"İnsanın hissetmediği halde hissediyor gibi davranması, hissettiği halde hissetmiyor gibi davranmasından daha zor."
İlginç senaryosu ile dikkatleri üzerine çeken The Lobster (Istakoz), 25 Aralık 2015’te vizyona girdikten sonra bir hayli beğenildi. Aynı yıl Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülünü de kazanan bu başarılı filmin yönetmen koltuğunda, “Köpek Dişi” ile adından sıkça söz ettiren Yorgos Lanthimos oturuyor. Başrol oyuncularını incelediğimizde ise ilk olarak Colin Farrell gibi usta bir aktörle karşılıyoruz. Ona; Rachel Weisz, Lea Seydoux ve Ben Whishaw eşlik ediyor.
Oldukça enteresan bir distopyada geçiyor hikayemiz. Pek de uzak olmayan bir gelecekte insanlar kendilerine bir eş bulmak ve hatta ömürlerinin sonuna kadar bu eş ile yaşamak zorundadırlar. Yalnızlığa ise kesinlikle izin yoktur! Bu nedenle bekarlar tuhaf bir otele yerleştirilerek ısmarlama bir aşk yaşamaya mecbur edilirler. Otelde geçirecekleri 45 günün sonunda kendilerine uygun bir adayla bağ kuramazlarsa eğer, özgür iradeleri ile seçecekleri bir hayvana dönüştürüleceklerdir. Ancak otelin yakınındaki ormanda kaçak olarak yaşayan “yalnızlar”ı avladıkları sürece fazladan gün kazanma hakkına da sahip olurlar.
Geniş bir çerçeveden baktığımızda bu av olayını dünya tarihinde sıkça rastladığımız ırkçılık ve soykırım kavramları ile özdeşleştirebiliriz. Yani yönetmenimiz bir çeşit “kendinden olmayanı yok et” politikasına selam çakıyor.

Bu distopyada sadece birisini beğenmek de yeterli değildir mutlu bir ilişki için. İki taraf arasında mutlaka ama mutlaka ortak bir özellik bulunması gerekiyor. Ayrıca ortak özellik bulunduğu halde yine sıkıntı yaşanıyorsa eğer, en acilinden çocuk da getiriyor çiftlere yönetim. Çünkü ancak bu sayede ilişkiyi kurtarabileceklerini düşünüyorlar. İşte tam da bu noktada günümüz dünyasının içi boş birlikteliklerine güzel bir gönderme yapıldığını fark ediyoruz. Gerçek sevgiyi tercih etmek yerine çıkarlarımıza uygun olan kişileri seçtiğimizi ve bu nedenle hayatlarımızı mahvettiğimizi çarpıyor yüzümüze The Lobster. Düzeltilmeye çalışılan evlilikler için yapılan çocukların da çiftler arasında nasıl heba edildiğini anlatıyor.
Filmdeki kahramanlarımız sırf bir hayvan bedenine hapsolmamak adına, kendi kendilerine ortak özellikler yaratmaya çalışacaklardır. Mesela baş karakterimiz David (Colin Farrell), son derece acımasız olan psikopat bir kadınla ilişki yaşayabilmek için kötü bir insanmış gibi davranmaya başlar. Ama bir süre sonra bu iki yüzlülüğü daha fazla sürdüremeyeceğini anlayarak pes etmek zorunda kalır. Açığa çıkarır gerçek duygularını. Yani her gün çevremizde karşılaştığımız o sahte mutluluk oyunlarına da sağlam bir darbe vurur aslında. Kendin gibi davranamadığın bir ilişkinin ilişkiden çok, gönüllü bir mahkumiyet hali olduğunu ispatlar bize.
Filmimizdeki distopik oteli birlikte yöneten karı-koca, sürekli çift olmanın gerekliliğine vurgu yaparak hizmetçileri aracılığı ile küçük oyunlar sergilerler. Özellikle yalnız kalan kadınların tacize uğramasının çok mümkün olduğunun ve kesinlikle güçlü bir erkeğe ihtiyaç duyulacağının altını çizerler. Bu bir nevi bekarları evliliğin mecburiyetine inandırmak için yapılan sinsi bir propagandadır. Hatta yine günümüz dünyasının çarpık görüşlerini yansıttığını da rahatlıkla söyleyebiliriz.

Toplumda kötü ve bulaşıcı bir hastalık gibi görülen yalnızlık hali, hikayemizin ikinci kısmının geçtiği ormanda adeta kutsal bir hediye olarak kabul edilir. Yönetim güçlerinden kaçan insanlar orada kendilerine “yalnız” ve güzel bir dünya kurarlar. Tek başlarına mutlu olabileceklerine inanarak üyelerine “çift” olmayı yasaklarlar.
Belirli saatlerde dans eder, müzik dinler, tavşan avlar ve arkadaşça sohbet ederler. Fakat aslında tam da eleştirdikleri sistemin aynısını oluşturmuşlardır. Kurallar ve cezalar yine insanların yakasını bırakmaz ve yine aynı derecede bir kısıtlanma, bir bastırılmışlık hali söz konusu olur. Başlarındaki lider (Lea Seydoux) son derece despot, aynı zamanda insanları bir arada tutabilmek adına korku unsurlarına ihtiyaç duyan sert bir karakterdir. Değiştirmeye çalıştığı düzeni çok daha kötü bir noktaya sürüklediğinin ise henüz farkında değildir.
Lea Seydoux
Yalnızlar şehre inip erzak almaları gerektiğinde evli çiftler gibi giyinerek rol yapmak zorundadırlar. Çünkü evli olmadıkları anlaşılırsa eğer, tutuklanıp birer hayvana dönüştürüleceklerdir. Hayatları bu ikiye bölünmüşlük arasında anlamsızca savrulup gider. Otelde yaşadığı ilişkisinde başarılı olamayan David, çareyi ormana kaçmakta bulacaktır. Başlarda bu yeni düzenden fazlasıyla hoşlanır. Bir süre tek başına takılır, yemeğini tek başına yer, tek başına avlanır. Fakat çok geçmeden yeni arkadaşlarının arasından güzel bir kadın (Rachel Weisx) dikkatini çekecektir. Kendini ne kadar zorlarsa zorlasın duygularına engel olamaz ve aynı şekilde ondan da karşılık görür.
Ama bu iki aşığın birbirlerine duygusal anlamda yaklaşmaları yasaktır. Bu nedenle aralarında bir işaret dili geliştirmeye karar verirler. Ayrıca ikisinin de gözleri belirli ölçüde bozuktur. Nitekim ortak özelliklerinin de tuttuğuna inanarak şehre gidip evlenmeyi planlarlar. Dört dörtlük bir balayı, güzel bir daire ve özgür bir hayat elde etme şansına erişeceklerdir. Fakat liderleri bu sessiz ilişkiyi fark ettiğinde durum oldukça dramatik bir hal alır. David'in sevdiği kadının gözleri lider tarafından kör edilir ve ikili arasındaki tek ortak özellik de bu şekilde kaybolur. Artık David'in kendini körleştirmekten başka çaresi yoktur.

Filmin sonunda yönetmen Yorgos Lanthimos hikayeyi tamamlama şansını biz izleyicilere bırakıyor. Bu nedenle keskin bir final sahnesi yerine oldukça ucu açık bir şekilde veda ediyoruz The Lobster’a. Hayallerimizin arasında aşk için kendi elimizle kendi gözlerimizi kör etmek de var, seçtiğimiz bir hayvana dönüşüp vahşi doğaya salınmak da. Peki ya siz hangisini tercih ederdiniz?



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın