Kıyamet'in Mirası - Antrepo Baskını - 3

Kıyamet'in Mirası - Antrepo Baskını - 3
0 Beğen
0 Yorum

---

*Baskın İzni No. 114 — Antrepo, batı girişi. Katılımcılar: bir savaşçı takımı, iki büyücü, bir
şifacı. Amaç: cin liderinin (kod adı: Azul) etkisiz hâle getirilmesi. Not: sivil/tarafsız cin
varlığına dair kesin istihbarat yoktur; ihtiyat tavsiye edilir.*
*— Komutan'ın masasından, imzalı bir emir kâğıdı*

---

Komutan'ı ilk kez o gün gördüm yakından. Uzun boylu değildi ama odaya girdiğinde oda küçülüyormuş gibi hissettim; üstünde ne bir rütbe işareti vardı ne bir isim, sadece koyu, temiz bir üniforma, ve bir masa dolusu kâğıt. Ayakta durup selam verdim, doğru mu yaptım bilmiyorum, kimse bana bunu öğretmemişti.

"Garr'ı getirdiğin haberi geldi bana," dedi, kâğıtlarından başını kaldırmadan. "İyi iş. Ama bu, işin bittiği anlamına gelmiyor." Nihayet baktı yüzüme, gözlerinde ne bir övgü vardı ne bir azar — sadece bir hesap kitap. "Antrepo'ya girmek istiyorsun."

"İstemiyorum," dedim, kendimi şaşırtarak. "Ama gitmem gerekiyor sanırım."

Buna hafifçe güldü, ilk kez. "Doğru cevap buydu." Masasından bir kâğıt uzattı — üstünde benim de içinde olduğum bir isim listesi vardı, hepsi yabancı, birkaçı tanıdık. "Kalabalık gideceksiniz. İki büyücü, bir şifacı, birkaç kılıç. Azul'u indirin, geri dönün. Basit."

"Neden bu kadar kalabalık?" diye sordum. "Bir tek cin için."

"Çünkü Azul tek başına gelmiyor," dedi, gözlerini kâğıttan hiç kaldırmadan. "Ve çünkü orası sandığından büyük." Bir an durdu, sanki söylemeyi düşünmediği bir şeyi söyleyecekmiş gibi tereddüt etti. "Ben o depoya bir kere girdim, yıllar önce. Ne olduğunu tam bilmeden çıktım."

Sonra, kâğıdın altındaki küçük yazıyı okurken sesi bir tık düştü: "İçeride sivil ya da tarafsız bir şey varsa — emin değiliz — ona göre davranın demek zorundayım. Ama söylemem gerekeni söyledim, gerisi sizin takdiriniz." Kâğıdı elimden çekip kendi nüshasına bir mühür bastı, sanki cümleyi orada bırakıp gitmek istermiş gibi.

O cümleyi tam anlamadım o an. Sonra anladım.

---

Antrepo'nun kapısında Vahit ve Sema'yı buldum, ikisi de bu göreve yazılmıştı benim gibi. Vahit yeni palasını göstererek sırıttı, Sema ellerini ovuşturuyordu, parmak uçlarında hafif bir buhar tütüyordu — ısınıyordu sanki, bir maçtan önceki gibi. Yanımıza iki büyücü daha katıldı: biri yaşlıca bir adam, adı Fehmi Usta'ymış, elinde tahtadan yontulmuş, ucu meteorit tozuyla kaplı bir asa taşıyordu, hareketleri yavaş ama emindi; öbürü genç bir kadın, adını söylemedi, sadece başını salladı, gözleri hep kapının karanlığına dikiliydi. Bir şifacı da vardı, ufak tefek, adı Nurcan, elinde deri bir çanta, içinde şişeler şıkırdıyordu yürürken; bize gülümsedi ama gülümsemesi gözlerine kadar çıkmadı.

"Kimse ölmesin bugün," dedi Nurcan, sanki bir dua gibi, kapıdan girmeden hemen önce. Kimse cevap vermedi.

İçerisi karanlıktı, tozlu, kutu üstüne kutu, sandık üstüne sandık — koridorlar değil, dar aralıklar, birbirine benzeyen köşeler, nereye gittiğimizi bilmediğimiz bir yol. Bir yerlerden ince bir ıslık sesi geliyordu, düzenli, ritmik — sonra anladım, bir aletin sesiydi, madene vuran bir şeyin sesi.

Köşeyi döndüğümüzde onu gördük — kısa boylu bir cin, yeşilimsi tenli, elinde küçük bir kazma, önündeki taş bloğa vuruyordu, dikkatle, sabırla, bize hiç bakmadan. Yanında küçük bir kap vardı, içinde kırık taş parçaları biriktiriyordu. Bizi fark ettiğinde donup kaldı, kazmayı düşürdü, elleri havaya kalktı — teslim oluyordu, ya da yalvarıyordu, tam anlayamadım.

Vahit önce davrandı. Narası, sonra palası — hepsi bir saniye içinde oldu, ben "dur" demeye vakit bulamadan. Cin sesizce yere yığıldı.

Kimse bir şey söylemedi bir süre. Ben, düşen kazmaya baktım — sıradan bir alet, ucu körelmiş, sapı elde kalmış terden kararmıştı, yıllarca kullanılmış bir şey gibi. Silah değildi.

"Bu da neydi?" diye sordum, sesim kendime bile garip geldi.

"Cin işte," dedi Vahit, omuz silkerek, ama sesinde bir tereddüt vardı, gözlerini benden kaçırıyordu. "Hepsi öyle."

Sema hiçbir şey demedi, ama elini bir an kazmanın üstüne koydu, sanki bir şey hissetmeye çalışıyormuş gibi, sonra çekti elini.

Devam ettik. Birkaç adım sonra, bir yan aralıkta, taştan kaba bir yol örülmekte olduğunu gördük — düzgün, sabırlı bir işçilikle, kimsenin görmeyeceği bir köşede. Kimse bu sefer saldırmadı; hepimiz, sessizce, o yolun etrafından dolaştık, sanki oradaki şeye dokunmak istemiyormuş gibi. Biraz ilerde, küçük bir ateşin üstünde, bir tencerede bir şeyler kaynıyordu — keskin, tuhaf bir koku vardı havada; yaklaşınca gördüm, kocaman, siyah böcekler pişiyordu içinde, sahibi az ötede oturmuş bekliyordu, bize hiç aldırmadan. Bir hayat, dedim kendi kendime. Sıradan, kendi hâlinde bir hayat. İçimde bir şey daha da ağırlaştı o an.

---

Sonra ıslık kesildi ve kutuların arasından ilk saldırı geldi.

"Tüftüfçü!" diye bağırdı biri arkamdan — kısa, çevik, kutuların tepesinden atlayıp üstümüze düşen yaratıklardı bunlar, ellerinde ince, üflemeli sivri şeyler taşıyorlardı, bir tanesi omzuma bir iğne gibi bir şey sapladı, acıdı ama derin değildi, sonra başım dönmeye başladı bir an — zehirliydi belki, ya da sadece korku. Fehmi Usta ellerini birleştirdi, aralarında ince, çıtırdayan bir elektrik hattı belirdi — büyümüş, deneyimli bir şey, tek bir hareketle üç cini birden sarstı, kasları bir süre titredi hepsinin. Sema buzunu kullandı yine, bu sefer geniş bir daire çizerek, ayrı bir grup cinin ayağını kaydırdı; genç büyücü kadın elini havaya kaldırdı, avucunun etrafında ince bir ateş halkası belirdi, fırlattığında bir cini alevler içinde bıraktı, çığlığı kısa sürdü. Nurcan, arkamızda, ellerini bir yaralıya uzatmış, alçak sesle bir şeyler mırıldanıyordu — sırtımdaki acı bir anda hafifledi, kimin işiydi bilmiyorum ama teşekkür ettim içimden.

Kutular arasında koştuk, döndük, vurduk, kutular devrildi, içlerinden garip, tanımadığım mallar saçıldı yere. Vahit kışkırtmasını haykırarak üç cini birden üstüne çekti, dişini sıkıp palasını savurdu, savurdu, bir tanesi omzuna sıçradı ama o da düştü sonunda. Ben ne zaman nasıl vurduğumu hatırlamıyorum, sadece elimin bilir gibi hareket ettiğini, kolumun ağırlaştığını, terin gözüme aktığını. Bir ara bir cin önümde durdu, elinde bir şey yoktu, sadece bakıyordu bana, gözlerinde bir şey vardı ki korkuya benzemiyordu tam — sonra koştu, kaçtı, kutuların arasında kayboldu, ben de vurmadım, vuramadım.

Savaş uzun sürdü, ya da bana öyle geldi — kaç Tüftüfçü indirdik bilmiyorum, saymaya çalışmadım bile. Sonunda depo derinleşti, kutular seyrekleşti, hava daha ağır, daha ekşi kokmaya başladı, ve önümüzde geniş, açık bir alan belirdi — Antrepo'nun kalbi.

---

Azul oradaydı, karanlığın içinde bekliyormuş gibi.

Diğer cinlerden hiç benzemiyordu — boyu benimkinden uzundu, omuzları geniş, kolları kalın, elinde devasa bir kemik tokmak taşıyordu, ucu eski kan lekeleriyle kararmıştı. Ağzını açtığında dişlerini gördüm, uzun, sarımsı, ve havaya keskin, ekşi bir koku yayıldı — asit, anladım sonradan, ısırdığı her şeyi eritiyordu.

İlk vuruşunu Fehmi Usta'ya indirdi, adam yana savruldu, bir daha kalkamadı. Nurcan hemen ona koştu, elleri titriyordu ama durmadı. Vahit narasını attı, Azul'un dikkatini üstüne çekmeyi başardı bir an, ama tokmak onu da yakaladı, omzundan, delikanlı bir çığlık attı, kemiği kırılmış olmalıydı.

Sema ve genç büyücü birlikte hareket ettiler — biri buz, biri ateş, Azul'un ayaklarını dondurup sonra alevleyerek bir an sabitlediler onu, ama Azul o anda kükredi, dondan çıkıp tokmağını yere vurdu, taşlar sıçradı her yöne, ikisi de geriye savruldu. O an ben koştum, arkasından, kılıcımı iki elimle tutarak, dizinin arkasına, sonra beline, sonra — hatırlamıyorum tam olarak neye — vurdum, vurdum, vurdum, kaslarım yanıyordu ama durmadım. Azul döndü, koluyla beni savurdu, yere düştüm, kutulara çarptım, kulaklarım çınladı, ağzımda kan tadı vardı, ama tekrar kalktım, kalkmak zorundaydım.

Azul bana döndüğünde, ağzı açık, dişleri havada, üstüme geldi — o an Fehmi Usta, yerde yatarken bile, son gücüyle elini kaldırdı ve bir kıvılcım daha fırlattı, Azul'un gözüne yakın bir yere çarptı, bir an gözünü kapattı acıyla. O bir anlık boşluk yetti. Kılıcımı boynuna sapladım, tüm ağırlığımla, ve bu sefer çekmedim, ittim, ittim, ta ki bir şey koptuğunu hissedene kadar.

Sonunda düştü, kendi ağırlığıyla, yer sarsıldı sanki, toz her yere yayıldı.

Nefes nefese, kimse konuşmadı bir süre. Nurcan, Fehmi Usta'nın yanına koştu, elleri titriyordu ama durmadı — avuçlarının arasında ince, yeşilimsi bir ışık belirdi, adamın göğsüne yaydı, alçak sesle bir şeyler mırıldanıyordu, tekrar tekrar aynı birkaç kelimeyi. Fehmi Usta'nın gözleri açıktı ama boşluğa bakıyordu; Nurcan'ın alnında ince bir ter vardı. "Tutunun ona, tutunun," diye mırıldanıyordu, kime söylediğini bilmiyordum — Usta'ya mı, kendine mi.

Bir süre sonra Usta'nın göğsü daha düzenli inip kalkmaya başladı. Nurcan geri çekildi, elleri hâlâ titriyordu, yüzü bembeyazdı.

"Neydi o?" diye sordum, yanına çöküp. "O ışık."

"Ruh Kalkanı," dedi, nefesini toparlamaya çalışarak, gözlerini hâlâ Usta'dan ayırmadan. "Kendi... kendi payımdan bir parça veriyorsun. Asit bedenin neresini yakıyorsa, oraya bir kalkan gibi giriyor." Elini göğsüne götürdü bir an, sanki orada bir şey eksilmiş gibi. "Fazla verirsen, sen de düşersin. Ne kadar vereceğini bilmek — asıl marifet bu."

"Sen nereden biliyorsun bunu?"

İlk kez gülümsedi, yorgun ama gerçek bir gülümsemeydi. "Benim hocam Şifa Yurdu'nda eğitim görmüş. Yıllarca sadece bunu öğretti bana — ne kadar vereceğini, ne kadar tutacağını." Bir an durdu, Usta'nın hâlâ zorlukla nefes alışına baktı. "Asit gibi şeylerde en çok zorlanırsın. Beden neye direneceğini bilmiyor çünkü. Hoca hep derdi ki, zehri durdurmak değil asıl iş — bedene 'buna dayanabilirsin' demeyi öğretmek."

Daha fazla bir şey sormadım. Ama o günden sonra Nurcan'a bakışım değişti biraz — sadece elinde şişeler şıkırdayan ufak tefek bir kadın değil, bir yerlerde, benim hiç görmediğim bir odada, yıllarca bunu öğrenmiş biri.

Azul'un yattığı yerin arkasında küçük bir köşe vardı, bir tür yuva — kemikler, kumaş parçaları, ve duvara kazınmış, kaba ama net işaretler. Bir tanesi bir fare kafası gibiydi, basitçe çizilmiş. Bir başkası, anlamadığım bir sembol, tekrar tekrar kazınmış. Genç büyücü kadın yaklaştı, dikkatle baktı. "Bunlar fare-adam işareti," dedi, alçak sesle. "Ama Antrepo'da fare-adam yok ki."

"Vardı belki," dedi Nurcan, arkamızdan, yaralıları sararken, sesi hâlâ titrek. "Ya da hâlâ var, görmediğimiz bir yerde."

Duvarın en altında, neredeyse silinmiş, tek bir kelime daha vardı: "Seçilmiş."

Kimse ne olduğunu bilmiyordu ama kelime içime düştü ve orada kaldı, bir taş gibi.

---

Dönüş yolunda, arka depoya uğradım, sözümü tutmak için. Tozlu raflar arasında kalecik karası şişelerini buldum, bir iki küçük şişeyi çantama sıkıştırdım.

Şarapçı hep bulunduğu yerdeydi, sandıklara yaslanmış. Şişeyi uzattığımda gözleri bir an parladı, sonra alışılmış hâline döndü.

"Demek girdin," dedi, şişeyi eline alırken. "Nasıldı?"

Ne diyeceğimi bilemedim. "Kolay değildi," dedim sadece.

Başını salladı, sanki bunu zaten biliyormuş gibi. "Hiç kolay olmaz," dedi, gözlerini şişeye dikerek, bana değil. "İçeride bazı şeyler vardır ki, öldürdüğün için değil, öldürmen gerektiğini düşündüğün için seni yer bitirir sonradan." Bir yudum aldı, uzun bir sessizlikten sonra. "Eski iş dediğim, biraz da bu işte."

Sormadım daha fazlasını. O da anlatmadı. Ama o gece, gözlerimi kapadığımda, aklımda kazmayı düşüren cinin elleri vardı — silahsız elleri — ve bir de duvara kazınmış, silinmeye yüz tutmuş bir kelime: Seçilmiş.

Komutan'a dönmem gerekiyordu. Ama önce bir süre dinlenmem lazım. İdris balık tutabiliyor mu acaba? Kıyamet denizin altını da almış mıydı bizden?

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın