Tutkulu şiirleriyle 'Gülseli İnal'

Tutkulu şiirleriyle 'Gülseli İnal'
8 Beğen
0 Yorum

Sevgili okur,

Uzun bir aradan sonra bu içerikte Gülseli İnal ve şiirlerine değinmek istedim, böyle güçlü bir dil ve betimleme ustalığına bu blogda yer vermekten büyük onur duyarım.

Size eşlik etmesi için en karışığından bir playlist bırakıyorum. 

 

Şiirle kalınız, iyi okumalar dilerim. 

<3

 

 

Gülseli İnal 17 Mayıs 1947 İstanbul doğumlu şairdir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesinde felsefe bölümünü bitirmiştir. ‘Sanat Olayı’, ‘Varlık’, ‘Oluşum’ gibi dergilerde şiirleri yayınlanmıştır. 
 
Şiir Kitapları:
Sulara Gömülü Çağrı (1981)
Lale Sesiydiler ve Yoktular (1987)
Letoon (1989)
Dans Natura (1990)
Bakkaris (1991)
Sif ve Gula (1992)
Saklanmış Levha (1996)
Chöd Raksları (1998)

 


 
//BENSE UZATMIŞTIM SAÇLARIMI KOYU BİR IRMAK İÇİN


İnce sızılar duyarım günle gecenin birleştiği yerde
yavaş yavaş solan bir çiçeğin solgun ışığı yansımıştır yüzüme
oysa gün parlak gökyüzü kızıldır henüz
yalnızlıklardan sıyrılıp bir iki yıldız
yıldızlardan aldığım bir gülüştür benimki
takındığım dudağımın ucundaki
derin bir dağ kovuğunda otururum
sonra bir kartalla senlibenli
birazdan gün solacak sessizlik
takınacak kendi sessizliğini
istek başlayacak denizden
bir martının mavi sayrıl uçuşundan
bir iki beyaz martı geçecek
şölen mi başlayacak ne
kırmızıyla yeşilin tutuştuğu yerde
altın sağraktan akan suyun sessiz görünüşü gibi

yeter diyor morluk
sır verdim dağlara ben
sır verdiklerim içinde
takındığım gülüşüm de var.
Nedir bu beni saran sonsuz kıyılar
uğuldayan ormanlar denizin durmadan yükseldiği kumsal
dalgaların bölündüğü kıyı
arayışlarla başlayan gece küskün biten sabah
nedir nedir beni saran hüzün
gökyüzünden topraktan ve sudan
hiç durmadan fışkıran akşam
bense
uzatmıştım saçlarımı
koyu bir ırmak için
bense
önümdeki yeşil başlı ağaçların eğildiği
yüzümü yıkadığım o eski sunak
önümden akıp geçen bir kara yelkenli
saçlarım ise günışığından arta kalan
bir yele gibi önüne katmış da ışığı
güpegündüz bir gülün boyatışını
bekleyebilirim sonsuza dek
bekleyebilirim yeni doğan bir sabah sevisini
kollarımdan geçen ırmak
başımı yasladığım yeşil ay
kurallarım var hiç bir doğaya uymayan
şaşırmalarımda hiç durmadan gökyüzüne bir gül boyatar. 
 
//BİR ŞEY VAR BENDEN ÖTE
Bir şey var benden öte 
incimsi düzlüğünde denizin 
biri dans ediyor 
tutkun ve savruk 
başını arkaya atışındaki soyluluk 
tanrı bakışı bu 
soysuz köhne 
kör lalelerle, gecenin diplerine yapışan 
bitiren 
yeni bulunmuş maden 
tıkanıyor kıyılar köpüklü dalgalarla 
ona uçmak istediğimi söyleyin 
kutsal varlıklara karşı 
ayaklanacağımı da 
sonsuz yüz değiştirimi ben 
bir öncesinde tarihin 
yeniden doğmak istediğimi 
ne kılıklara geleceğimi 
gündüz pencerelerine 
ne otlar dikeceğimi bu ölümcül bahçelere 
ne zehirli otlarla sevişeceğimi yeniden 
 


//MELEK KOLONİSİ


XIII
Geceyi duydum 
gecede açılan kapıdan 
gizli ışık aydınlattı 
sessizce 
geçek melek katarlarını 
dingin ayışığı kavmi 
güçlü kemiksi varlıklar 
böyle dağınık 
böyle ordular halinde geçerlerken
gördüm o ince bekleyişi 
bekleyiş de ki yarayı 
dünya kabuğunun akımına kapılıp 
ben de kapandım yere 
milyarlarca yıl 
bir toz zerreciği olduğum günden 
cevherin boyutuna çarpıyor bir melek 
leylak ve yaseminli sulardan 
deniz mağaraları bölgesinden 
her bir otun alt bölgesinden 
haberler taşındığı 
yönler belirlendi ansızın 
asimetrik varoluş 
bilinmeyen bir geometri içinde 
kaynak sularını meleklerin taşıdığı 
kızıl kayalar bölgesi 
kayboldu melek katarı gördüm 
kıyıların birden yok oluşlarında 
kıvrımların bağlantısızlığında …

(Le Poète Travaille 10 ) 
 


 
//MOR GÜNEŞLER


Mavi çavlandan havalanan 
altın kanatlı kuşlar 
ayrıksı otlar dev 
sarmış taraçaları yosun 
kaygan vakur ve soluk 
anımsatır yaşanmış bir masalı 
ki tüm hışmıyla sinmiş zemine 
kuş gölgeleri 
soğumuş lav ve çamur 
yoğun rahiya 
tozumsu dağılmış 
anımsatır yüzleri 
yükselen koku 
portakallıktaki esans 
erimiş yapraklar, 
parlak cam kırıklarıyla 
                             dolu 
köklerin ulaştığı noktada 
karanlık 
tüm karanlıklardan koyu 
beyaz el kırrıı1dar 
bir caninin eli 
kırrıı1dar kül rengi rüzgar 
perde aralandığında beliren 
ihtiyar ayla 
ağaçlar kristal suyu emer 
bizim karanlığımıza 
                           bir iz 
izdüşümlerinden artan 
artan ağaçlar artan renkler artan her şey o ülkede 
bir iz doğrulur 
bir iri gövde 
ölü kertenkeleler 
arasında 
duyulur derin uğultu 
gecenin uzaklarda çarpışan hücreleri 
hava katmanları açılır 
karışır mor güneşlerle 
savrulan saçlarıma 
ki saçlarım özgürlük kokar 

(İmgelem / sayı: 14) 
 

//YENGEÇ


Bir kez daha yüce köpüklü dalgalar 
Sedefleri devire devire geldiler 
Milad'dan beri mercan resifleri 
Gülmelek portresi 
Oluşturuyordu uç kayalıklarda 
Bir kez daha yenileniyordu sular 
Lanetli sulara karşı 
İç deyinimin 
Kirli suları 
Harmanladığı yerde 
Parlak bir yıldızın 
Yosunlaşmış yüzünü ovdu iri bir yengeç 
Yapay bir şey vardı deniz sırtlarında 
Bir hesaplaşma ya da 
Kara güllerin yanına çekiliyordu kum 
Kum 
Kum 
Olalı böyle bir çarpışma görmemişti 
Deniz hayvanının derisinde beliren 
Tuhaf harita 
Suların çalkantılı belirsiz yönünü gösteriyordu 
Bir deniz yabanı 
Belirdi birden iri bir hayvanla 
Sular coştular 
Belki berrak bir pınar 
Beyaz bir yengeçle birlikte 
Karışırordu yüzeydeki sulara. 

Şiiratı, Yaz Kitabı 2004 
 


//TİRAN HANIMELİ


Sevildiğin yağmurlu 
                  topraklarda 
konukların yeşil yapraklar 
                       kanayan 
bir kuyuyu örtmekte 
su 
sayısız siyaha karışmış 
               taçlanmış 
istekle sakin akan ark 
zaman 
eğilmiş 
sarkmış güneş 
bir sarı bir siyah 
çarpışmakta 
senin topraklannda 
 şölendir belki gün 
belki 
çözülen düğümlerin 
asırlık kokusu 
bedeninden 
bilinçsizce atılmış bir düğüm 
yanlış 
kullanılmış bir ruh 
inerken 
kütükler bahçesinden 
hatırla 
ey sevgili geceyi 
kanlı bir sağanakla 
  
bir zamanlar kolsuz olduğumu 

II 
  
Kıtlık başladı 
Birkaç gelincik dağa yaslandı 
Kör uçuşunu sürdüren ay 
Sfenksle buluştu 
Dolunayda ayak bastığımız yer 
Müphem bir beyazla kaplı 

Şiir Ülkesi, Ocak 2004 sayı 19
 


//GÖRME UÇUŞU


Hâlâ aranızda yatıyorum umarsız ölü olsanız bile
yeşillikler doluyor ağzıma, denizin ünlü tıkaçlar
kitara sesleri başlıyor
gece derin nefesini salıyor koynundan
o büyük taş bir türlü kımıldamıyor
yalnızlık yeni bedenim
galaksi tozlarıyla yaralarımızın üstüne gül bastırıyoruz
hâlâ buradayım evet doğumum gibi çıplak
çırılçıplak
kirli gezegenler değiyor tenime aç bir balık durgunluk serpiyor
aranızda uyuyorum yine de, o kokular aleminde gece ürküsüyle
sizin çoğalmanızı izliyorum gizlice
rahmin uzay boşluğu
bir bebek bir ruh vadisi
görülmeyen daireyi biliyorum
bir gölge iniyor bakışlarıma, gelip şaraplı ağzımdan öpeceksin
birden olacak mı bu, gözlerimi armağan edeceğim sana, birden orman
alev alacak ve oradan korkak dumanlar yükselecek, ipek sıcak
ağırca, yalnızlığın geometrisi ölçülecek bir ara ve HİÇBİR ŞEY
EVET HİÇ...
bir baygınlık çıkıyor ortaya seninle benim aramda, baykuşun gelip
şaraplı dudaklarıma dokunuyor, her çenber
sizin matematiğinizi hatırlıyor
babam bebek oluyor
annem de ölüyken
bile ölü bebek
bense ne bebek ne ölü
aykırı zamandan bir uyarı
hâlâ yatıyorum koynunuzda

ketenler içinde biri yürüyor patikada yoksa bir ölü mü o!
bay Aras bu, taş toplamaktan geliyor
demin kıyıya vuran dalgalara soru soran bay Aras
oysa ben hâlâ koynunuzdayım, kimse sezmiyor bunu
deniz dibindeymiş gibi hayvanlar
gökyüzündeymiş gibi bulutlar asit yağışlar
zamansız bir ölçeği, takvimsiz, saatsiz bir yerin, işaretsiz
vadinin kırık kum saatinin
boşluğun evet boşluğun
tüylü meyvalarıyla altüst...


 
//EY, GÖZLERİ DÜŞ RENGİ


Ne söylersen onu yapıyorum elimde değil verdiğin güle 
dokunmamak
gözlerin neredeyse bedenim orada oluşuyor yeniden
rüzgârların eğilip kulağıma fısıldadıkları oluyor söylediklerin
dilim tutuluyor sanki buruk bir yemiş tatmışçasına
sessiz bir başına yokolarak yeniden yaşıyorum yanında
hiçliğin tadına bakıyorum
varlığını biraz biraz duydukça
bedenim bedenine kapanıyor yavaşça
sırtında büyük sırmalı bir harmaniyle karşılıyorsun beni

bir bulut gelir hani kanatları yağmur rengidir
uzun yol yorgunudur sonra başka türlü
bir yüzdür gökyüzü
onu yaşıyorum yanında
kış sabahının açmış tüm çiçekleri elinde
elimde değil senin yanında ırmakların sesini dinlememek
birden bire allak bullak oluyorum gelişinle
kollarımdan uç veren zeytin dalları
ipek bir sedire yatırıyorum duygularımı
seni ey yağmur kaçkını
sabah yeli tadı
sen güneşin ışıkdamlası ayışığı dansı
sen geceyarısı beyazı
kasırgada deniz denli tutkunu olduğum sen
yemişlerin zehir tadı
evrenim tuzum dağyelim
yaşamım
ve yanıbaşımda soluk alıp veren deniz gibi sen. 
 


 
//GÜL SAĞANAK VE PARAMETRE 


Asi tuz oynak katran
Ilık çağrısı kireçtaşının
Hava girdapları
Göz göz açılmış toprakta
Madenlerin kükreyişi göğe karşı
Bir tutam saç
Senden
Altınsı
Göğüste kutsalla yanan
Gece buluştuğumuz evren alev alev
Dış dünya kesilen yeşil bir damla
Hava koridorlarında
Bile
Bir hüküm bir kıyamet
Bedenin batı yönünde
Kan ve kanın gizemleriyle
Çoğalmakta yine de
Gül sağanak ve parametre.

 

Başka, Sayı: 10

 


 
//HAZZIN UYUKLAYIŞI
 
içi özlemle sarsılırken genç gövdelere 
bütün ruhlarının adına yapıyorsun bunu 
gelgitleri gibi suyun 
binlerce yosun sarmalında 
taşlar tutuşunca uyuklayan kayalıklar için 
ki çılgın ay vururken yüzüne, mermer sütuna, değişen kıra 
durmadan durmadan değişen kıra 
unutkan toprak bu ayışığından kalma 
beş yıl çoraklıktan sonra yeniden kabaran toprak 
yeşeren güneş gibi sabahları 
batan güneşle kaybolan otlar gibi geceleri 
topraktan üzümün şarabın kan gibi fışkırması bu 
bereketli pullar dönemeci 
ey dağların yüksek düşleri, kayalık zehirleri uzam ölüleri
 
 


//DALGALAR
 
Bu sabah salkım söğütler sallanacak yine ölüler üstünde 
çırpınacak öylece uzak kıyılarda 
esecek ses veren yüreğinin üstünden doğru rüzgârı 
geçenlerde anlatmıştır bozkırın acımasızlığı 
insanoğlunun suçlu yürüyüşünü kutsal dağa 

hani canım hatırlasana, şimdi oturduğun yerde eskiden 
bir tahtın bulunduğunu 
ışıklı bir kapıdan 
kanatlanmış ayaklarınla 
geçmiştik birlikte 
gelirler 
öperler seni, yağmur saçlı sicim saçlı ruhlar 
tanıdık onlar, geçen gün aynı ağaçların arasından 
geçmiştiniz 
yollarınız ayrıydı ama herşey kızılrengi, duman, yeşil 

kırık bir horoskop'tan 

yitirilmiş denizler aşkına 
böyle olabilirdi ancak 
iniltiler hummalar yağmurlar 
besleyici asitler 
kedi gözleri aydan düşen ay parçaları 
suskunluklar dağı ovanın kitapsı yıldızları 
hepsi teninde tutuştu, gövdeni sakladığın yerde tutuştu.
 
 


 
//BİR GÜN IŞIĞI 
 
Artık yok bana izin bu sabah 
göremiyorum ışıklar nerede ben nasıl kayıp bir denizde 
titrek yıldızların ölü çekiminde 
toz atmosferinin yeşil akışında 
yıkımın sırsız bir aynadaki duruşuna 
gövdemin hiçe sayılmasına 
ki ürpererek görüyorum bir ırmak dinleniyor artık 
gövdemde 

ve et kan can olarak anlaşılmanın acısına 
yok bana dirilip yerden kalkmak 
ellerimi sizin bakırçalması yüzünüze uzatıp kirletip 
o bile yok tarih bile yok yaşam defterlerimde 
yok diyorum size 

yağmurun bırakıp gittiği gölcüklerde var yaşamımda 
görülmemiş fırtınaların açtığı o büyük boşluklar var ki 
duruyorum 
ellerimden kurumuş nergisler düşerken toprağa 

duruyorum o benim tarihimi yapan büyük derin boşluğun önünde 

yakutumsu kurtlar ki oynaşıyorlar dibinde 
melekler kızlarına ninniler söylüyor 
o sedef o çiğden o ince kızlarına 

göklerden serinliği 
otlardan çiğleri 

yeşil dereden alıyorum gizi 
o büyük boşluğun beni sürükleyen gövdemi parçalayan boşluğun 
önünde 
duruyorum şimdi 

mercanlı karanlık durmadan çekiyor beni 
dilim tutuk bir ayağım aksak söz çıkmıyor ağzımdan 
yağmurun insanı arkadan vurmasına 
su hancerine 
alev yarasına 
boğuntunun izine 
yanığın akan gülüne 
çıplak gövdeme tenime bir gün ışığı 
ve çarpıp geri dönüyor ışık tenimden çıplak gövdemden 
siz 
görmüştünüz hani 

ki tutsaklık bitmeli artık 
ve kendini kemiren yürek ve tüm isteği gömen 
kendimi yok eden o büyük boşluğun önünde 
ah neler görüyorum titrerdi yüreğiniz 
yok artık ruhumun kırgın olduğu yerlerde dolaşmak 
yok diyorum şurada bir defalık 
hırpalayan rüzgarların estiği karakayalığın alnında parlayan maden 
kabuksu maden 
yoksa benim size vermeye göğsünüze takmaya çalıştığım şey mi 

sıvı istekler 
su cinlerinin iniltisi 
işte hepsi birden sarıyor beni 
neden sıvı kayalık durup duruken eriyor ve 
parıltısını saçan o maden 
bitkimsi öz 

dayanıp duruyor yaşama suya toprağa rüzgara ve bana 
ve savaşıyor amansızca ve su cinlerinin ölüm dansı başlıyor 
bende oluşmuş tohumları siz toplamadan 
bozmadan derimin gerginliğini 
toprağın elmas parıltısını 

ey siz dediğim sizler 
istemiyorum 
artık isteğin de en son sınırını
 


 
//GECENİN DÜRTÜLERİ
 
Nereye vardık hangi kıyılara 
yıldızlerın izni gerekti, çıkarmamız için tül giysiyi 
sonra dalla kendilerini verdiler 
eğri büğrü menekşeler kasrında 
vahşi ve hayvaniydi 
gece de tanımını çoktan aşmıştı 
küçük darbeleri ise ırmak silip süpürüyordu 

İki yıl böyle oldu ayışığının bol sarmalıyla beslendik 
değişimin duruk gövdesinde ölü menkeseli kız 
uzanıp alıyorum ağaçtan olgun inciri 
esrarlı bir yarılışla günler boyu 
yıldırımların geldiği bölgeye 
kararmış günlerden kalan ne...
 
 


//GÜZ SÖYLENCELERİ
 
Nedir bu yüzyıldır karanlık bakışlarını görürüm ayın 
başımı çevirip duyarım kokusunu bir güz günü korkulu 
sabahın 
serinliğini taşır derin duyguların 
pınar tadında duru çimen kokan 
yaşlı ağaçlarda salınır gizemli ışınları 
Omega'nın 

nedir bu onulmaz bir yara gibi yüzün 
bırakırım artık ne olursa olsun 
köprülerin orada 
çökmüş toprak mı 
yoksa yiten deniz mi içimizde uğuldayan 
ağzın mayıs ağzı 
kuşkundur gövden, ama 
bir zamanlar gülde gözükmüştü tanrı 
nice güller böyle gövdenden yaprak dökerken 

nedir bu kuşkun kısır toprak 
üstünde binbir dansı onaylamayan rüzgar 
uçup giden yaz içindir 
dokunmayın ayın tenine 
yanar parmak uçlarınız, teniniz sonra 
nedir bu yüzün uzak yaşam taraçalarında
 


 
//SEYYAH
 
'Hiçbir yere gidiyorum, hiçbir yerden geliyorum süsen 
batağına saplanıyor gözüm, çamurlu ok bölüyor seyrediyorum. 
Saçlarının fırtınasında bilinen düş çemberinde 
kızıl çatıların sahibesiydi, deniz diliyle 
unutulmuş bir deniz bitkisini dikiyordu ön bahçeye 
ısırganotu pelesenk yırttı geçti ateş koluyla 
gece gömüldü... bütün sahiplerin sultanı bir bebeğin 
gizil dilini kullandı hep, iki su ayracında 
aramızdaki nehir sesimizi gömdü hep 
kil taşlarla, öte tabut kendini reddediyordu 
ve mezar çekiyordu... 
Gece kuşu göğsümdeki gece kuşu 
göğüs kafesimde mavi göl düşüyle 
köle isteminde, dudak bin kez yaraya dokundu 
kubbenin ve tanımsızdan, uyuklayan İbliskız'dan 
özgürlük sarkacına, bir o yana bir bu yana
ırmakla ve denizle ve zamanla ve suyla ateşle 
yaseminle tunçla ve... 
...yine dizlerim toprak düzeyde 
düştüm 
hayatın önüne... 
bir kartalla gizli... 

Bebek soyumuzdan bilginç aynalara 
gözleniyordum ve gözleniyordum 
tutsaktım ve tutsaktım 
bırakıldığım yerde 
o cevher kuyusunda, karanlığın kollarına vermiştim kendimi 
ve yine 
şafak şafak şafak 
gizil kartalın sonuyla... 

bir daire çiziyordu ve bekliyordu, bu yüzden her şey 
yeryüzü, suları besliyordu 
ince titrek özenilen kadından 
iki ayrı safir kanat çıkıyordu... 
(hazırlanabilirdim bu kanatları kesmeye ve tüy 
bilezik yerine 
uzayın çiçeği) 
siyahi kuzgun bakışlarını armağan ediyordu 
tanıdık bir düş, ancak yabancı parmaklarımızda 
yabancı gülle... 
ayraç siz miydiniz! 
diye soruyordu kızıl çatıların kadını, ayraç, ayraç... 
o pek besili zambak, cici kuş 
o pek acı suyun tadı dilimde... 
düşle beslenmiş ağaç 
bu kez düş sizi bırakıyordu 

Yalnızca ırmağın taşlarına takıldı uzun saçlarım 
ah uzun saçlarım benim 
yalnızca gömütteki yıldızla eş 
yeşildi dünya 
işte o kadar yetiyordu ve biliyordu ayraç yıldız 
ve yıldız 
tabutuna çekiliyordu...
 


 
//EKİN ACISI
 
Akşamüstü ekin acısı mı bu 
yoksa sarışın buğdayın iç çekişi mi 
suların artık unutması mı toprağı 

Nedir bu ağaç yalnız ürperen öyle 
ayışığına hazırlanırken dallarını 

Nedir bu acı sinen bu kalabalık otlara 
sari yüreğe 
ki ateş ülkesidir orası 
kızıl tandan daha da aşk küskünü 
Nedir bu köklerde sızlanmalar 
acıyı yağdıran 
durgun sümbül yüzler 
kimdi ay bahçesinde tek başına dans eden 
kim kırıyor dalları 

Biliyorum dağılıp gidecek her şey 
polenler gibi uçuşacak ruhlar 
Antares'in ruhu uçacak 
nergis parçalanacak ay gölünde
 
 

//ADSIZ
 
Ağaran yıldız gökle 
Kızıl yer arasında 
Ateşe yürürdüm 
Asmak için ruhumu 
Kendimi beklerdim 
Hep 
Arık yargı 
Dövme inciyle 
İnerdi gövdemden 
Göğün yargıcı 
Göğüs uçlarıma 
Tutunan 
Ak yağmur 
Çünkü senin 
Bu toprağın incisine 
Bir aldırışsızlığın vardı Nesneler elinde geri gelir 
Gözbebeklerin 
Suyu küçümserdi 
Çünkü sen 
Kalbinde parlak bir maden taşırdın 
Sırtındaki gümüş çıkıntı 
Yüreğindeki madeni uyarırdı 
Sen hep kendine giderdin 
Giderdin 
Giderdin 
Yakılmayı bekleyerek 
Ilık saçlarına zümrüt 
Dokunana dek 
Gözbebeklerine giderdin 
Giderdin...
 

 

 

 

 

 

Sevgi ve saygıyla...
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın