Toplumsal Hafıza Akımı, Yakında Raflarda!

Toplumsal Hafıza Akımı, Yakında Raflarda!
0 Beğen
0 Yorum

Toplumsal Hafıza Akımı toplamda 33 gün süren ve peş peşe yayımlanan yazı serisiyle oluştu ve yazılar da bu kadardır. Benim yayımladıklarımın dışında 2 adet yazı daha bulunuyor Akım hakkında. İnsanların okuyup, değerlendirdiği bir seviyeye ulaşmıştır ve hâlâ okunmaktadır.

 

Artık kitap oluyor!

 

Kitabı tanıtmak adına buraya ön söz bölümünü aktarıyorum.

 

ÖN SÖZ
 

               

Gelin dürüst olalım ve tarihin bize nasıl anlatıldığına, daha doğrusu nasıl saklandığına bir bakalım. Yıllardır kafamıza kazınan bir yalan var: Bilgiye ulaşmak bir lütuftur, arşivlerin kapısını aralamak büyük bir zahmettir ve bu zahmete katlanan birileri varsa onlara sonsuza kadar minnet duymalıyız! Sanki bu toprakların, bu milletin geçmişi birilerinin özel mülküymüş gibi davranıldı ama işin aslı gayet net ve berrak. Bir arşiv belgesi eğer doğrudan birinin mahremiyetine alenen saldırmıyorsa, o belge halkındır. İsteyen indirir, isteyen kullanır, isteyen de dilediği gibi paylaşır.

Hangi emekten bahsediyoruz? Şöyle bir anlayış var, "Efendim başkası bu belgeyi buldu, çıkardı, o yüzden ona atıf yapmalısın, ortada bir emek var." O adam o belgeyi kendi zihninden mi çıkardı, kendi laboratuvarında mı sentezledi? Devletin odalarında, zaten kamuya ait olan, yani halkın ait olması gerek bir kurumda duran belgeyi buldu diye o bilginin mutlak efendisi mi oldu? İşte bütün mesele burada kopuyor. O kişi de zaten o belgeye zahmetsizce, direkt olarak erişebilmeliydi. Sistem düzgün çalışsaydı, o arşivler herkesin önünde açık bir masa gibi dururdu. Adam gidip oradan almış, getirmiş diye biz ona minnet duymak zorunda değiliz. Aslında o da o kadar emek harcamamalıydı, o belgeye herkes gibi elini uzattığı anda ulaşabilmeliydi.

Daha da ileri gideyim; onu okuyacak insanlar da gidip o adamın kitabına, makalesine para ödemek zorunda kalmamalıydı. İnsanlar araya bir aracı girip ticari bir tezgâh kurmadan, direkt belgeyi okuyup zaten o konuda bilgi sahibi olabilmeliydi. Bilgi üzerinden ticaret yapılmasına, geçmişin patentinin birilerine verilmesine sessiz kaldıkça, hafızamız da köreldi. Toplumsal Hafıza Akımı’nın evrimine, o internet sitelerinde, dijital mecralarda yayınlanan onca yazıya şöyle bir bakın; her şeyin kökünü tam da bu yüzden sorguluyoruz. Birileri bu işten ekmek yiyecek, telif koparacak, adına atıf yaptırıp ego tatmin edecek diye bilginin etrafına duvar örmelerine izin veremeyiz.

Halka ait malı yine halka sunmayı bir marifetmiş gibi pazarlayan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Halka ait olanı halka göndermek bir şey değildir, marifet hiç değildir. Bu bir lütuf değil, bir borç bile sayılmaz; sadece olması gerekenin, doğanın ve adaletin ta kendisidir. 

Tarih denilen şey, kilitli sandıklarda saklanan antika eşyalar değildir. Tarih, yaşayan ve nefes alan bir süreçtir. Eğer bir devlet kurumu geçmişin belgelerini elinde tutuyorsa halkının bilgisine sunsun diye tutmalıdır. Devletin malı deniz, kuralı da herkesin erişebileceği bir havuz olmalıdır. Lakin bizde tam tersi bir gelenek yaratıldı. Belgeyi saklayan kral oldu, belgeyi gösteren lütufkar sayıldı. Biz bu ezberi bozmak için yola çıktık. Toplumsal Hafıza Akımı tam olarak bu kafa yapısına karşı bir ayaklanma olarak doğdu ve başka konuları da yorumladı.

Düşünün ki bir sokakta yürüyorsunuz ve önünüze koca bir duvar örülmüş. Duvarın arkasında ise sizin eviniz var. Birisi geliyor, o duvarın tuğlalarından birini söküp size pencere açıyor ve sonra da "Bakın, ben size ışık getirdim, her geçtiğinizde adımı anın" diyor ama o duvarı oraya zaten o örmemişti ki! Ya da o duvarın orada olmaması gerekirdi zaten. İşte arşivcilik kisvesi altında yapılan aracı ticaretin özeti budur. Bilgiyi saklayanlar ile bilgiye aç olanlar arasında yapay bir pazar kurulmuş durumda. Araştırmacı adı altında piyasaya çıkan bazı tüccarlar, halkın malını alıp paketliyor, süslüyor, üzerine kendi logolarını basıp "Bu benim eserim" diye önümüze sürüyor.

Buna boyun eğmek zorunda değiliz. Toplumsal Hafıza Akımı’nın köklerine indiğimizde gördüğümüz en temel gerçek şudur: Hafıza mülksüzleştirilmelidir. Bir bilginin telifi olmaz. Bir dönemin acısı, sevinci, antlaşması, yazışması bir kişinin tekelinde ticari bir ürüne dönüştürülemez. Eğer bir belgeye ulaştıysanız ve onu paylaşıyorsanız vatandaşlık görevdir. Atıf mecburiyeti, akademinin ve kapitalist yayıncılığın insanlara dayattığı bir ego tatmini yarışından başka bir şey değildir. "Ben buldum " kibridir.

Bu kitapta yer alan her bir satır, her bir yorum bu çarpık zihniyete meydan okumak için bir araya getirildi. 

“Nasıl yani hiç atıf yapmayacak mıyız?” dediğinizi duyar gibiyim. Elbette çalışmalarda atıf yapılmalıdır ve kaynakça belirtilmelidir ama devletin malı doğrudan halkın olması gerektiği için özgürce ve hiç kimseye minnet duymadan kullanılmalıdır.

Peki bana bu fikir nereden esti? Bunu da ilerleyen sayfalarda anlayacaksınız. 

Bu fikir ile ilk ilkesini ortaya çıkaran Akım, vakitle başka yorumlarla daha da alanını genişletti. Yaklaşık 1 ay kadar düren çalışmalarım sonucunda medyada yer buldu. Medyada kalmasını istemediğim için bunu bir kitap yapmak istedim. Kitap oluşunda emeği geçen herkese selam olsun. Okuyacağınız yazılar derlenmiştir bundan dolayı bazı konular iç içe girmiş olabilir, bu konuda affınıza sığınıyorum.

 

Umarım tüm beşeriyete ve bilime katkısı olur. 

 

İyi okumalar!

 

 Ali Koray Kaya, 2026.

 

 

 

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın