Sweet bean, tatlı fasulye asıl adıyla dorayaki. Film bir dorayaki nasıl pişiriliri öğretmekle birlikte aslında insanlara duyduğumuz ön yargılarımızı, doğadan bir hayli uzaklaştığımızı, her şeyi bir koşuşturma içinde yaptığımızı ve kendimize çizdiğimiz sınırları keşfe çıkartıyor bizi. Tokue, Sentaro ve Wakana. Tokue, bence herkesin hayatında olmasını isteyeceği bir bakış açısına sahip olan fakat birçoğumuzun bahtsız diye nitelendireceği biri. Bahtsızlığı hastalığından bizim bahtsızlığımız ise görememekten. Ağaçların yapraklarını rüzgârda savrulurken görünce ona el salladıklarını düşünen, pişirdiği fasulyelerin seslerini -daha doğru bir ifadeyle ona ne söylediklerini- dinleyen, kiraz ağaçlarının kim tarafından dikildiğini merak eden cüzzam hastası yaşlı bir kadın. Sentaro; dorayaki sevmemesine rağmen dorayaki dükkânı işleten, geçmişiyle bir derdi olan ve bununla yaşamını sürdüren, Tokue ile tanıştıktan sonra kendisine karşı bakış açısını bile değiştirecek olan orta yaşlarında bir adam. Ve Wakana; ailesi ile türlü sorunlar yaşayan, duygusal bir yalnızlık içinde genç bir kız.
Tokue’nin onların hayatında bir dönüşüme sebep olduğu apaçık. Onun doğayı dikkatle gözlemlemesi insanın doğayla ve canlılarla bağ kurmasının ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor bizlere. Sentaro bunu ilk fark ettiğinde dorayaki satmak üzere hazırlıklarını yapıyordu. Bir gün birlikte tatlı fasulye pişirirken sabrın, emek ve özenin yaptığı işlerde ne kadar önemli olduğunu fark etmeden önce onun doğayla olan ilişkisini fark etmişti işte. İnsanın yaşadığı toplum tarafından kabul görmesi onu bir çeşit yalnızlıktan alıkoyar. Tokue film boyunca bu yalnızlıktan kurtulmak isterken Wakana bu yalnızlığın en büyük ortağı olmaktan mutluydu. “Her insanın anlatılmaya değer bir hikayesi vardır” diyor bu film bize. Başlarda cüzzam hastası bir kadından hareketle cüzzam hastalarına dair bir aktarım olduğunu zannedebilirsiniz ancak sadece bundan ibaret değil. Yaşlı bir kadın, orta yaşlarında bir adam ve genç bir kız. Onların hikayelerinin birbirleriyle etkileşimi ve nesiller arasındaki dünyaların dertlerinin farklılığı. Tokue çaresi olmayan bir hastalık yüzünden ayrımcılığa uğramış, Sentaro geçmişteki bir hatası yüzünden kendini kendince bir cezaya hapsetmiş, Wakana ise yapayalnız ve kimsesi olmasına rağmen kimsesiz. Cüzzam hastaları ölünce mezar taşları yerine bir ağaç fidanı dikilirmiş kabirlerine. Tokue ve kiraz ağaçları… Benzersiz bir sembol. İnsan sadece geçmişinden ibaret değildir. Bunu Tokue’nin ölümüyle anlıyor Sentaro. Onu yaşadığı yerde görünce de olabilir. Bir ayrık otu gibi uzakta bir orman içerisinde yaşayan insanlar. Bir orman, ağaçlardan oluşan, ağaçları mezar taşı olan bir orman. Orman mı yoksa insanların ön yargılarının mezarlığı mı?
İnsanların değeri kim olduklarıyla, geçmişleriyle, hastalıklarıyla veya toplumsal statüleriyle belirlenemez. Her insanın görülmeye ihtiyacı vardır. Ve görülmeden önce bazen görmek gerekir. Görmek için de elbet dinlemek gerekir. Bir dorayaki dükkanında yaşlı bir kadın bir adamla tatlı fasulye pişirirken hem doğayla hem de kendiyle bir bağ kurmaya başlar. Kendimize sormamız gereken sorular var. Ön yargılarımızdan ne kadar arınığız? Doğada olan uyum ve düzene uymak bizim için değil mi? Pembe ve beyaz kiraz çiçeklerinin ömrü gibi kısa olur umarım bu yüzleşme.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın