Günlerdir süren, içinden çıkamadığı o sisli havayı üzerinden atmaya karar verdi. Kafasını kaldırdı ve odanın her bir ayrıntısını bakışlarıyla süzdü. Birini arıyor gibiydi. Onu bulunca ne yapacaktı, kendisi de bilmiyordu. Ama orada biri vardı, bundan emindi artık. Bir çift göz... Onu izleyen, her hareketini dikkatle tartan bir çift göz.
Oturduğu yatağın ucundan temkinli adımlarla kalktı. Boy aynasıyla aynı hizaya gelince durdu. Oda karanlıktı ve içeri süzülen tek ışık, ayın soluk aydınlığıydı. Pencereler açık, dışarısı fırtınaydı. Tek bir hamleyle aynaya döndü. Karşısında duran kişiyi tanıyamadı. Yaklaştı, iyice yaklaştı. Sanki hafızasının derinliklerinden çıkaracakmış gibi uzun uzun baktı o yüze. Bakışlar kilitlendi...
Rüzgar odayı hırçınlıkla doldururken çarpıp duran kapı ve pencere sesleri yankılandı duvarda. Ama o gözlerde en ufak bir kıpırdama yoktu. Oldukça keskin, tehditkar ve meydan okuyan bakışlardı bunlar.
Kimindi bu asi dalgalanan siyah teller? Kimindi hedefe şaşmadan saplanacak gibi dimdik duran kirpikler? Kimindi bu alaycı süzmeler? Kimindi ya bu gözler?
Az önce kalktığı yere bu kez adımlarını hızlandırarak geri döndü ve oturdu. Artık bulmuştu aradığını.
Artık bulmuştu kaybettiğini. Ne yapacaktı, şimdi ne olacaktı?
Ruhuna çöken o ağır suçluluk hissiyle oturduğu yerden ,yatağından, yere bıraktı kendini. Fırtınanın tam ortasındaydı, rüzgar bu defa yüzüne çarpıp duruyordu. İşte o an bir karar verdi. Kalkıp tekrar ayna karşısına geçti. Dışarıdaki fırtına dinmişti. Artık içindeki fırtınayı dindirmenin vaktiydi. Aynadaki o gözlerle bir anlaşma yapacaktı...



Comments (0)
No comments yet for this post.
Leave a Comment