiş bir müzikal alanla karşılaşıyoruz. Dolores'in sesi burada Zombie'deki gibi öfkeli değil. Ridiculous Thoughts'taki gibi kendisini savunmaya da çalışmıyor. Daha çok yorulmuş gibi. Fakat bu yorgunluğu bir yenilgi olarak görmek istemiyorum. Çünkü bazen bir şeyle mücadele etmeyi bırakmak, o şeyin doğru olduğunu kabul etmek anlamına gelmez. Geçmişte yaşadığımız bir haksızlığı kabul etmek zorunda değiliz. Bize zarar veren insanları affetmek zorunda değiliz. Yaşadığımız her şeyden olumlu bir ders çıkarmak zorunda da değiliz. Ancak bütün bunların hayatımızın geri kalanını ne ölçüde belirlemesine izin vereceğimiz üzerine düşünebiliriz.

 

No Need to Argue'nun finali, bu ihtimali biraz daha açıyor. Albümün başında Dolores, çocukluğuna ve ailesine dönerek geçmişteki kendisini arıyordu. Sonraki şarkılarda geçmiş ilişkileriyle, hayal kırıklıklarıyla, kimliğiyle ve içinde yaşadığı dünyanın şiddetiyle yüzleşti. Bütün bu deneyimler birbirinden oldukça farklıydı. Bazıları özlemle, bazıları öfkeyle, bazıları sevgiyle, bazılarıysa anlaşılması güç bir acıyla ilişkiliydi. Dolayısıyla albümün sonunda geçmiş hakkında tek bir sonuca varmak mümkün değil. Varmamız gerekmiyor. Çünkü geçmiş yalnızca geride bıraktığımız olaylardan oluşmuyor. O olayları bugün nasıl hatırladığımız, onlara hangi anlamları yüklediğimiz ve hayatımızın içinde nasıl bir yere koyduğumuz da geçmişle kurduğumuz ilişkinin bir parçası. Bu yüzden yazının başındaki soruya geri dönmek istiyorum.

Geçmiş bittiğinde nereye gider? Bu sorunun kesin bir cevabı yok. Bazı şeyleri gerçekten unutuyoruz. Bazılarını hatırlamak için çaba harcıyoruz. Bazılarıysa hiç beklemediğimiz anlarda yeniden karşımıza çıkıyor. Fakat geçmişin hayatımızdaki varlığı her zaman aynı biçimde devam etmiyor. Bir zamanlar bizi çok yaralayan bir olay, yıllar sonra başka bir anlam kazanabilir. Eskiden dönmek istediğimiz bir yer artık yalnızca hatırlamaktan hoşlandığımız bir anıya dönüşebiliyor. Bir zamanlar bütün hayatımızı kaplayan bir insanın yokluğuyla yaşamayı öğrenebiliyoruz. Bunların hiçbiri geçmişi değiştirmiyor. Ama geçmişle kurduğumuz ilişkiyi değiştiriyor. No Need to Argue'yu bu kadar etkileyici bulmamın nedeni, geçmişle hesaplaşmayı tamamlanabilecek bir süreç olarak sunmaması. Dolores albüm boyunca bazen özlüyor, bazen öfkeleniyor, bazen anlamaya çalışıyor, bazen de artık açıklama yapmaktan vazgeçiyor.

Ve bütün bunlar birbiriyle çelişmek zorunda değil. Çünkü insanın geçmişiyle kurduğu ilişki her zaman tutarlı değildir. Geçmişi geride bırakmak dediğimiz şey, sandığımız gibi bir unutma eylemi değil. Yaşadıklarımızın artık değişmeyeceğini bilmekle, onlarla kurduğumuz ilişkinin değişebileceğini fark etmek. Geçmişi değiştiremeyiz. Ama geçmişin bugünümüzü nasıl şekillendirdiğini sorgulayabiliriz.

 

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın