---
*Operasyon: "Kırlangıç." Hedef: iskeleye bakan çeteci hücresi. Amaç: tünel ağzının tespiti,
mümkünse bir esir. Sivil kayıp asgariye indirilecek.*
*Katılımcılar: Nefer (Antrepo/Karaköy sınırı raporlarını veren). Savaşçı: Kerim, İlhan,
Tarık. Büyücü: Belgin, Ferit. Şifacı: Onur, Gül.*
*— Işık'ın el yazısıyla, tek sayfalık bir operasyon notu*
---
Işık, raporumu dinlerken hiç oturmadı — masanın etrafında dolaştı, bir ileri bir geri, tünelin nerede olduğunu, kurye kaç kişiydi, kırmızı bez tam olarak ne renkteydi diye sorular sordu, ben de elimden geldiğince cevapladım. Bir ara elini kaldırıp beni durdurdu, kâğıda bir şeyler karaladı, sonra "devam et" der gibi başıyla işaret etti. "Komutan'ın" kelimesini söylediğimde durdu, tam ortada, kalemi havada asılı kaldı, ve bir süre hiç kıpırdamadı.
"Emin misin," dedi, sesi tehlikeli derecede sakindi, "tam olarak bu kelimeyi mi duydun?"
"Eminim," dedim. "Gerisini duyamadım, ama başlangıcı buydu."
Bir süre hiçbir şey demedi, sadece pencereye baktı, sanki dışarıdaki sokakta bir cevap arar gibi. "Tek başına bu bir kanıt değil," dedi sonunda, kendi kendine konuşurmuş gibi. "Ama üç ayrı ipucu aynı yöne işaret ediyorsa, artık tesadüf demek zorlaşır." Bana döndü. "Bu kadarı yeter," dedi. "Bu bir keşif değil artık, bir operasyon. Bu gece toplanacağız — Senin de içinde bulunduğun bir ekip kuracağım. Hepsi tecrübeli, hepsi güvenilir. Tünel ağzını görmek istiyorum, mümkünse kapatmak, mümkünse bir esir."
"Vahit'i çağırsam olmaz mı," diye sordum, tanıdık bir yüz istercesine.
"Kolu daha tam iyileşmedi," dedi, kısaca, ve konu kapandı.
O gece, aynı arka odada, yedi yabancı yüzle tanıştırıldım — üç savaşçı, iki büyücü, iki şifacı. Odanın kalabalıklığı beni şaşırttı biraz; Antrepo'dan beri hep küçük gruplarla çalışmıştım -bir usta kaç nefere bedel buradan anlaşılıyordu-, Teşkilat'ın defterinde bir satırlık kayıttan ibaret olduğumu unutmuşum. Burada, bir masanın etrafında, hiç tanımadığım yedi kişi vardı, her biri kendi hikâyesiyle, kendi yetenekleriyle, kendi yıllarıyla — ve bu yedi kişinin bile Teşkilat'ın büyük bir kısmı olmadığını, sadece o gece için ayrılmış küçük bir dilim olduğunu sonradan anlayacaktım.
Kerim, iri yapılı, sakin gözlü bir adamdı, elinde ağır bir balta taşıyordu, konuşurken bile onu bırakmadı, sanki bir uzvuymuş gibi. Yüzünde eski bir yara izi vardı, kaşından yanağına inen, uzun ve düzgün bir çizgi. "Kaç kişi bekliyoruz," diye sordu, doğrudan işe girerek, Vahit'in coşkusundan çok farklı bir sakinlikle.
"Elli, belki fazla," dedim.
"O zaman gürültü yapmayacağız," dedi, sanki bu kendiliğinden anlaşılırmış gibi. "Ben on iki yıldır Neferlik yapıyorum," diye ekledi, benim yaşımı sorduğumu anlamış gibi, cevabını istemeden vermiş gibi. "On iki yıl, bu işte uzun bir zaman. Seni on iki kere çağırmamışlardır bile henüz, ayakkabıların krater tozu görmemiş daha"
Bu cümle içimde bir yerde oturdu, uzun süre çıkmadı.
Belgin, ince, keskin gözlü bir kadındı, ellerinin etrafında hafif bir buğu vardı, konuşurken bile parmak uçlarında küçük kıvılcımlar dolaşıyordu — ateş çemberinde epey ileri olduğunu daha o an anladım. "Zincir büyücüleri mi," dedi, sesinde bir küçümseme, "Buradakilerin büyü yapabildiğini düşünmüyorum, henüz kraterden o kadar kişi ihraç edebilecek durumları yok. Cevriye Sultan kraterdekilere anca eğitim veriyordur. Duyduğuma göre buradakiler kendi ellerini bile yakmaktan korkuyorlarmış."
Onur, pek ses çıkarmadı, elinde küçük bir çanta, içinde şişeler yerine kurutulmuş otlar vardı — farklı bir şifa geleneğinden geliyordu belli ki. Bana sadece başını salladı, hiçbir şey söylemedi, ama o kısa bakışta bir güven vardı, tanımadığım ama bir anda değer verdiğim bir şey. Sonradan, kapıdan çıkarken, alçak sesle "Nurcan'ı tanıyorum," dedi, sanki bunu söylemesi gerekiyormuş gibi. "İyi bir şifacı. Ona selam söyle." Başka bir şey eklemedi.
Diğer dördünü daha yüzeysel tanıdım o gece — İlhan, genç ve telaşlı bir savaşçı, sürekli kemerindeki tokaları kontrol ediyordu, sanki bir tanesi eksik olacakmış gibi; Tarık, yaşlıca, dişleri arasında hiç sönmeyen bir pipo, tek kelime etmeden başıyla selam verdi sadece; Ferit, Belgin'nın yanında sessizce duran, elektriğe daha yatkın görünen bir büyücü, ikisi arada bir birbirlerine bakıp gülümsüyorlardı, eski bir şaka paylaşır gibi; Gül, Onur'dan daha genç bir şifacı, elinde bir tespih gibi bir şey çeviriyordu durmadan, belki bir dua, belki sadece bir alışkanlık. Yedisi de birbirini tanıyordu belli ki, bense aralarında yeni ve fazladan bir parçaydım — ama kimse bunu hissettirmedi bana. Teşkilat tarafından henüz adlandırılmamış bir Nefer'e kimse bulaşmazdı zira.
---
Baskın gece yarısından sonra oldu, ay ışığı bulutların ardında kaybolmuşken. Duvarın arkasından, aynı yerden, aynı avluya baktım — ateş hâlâ yanıyordu, ama daha küçüktü şimdi, çoğu kişi uyuyordu, birkaç nöbetçi dolaşıyordu ortalıkta, yorgun adımlarla.
Kerim işaret verdi, sessizce, ve sekiz yönden — ya da bana öyle geldi, karanlıkta saymak zordu — aynı anda girdik. İlhan ve Tarık, Kerim'in iki yanında, avlunun sağ tarafını kapadılar; Ferit, Belgin'nın birkaç adım gerisinde, sol köşeye yöneldi; Gül ve Onur, silahsız, ekibin ortasında kaldılar, elleri şimdiden hafif bir ışıkla titreşiyordu, ihtiyaç anına hazır.
İlk birkaç saniye kaos oldu — bağırışlar, uyanan bedenler, silahların çıkardığı metalik sesler, devrilen bir kazan, içindeki suyun ateşe dökülüp bir buhar bulutu çıkarması. Bir adam, henüz uykudan tam uyanmamış, elindeki kılıcı kör bir hareketle savurdu, kimseye değmeden; Kerim onu baltasının sapıyla, düz bir darbeyle bayılttı, öldürmedi, sadece yere serdi. Az ötede İlhan, kemerindeki tokalardan birini nihayet kullanır gibi, bir ipi fırlatıp kaçmaya çalışan iki kişiyi ayaklarından yakaladı; Tarık, hiç acele etmeden, pipoyu ağzından bile çıkarmadan, önüne çıkan silahlı bir adamı tek hareketle etkisiz bıraktı — yıllarca yapılmış bir işin verdiği bir soğukkanlılıkla.
Zincir büyücülerinden biri elini kaldırdı, gözlerini kapadı, konsantre olmaya çalıştı — hiçbir şey olmadı, tekrar denedi, yine hiçbir şey, elleri titriyordu şimdi, korkudan mı çabadan mı bilmiyorum, ve Kerim'in baltası ona ulaşmadan önce panikle geri kaçtı, elleri hâlâ havada, hâlâ boş, kaskının ardında bir çığlık boğuldu. Bir başkası, delikli kaskının içinden, bir şeyler mırıldanarak aynı hareketi tekrarladı üç kere üst üste — hiçbir şey. Dördüncüde bıraktı, silahını çekti onun yerine, çırak bir savaşçı gibi beceriksizce tuttu, ve Belgin onu tek bir buz darbesiyle devirdi, neredeyse acımayla. Ferit, biraz ötede, iki zincir büyücüsünü aynı anda küçük bir elektrik dalgasıyla yere serdi — onun için sıradan bir hareketmiş gibi, yüzünde hiçbir gerginlik yoktu.
Belgin bir kez, sadece bir kez, ellerini birleştirdi ve havaya küçük bir ateş oku attı; uyarı niyetine, ellerindeki buğuyu test edercesine, kimseye değil — ateş oku hızla çetecilerin arasından yukarı doğru yükseldi, ısıyı hissetmeleri bile yetti, çoğu kişi silahını bırakıp elini kaldırdı, bazıları yere yattı bile, kollarını başının üstüne koyarak, bu hareketi daha önce de yapmış gibi bir alışkanlıkla.
Ama herkes teslim olmadı. Birkaç kişi direndi, gerçekten direndi — bir grup, avlunun sağ tarafında, sırt sırta vermiş, kısa kılıçlarını öne uzatmış, geri çekilmeyi reddediyordu. Kerim'in baltası bir omuza indi, bir çığlık, Gül hemen koştu oraya, elleri ışıkla dolarken, düşman-dost ayırt etmeden herkesi bir an sakinleştiren bir dokunuşla, tespihini bile bırakmadan. Ben de vurdum, kaç kere bilmiyorum, ama her vuruşta bir yüz görmemeye çalıştım, çünkü korkuyordum bir tanıdık yüz göreceğimden. Bir ara bir kılıç omzuma sıyırdı, sıcak bir çizgi bıraktı, sıcaklığın ardından acıyı hissetmememe şaşırdım ve ben de karşılık verdim, maskesini ikiye bölecek şekilde dağıttım yüzünü. Sonra birden acıdı, çeteciler yere yığıldığında sıcaklık yerini sızıya bıraktı.
Sonra onu gördüm — dikiş yapan kadını, ateşin yanında, elinde hâlâ o küçük kumaş parçası, gözlerinde bir korku ki hiç unutmayacağım. Kimseye saldırmıyordu, sadece köşeye sinmiş, çocuğu — belki kendi çocuğu, belki değil — arkasına almıştı.
"Dokunmayın ona," diye bağırdım, kendimi şaşırtarak, ve Kerim, en yakınındaki olarak, bir an durakladı, sonra başını salladı ve ilerlemeye devam etti başka bir yöne.
Kadın bana baktı, sadece bir an, gözlerinde ne bir teşekkür ne bir güven vardı — sadece bekleyiş, bir sonraki darbenin nereden geleceğini bilmemenin verdiği donukluk. Ona bir şey söylemek istedim, "korkma" demek istedim, ama kelime boğazımda kaldı, çünkü kendim de emin değildim korkmaması gerektiğinden. Yürüyüp geçtim, arkama bakmadan, ama o bakışı uzun süre taşıdım üstümde, bir yük gibi.
Kırmızı bezli adamı bulduk sonunda, kaçmaya çalışırken, tünelin ağzına doğru koşarken — Belgin onu bir buz tabakasıyla durdurdu, ayakları kaydı, düştü, yüzü taşa çarptı, burnu kanadı. Onu ayağa kaldırdık, elleri arkadan bağlı, gözlerinde ne bir pişmanlık ne bir korku vardı, sadece bir hesaplama, kaçış yolları arayan bir bakış, tünelin karanlığına doğru kayan bir bakış.
"Dev Ana seni bulur," dedi, dişlerinin arasından, bize değil kendine söylermiş gibi, kanı çenesinden damlarken.
"Bulsun," dedi Kerim, sakin sesiyle, "biz burada, o orada."
Adam güldü, kısa ve acı bir gülüş. "Sen 'orada' derken neyi kastettiğini bile bilmiyorsun," dedi. "Orası senin bildiğin hiçbir yere benzemez." Kerim cevap vermedi, sadece onu daha sıkı tuttu, ve adam bir daha konuşmadı, sadece tünele bakmaya devam etti, sanki oradan bir şeyin çıkıp onu kurtarmasını bekliyormuş gibi. Hiçbir şey çıkmadı.
---
Tünelin ağzını kapattık, elimizden geldiğince, taş ve moloz yığarak — kalıcı bir çözüm değildi bu, biliyorduk, ama bir gecelik bir engeldi en azından. Kırmızı bezli adamı Teşkilat'a götürdük, Işık'ın isteyeceği türden bir soruşturma için. Diğerleri — dikiş yapan kadın, çocuklar, yaralı olmayan çoğu kişi — bırakıldı, kimse onlara dokunmadı, Işık'ın "sivil kayıp asgariye indirilecek" emri harfiyen uygulandı.
Yaralılarla ilgilenirken Onur'u izledim bir süre. Çantasından bu sefer ot değil, küçük, kırmızı bir şişe çıkardı, İlhan'ın koluna birkaç damla akıttı — yara neredeyse anında kapandı, İlhan'ın yüzündeki gerginlik bir çırpıda çözüldü. Baktığımı fark edince gülümsedi. "Canlandıran," dedi, şişeyi tekrar çantasına koyarken, "acil olduğunda bunu kullanırım, otlara vaktim olmadığında." Bir an durdu, sonra ekledi, sesinde ilk kez gerçek bir yorgunluk vardı: "Asıl eksik olan başka bir şey ama — kudretlendiren. Büyücüler onsuz iki büyü art arda atamaz, biz şifacılar da öyle. Bu gece kaç kişiyi iyileştirdiğimi sorsan, cevabım kaç şişe kudretlendiren içtiğim olur, kaç yara kapattığım değil. Olur da söylentilerdeki Âsâ'lara erişebilirsek belki de bu kadar tüketmemize gerek kalmaz."
Bu bana tuhaf bir şekilde tanıdık geldi — Mısır Çarşısı'nda bir yerlerde, Lokman Şevket Bey'in simya dersleri verdiğini duymuştum, ama hiç gitmemiştim, hiç merak etmemiştim bile. O an, ilk kez, gitmem gerektiğini düşündüm.
Geri dönüş yolunda, Kerim yanıma geldi. "İlk baskının mıydı bu?"
"Antrepo'dan sonra ikincisi," dedim.
Başını salladı, bir şey demeden bir süre yürüdü. "Kolaylaşmıyor," dedi sonunda, "sadece alışıyorsun."
Onur, arkamızdan, alçak sesle bir şeyler mırıldanıyordu — bir dua mıydı, bir şarkı mıydı, tam anlayamadım. Belgin sessizdi, elleri hâlâ hafif ısınmış, cebine soktu onları, sanki soğuktan korumak ister gibi kendi ellerini.
Yakalanan adamın sorgusunda ne çıkacağını bilmiyordum. Ama içimde, o gece boyunca hiç gitmeyen bir kelime vardı — bir tutsağın, kaçmaya çalışırken, kimseye söylemediği ama benim duyduğum bir mırıltı: "Seçilmiş uyanırsa hiçbirimiz kurtulamayız." Kime söylüyordu bunu, kendine mi, bana mı, bilmiyorum. Ama duydum, ve unutamadım.
Yedisi de kendi yollarına dağıldı, koğuşa, uykuya, ben ise gidemedim. O kelime kafamda dönüp duruyordu, ve dönmesine izin verdikçe daha da büyüyordu. Yürüdüm, önce amaçsızca, sonra fark ettim ki cami tarafına doğru gidiyordum, genişten, meydanı değil de onu çevreleyen daha büyük daireyi izleyerek — belki de kalabalıktan kaçıyordum, belki de sadece yorgun bacaklarımın kendi bildiği bir yol vardı.
O yoldan hiç geçmemiştim daha önce, ya da geçmişsem de fark etmemiştim — bir noktada önümde, beklemediğim bir manzara açıldı: yıkık bir istasyon binası, üstünde hâlâ okunabilen eski harflerle "Sirkeci." Ve tam ortasına, çatısını delip, düşmüş bir yolcu uçağı — kanatları kırık, gövdesi paslı, içine kim bilir kaç yıldır kimse binmemiş bir canavar leşi gibi yatıyordu orada. Enkazın kenarlarında, gölgelerin arasında, hareket eden şekiller vardı — kısa boylu değil bu sefer, insan boyuna yakın ama eğik duruşlu, uzun kuyruklu, tanımaya başladığım ama hiç bu kadar yakından görmediğim bir silüet: fare-adamlar. Ama Karaköy sınırındaki söylentilerdeki kadar güçlü görünmüyorlardı — zayıf, dağınık, birbirlerine sıkı sıkı sarılmış küçük gruplar hâlinde.
Bir çığlık, sonra bir başkası. Enkazın gölgesinde küçük bir çatışma patlak vermişti — birkaç Teşkilat askeri, belki benim gibi yeni birkaç Nefer, fare-adamlarla it dalaşı gibi bir mücadeleye tutuşmuştu. Yaklaşmaya çalıştım, gölgeden gölgeye, ve bir ara, uçak enkazının kırık kanadının altında, tanıdık bir yüz gördüm — Nurcan, elleri ışıkla dolu, bir yaralının üstüne eğilmiş, saçları terden yüzüne yapışmış.
Adımı duyduğumu bile sanmadan, kendimi onun yönüne doğru yürürken buldum.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın