Rahmin Karanlık Odası

Rahmin Karanlık Odası
2 Beğen
0 Yorum

Bugün anne rahminin içi bütünüyle karanlık değil. Ultrason ekranında belli belirsiz bir baş, küçük bir omurga, ritmik biçimde atan bir kalp görebiliyoruz. Henüz doğmamış bir çocuğun yüzünü doğmadan aylar önce seçebiliyor, gelişimini hafta hafta takip edebiliyoruz. Bütün bunlar bize o kadar sıradan geliyor ki rahmin bir zamanlar insan bedeninin en karanlık ve en ulaşılmaz odası olduğunu unutuyoruz.

Osmanlı hekimlerinin elinde ultrason yoktu. Mikroskop yoktu. Yumurta hücresinden, kromozomlardan ya da genetik mirastan haberleri yoktu. Rahmin içinde olup bitenleri doğrudan izleyemiyorlardı. Ellerinde yalnızca dışarıdan görülebilen değişimler, düşükler, doğumlar, ebelerin deneyimleri ve kendilerinden yüzyıllar önce yazılmış tıp kitapları vardı.

Yine de bu karanlık odanın içinde bir insanın nasıl oluştuğunu açıklamaya çalıştılar. Çünkü insan, bilmediği yere uzun süre boş bakamıyor. Göremediği şeyin içine önce bir fikir, sonra bir düzen yerleştiriyor.

Osmanlı tıbbı boş bir sayfadan başlamadı
Osmanlı hekimleri insan bedenini açıklarken yalnız değildi. Arkalarında Hipokrat, Aristoteles, Galen ve İbn Sînâ gibi isimlerin oluşturduğu devasa bir düşünce mirası vardı. Bu miras yalnızca hastalıkların nasıl iyileştirileceğini söylemiyordu. Bedenin neden hastalandığını, çocuğun anneye ya da babaya neden benzediğini ve biçimsiz bir maddenin nasıl canlı bir insana dönüştüğünü de açıklamaya çalışıyordu.

Bu yüzden Osmanlı tıbbındaki insan oluşumu fikrini yalnızca “dinsel yaratılış” başlığına sıkıştırmak doğru olmaz. Din, felsefe ve tıp birbirinden bugünkü kadar keskin çizgilerle ayrılmıyordu. Hekim, bedenin maddi oluşumunu anlatırken filozof canlılığın ve ruhun ne olduğunu tartışabiliyordu. Aynı insan iki açıklamayı birbiriyle çelişiyor gibi görmeden kabul edebiliyordu.

Dönemin tıbbına göre beden dört temel sıvının, yani kan, balgam, sarı safra ve kara safranın dengesiyle işliyordu. Bunlara hılt deniyordu. İnsanın mizacı, sağlığı, hastalığı ve hatta bazı karakter özellikleri bu sıvıların oranıyla ilişkilendiriliyordu. Bugün bilimsel olarak geçerli olmadığını bildiğimiz bu sistem kendi içinde rastgele değildi. Gözlemlenen belirtileri tek bir beden modeli içinde anlamlandırıyordu.

Rahimde oluşan çocuk da bu düzenin dışında değildi.

Tohum, kan ve ısı
Bugün döllenmeyi sperm ile yumurta hücresinin birleşmesi üzerinden açıklıyoruz. Eski tıp geleneğinde ise “tohum”, üreme sıvıları, âdet kanı, bedensel sıcaklık ve rahmin yapısı gibi kavramlar öne çıkıyordu.

Bu konuda tek bir değişmez görüş yoktu. Aristotelesçi anlayışta erkek, oluşacak bedene hareket ve biçim kazandıran taraf olarak görülüyordu. Kadın ise çocuğun maddesini sağlayan ve onu taşıyan beden konumuna yerleştiriliyordu. Galen’e dayanan başka bir anlayış ise kadının da oluşuma kendi tohumu ile etkin biçimde katıldığını savunuyordu.

İki görüş arasındaki fark yalnızca tıbbi değildi. Birinde erkek biçim veren güç, kadın ise biçim alan maddeydi. Bedenin oluşumu anlatılırken toplumsal hiyerarşi de fark ettirmeden rahmin içine taşınıyordu.

Rahim yine de bütünüyle pasif bir kap sayılmıyordu. Cenini tutan, besleyen, ısıtan ve gelişmesi için uygun ortamı kuran bir organ olarak düşünülüyordu. Hamilelik sırasında âdetin kesilmesi de dışarı atılmayan kanın cenini beslemeye yönelmesiyle açıklanabiliyordu. Bugün yanlış olduğunu biliyoruz. Fakat bu fikir, hekimlerin gözlemledikleri iki olayı birbirine bağlama çabasından doğuyordu. Hamilelik başladığında kanama kesiliyor, çocuğun bedeni ise büyüyordu. Görülemeyen boşluk, görülebilen işaretlerle dolduruluyordu.

Biçimsiz maddeden insana
Cenin, başlangıçtan itibaren tamamlanmış küçük bir insan olarak düşünülmüyordu. Önce biçimsiz bir madde vardı. Sonra bu madde yoğunlaşıyor, şekilleniyor ve organlara ayrılıyordu. Beden bir anda değil, aşamalar içinde kuruluyordu.

Fakat hangi organın önce oluştuğu tartışmalıydı. Kalbi yaşamın merkezi sayan görüşler olduğu gibi karaciğeri beslenmenin, beyni ise duyuların ve sinirlerin merkezi kabul eden açıklamalar da vardı. Bu tartışmanın arkasında daha büyük bir soru duruyordu. İnsan bedenini insan yapan ilk merkez neresiydi?

Kalp mi?

Beyin mi?

Yoksa bütün bedene kan ve besin dağıttığı düşünülen karaciğer mi?

Bu sorular bugün bize tuhaf gelebilir. Aslında biçimleri değişmiş hâlde hâlâ bizimleler. Kalbin ne zaman atmaya başladığını, beynin ne zaman etkinleştiğini ve bir ceninin ne zaman bağımsız bir canlı sayılacağını hâlâ tartışıyoruz. Cihazlarımız değişti. Görüş alanımız genişledi. Fakat insanın başlangıcını tek bir ana sabitleme isteğimiz kaybolmadı.

Çocuğun cinsiyeti ve tohumların sessiz mücadelesi
Kalıtımın ve kromozomların bilinmediği bir çağda çocuğun kız ya da erkek olması farklı bedensel dengelerle açıklanıyordu. Anne ve babadan gelen maddelerden hangisinin daha güçlü olduğu, bedenin sıcaklığı ve ceninin rahimde bulunduğu düşünülen taraf bu yorumlarda etkili olabiliyordu.

Çocuğun kime benzeyeceği de benzer biçimde açıklanıyordu. Annenin ya da babanın tohumu baskın gelirse çocuğun ona benzeyeceği düşünülüyordu. Bugün genlerle açıkladığımız benzerlik, o dönemin zihninde iki bedenin bıraktığı maddi izlerin mücadelesiydi.

Burada tıbbın toplumsal tarafı yeniden ortaya çıkıyor. Erkek çocuk arzusu yalnızca aile düzeninin meselesi değildi. Cinsiyeti açıklayan teorilere de sızabiliyordu. Erkeklik daha fazla sıcaklık, kuvvet ve tamamlanmışlıkla ilişkilendirildiğinde kadın bedeni bilimsel görünen bir dilin içinde eksik veya daha zayıf konuma itilebiliyordu.

Bir tıp teorisi yalnızca bedeni açıklamaz. İçinde doğduğu toplumun kime güç, kime kusur atfettiğini de ele verir.

Annenin gördüğü şey çocuğun yüzüne geçebilir miydi?
Eski dünyada hamile kadının gördüklerinin, korkularının ve bastıramadığı arzularının cenin üzerinde iz bırakabileceği düşüncesi oldukça yaygındı. Doğum lekeleri, bedensel farklılıklar ve beklenmedik görünüşler annenin hamilelik sırasında yaşadığı bir korkuyla ya da yoğun bir istekle ilişkilendirilebiliyordu.

Bu tür düşüncelerin her Osmanlı hekimi tarafından aynı biçimde kabul edildiğini söylemek mümkün değil. Osmanlı tıbbı tek sesli değildi. Yine de anne hayalinin cenini etkileyebileceği fikri, eski tıp kültürünün önemli damarlarından biriydi.

İşin karanlık tarafı burada başlıyor.

Çocukta açıklanamayan bir farklılık görüldüğünde gözler kolayca anneye çevrilebiliyordu. Yanlış bir şeye mi baktı? Fazla mı korktu? Bir şeyi gereğinden fazla mı arzuladı? Kendini yeterince korumadı mı?

Böylece rahim yalnızca çocuğu taşıyan bir organ olmaktan çıkıyordu. Kadının bakışının, duygularının ve davranışlarının denetlendiği ahlaki bir alana dönüşüyordu. Henüz doğmamış çocuğun bedeni bile annenin sorumluluğuna yazılıyordu.

Bugün bu düşünceleri geride bıraktığımızı sanıyoruz. Oysa hamile kadınlara yöneltilen suçlayıcı dil bütünüyle kaybolmuş değil. Ne yediği, nasıl oturduğu, ne hissettiği ve ne kadar kaygılandığı hâlâ yalnızca sağlık tavsiyesi olarak değil, iyi anneliğin ölçüsü gibi sunulabiliyor. Eski teoriler öldüğünde onların kurduğu baskı her zaman onlarla birlikte ölmüyor.

Kitabı hekim yazdı, doğumu ebe gördü
Osmanlı’da doğuma dair bilgi yalnızca hekimlerin elinde değildi. Hatta doğum odasına en yakından bakan kişi çoğu zaman hekim değil ebeydi. Kadının bedenini takip eden, çocuğun gelişini elleriyle karşılayan ve ters giden bir durumda müdahale etmeye çalışan oydu.

Fakat tarihte görünür kalan bilgi çoğunlukla yazıya geçirilen bilgidir. Tıp kitaplarını büyük ölçüde erkekler yazdı. Ebelerin deneyimi ise anneden kıza, ustadan çırağa ve bir doğum odasından diğerine sözlü biçimde aktarıldı. Bu nedenle bugün Osmanlı’nın rahim hakkındaki düşüncesini araştırdığımızda karşımıza daha çok erkek hekimlerin cümleleri çıkıyor.

Burada rahatsız edici bir boşluk var. Rahmi açıklayanların sesi elimizde. Rahme dokunanların sesi ise büyük ölçüde kayıp.

Belki de bu yüzden Osmanlı tıbbında cenini araştırmak yalnızca geçmişte insanın nasıl oluştuğunu öğrenmek değildir. Hangi bilginin kayda değer görüldüğünü, hangi deneyimin isimsiz kaldığını ve kadın bedeninin kim tarafından tarif edildiğini de araştırmaktır.

Karanlık oda aydınlandığında
yüzyılda modern anatomi eğitiminin yaygınlaşması, yeni tıp okulları, mikroskobik incelemeler ve Avrupa’dan çevrilen eserlerle eski beden modeli çözülmeye başladı. Dört hıltın yerini hücreler, dokular ve organ sistemleri aldı. Üreme ve embriyonun gelişimi daha farklı bir bilimsel dille açıklanmaya başladı.
Rahmin karanlık odasına önce anatominin, sonra mikroskobun, çok daha sonra ultrasonun ışığı girdi.

Fakat görmek her zaman özgürleştirmek anlamına gelmedi. Eski tıp kadını mizacı, kanı ve hayal gücü üzerinden denetlerken modern tıp onu hastane, uzman ve cihaz üzerinden izlemeye başladı. Bilgi kesinleştikçe beden üzerindeki otorite de biçim değiştirdi.

Bugün anne rahmindeki insanı hiç olmadığı kadar erken görebiliyoruz. Kalp atışını duyuyor, yüzünü üç boyutlu görüntülerde seçiyor, bedeni henüz birkaç santimetreyken onun hakkında kararlar veriyoruz. Buna rağmen başlangıç hâlâ huzursuz edici bir sır taşıyor.

Çünkü asıl sorumuz yalnızca bir bedenin nasıl oluştuğu değil.

Ne zaman insan olduğumuz.

Osmanlı hekimleri bu sorunun cevabını tohumda, kanda, ısıda ve rahmin görünmeyen hareketlerinde aradı. Biz hücrelerde, kromozomlarda ve ekranlara düşen görüntülerde arıyoruz. Onların bilgisi değişti, bizim cihazlarımız gelişti. Fakat karanlık odanın kapısında bekleyen merak aynı kaldı.

İnsan, kendisini görmeden önce de kendisini anlamaya çalışıyordu.

Belki de bütün hikâye bundan ibaret.

 

Kaynak notu
Bu yazıdaki tarihsel çerçeve, Osmanlı tıbbının İbn Sînâ, Galen ve Aristoteles’ten devraldığı beden anlayışı ile 19. yüzyıldaki modern tıp dönüşümü esas alınarak hazırlanmıştır. Dönemler ve metinler arasında farklı görüşler bulunduğu için burada anlatılan fikirler bütün Osmanlı hekimlerinin değişmez ortak görüşü olarak okunmamalıdır.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın