Atilla İlhan, Aşk, Mecburiyet ve Memleket Şiirleri...

Atilla İlhan, Aşk, Mecburiyet ve Memleket Şiirleri...
6 Beğen
0 Yorum

İzmir'in Menemen ilçesinde 15 Haziran 1925' te doğmuştur. 

İzmir Atatürk Lisesi'nin birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı.

Üç hafta gözaltında kaldı. İki ay hapiste yattı.

Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı.

Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanında Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946'da mezun oldu.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu.

Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayımlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi imkânlarıyla yayımladı.

Eserleri:
Film Senaryoları:
Yalnızlar Rıhtımı (1959)
Ateşten Damla (1960)
Şoför Nebahat (1960)
Devlerin Öfkesi (1960)
Rıfat Diye Biri (1962)
Ver Elini İstanbul (1962)


TV Dizi-Film Senaryoları:
Sekiz Sütuna Manşet (1982)
Kartallar Yüksek Uçar (1984)
Yarın Artık Bugündür (1986)
Yıldızlar Gece Büyür (1991-1992)
Tele-Flaş (1992-1994)
Baykuşların Saltanatı (2000)


Şiir Kitapları:
Duvar (1948, Attila İlhan kitabı) (1948)
Sisler Bulvarı (1954)
Yağmur Kaçağı (1955)
Ben Sana Mecburum (1960)
Bela Çiçeği (1962)
Yasak Sevişmek (1968)
Tutuklunun Günlüğü (1973)
Böyle Bir Sevmek (1977)
Elde Var Hüzün (1982)
Korkunun Krallığı (1987)
Ayrılık Sevdaya Dahil (1993)
Kimi Sevsem Sensin (2002)


Şiir albümleri:
Ben Sana Mecburum (1999)
Ne Kadınlar Sevdim (2001)
An Gelir (2006)


Romanları:
Sokaktaki Adam (1953)
Zenciler Birbirine Benzemez (1957)
Kurtlar Sofrası (1963)
Fena Halde Leman (1980)
Haco Hanım Vay (1984)
O Sarışın Kurt (2007)

Aynanın İçindekiler Serisi:

Bıçağın Ucu (1973)
Sırtlan Payı (1974)
Yaraya Tuz Basmak (1978)
Dersaadet'te Sabah Ezanları (1981)
O Karanlıkta Biz (1988)
Allahın Süngüleri: Reis Paşa (2002)
Gâzi Paşa (2005)


Öykü:
Yengecin Kıskacı (1999)


Gezi:
Abbas Yolcu (1957)


Anılar ve Acılar Serisi:
Hangi Sol (1970)
Hangi Batı (1972)
Hangi Seks (1976)
Hangi Sağ (1980)
Hangi Atatürk (1981)
Hangi Edebiyat (1991)
Hangi Laiklik (1995)
Hangi Küreselleşme (1997)


Attilâ İlhan'ın Defteri Serisi:
Faşizmin Ayak Sesleri (1975)
Gerçekçilik Savaşı (1980)
Batı'nın Deli Gömleği (1981)
"İkinci Yeni" Savaşı (1983)
Sağım Solum Sobe (1985)
Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler (1985)
Ulusal Kültür Savaşı (1986)
Sosyalizm Asıl Şimdi (1991)
Aydınlar Savaşı (1991)
Kadınlar Savaşı (1992)


Cumhuriyet söyleşileri:
Bir Sap Kırmızı Karanfil (1988)
Ufkun Arkasını Görebilmek (1999)
Sultan Galiyef - Avrasya'da Dolaşan Hayalet (2000)
Dönek Bereketi (2002)
Yıldız, Hilâl ve kalpak (2004)


Çevirileri:
Kanton'da İsyan (1967 , Andre Malraux)
Umut (1968, Andre Malraux)
Basel'in Çanları (1969, Louis Aragon)


Hakkında çıkan kitaplar:
Attilâ İlhan'ın Siyasal Düşüncesi: Türkiye'de Ulusalcılığın Kökenleri - Hakan Reyhan (2012) - Phoenix Yayınları
Nâm-ı Diğer Kaptan, Attilâ İlhan'ı Dinledim - Selim İleri - İş Bankası yayınları (2002)
Attilâ İlhanın Şiirlerinde Beyoğlu - Nuran Özlük (2011) - Başlık Yayın Grubu
Mavi Adam, Attilâ İlhan'la söyleşiler - Zeynep Aliye (2001) - Bilgi Yayınevi
Yalnız Şovalye Attilâ İlhan - Zeynep Ankara (1996) - Bilgi Yayınevi
Şehir Filmleri: Attilâ İlhan - Nur Akalın (2006) - +1 Kitap
Attilâ İlhan'a Edebiyat Dünyasından Mektuplar - Belgin Sarmaşık (2001) - Otopsi Yayınları
Attilâ İlhan'la 1000 Saat - Erol Manisalı (2001) - Bilgi Yayınevi
Attilâ İlhan'la Siyaset Güncesi - Erol Manisalı - Derin Yayınları
Attilâ İlhan'la Hayatın İçinden - Erol Manisalı (2006) - Truva Yayınları
Attilâ İlhan'la Akıp Giden Düşünceler - Erol Manisalı (2005) - Derin Yayınları
Düşünceler: Attilâ İlhan'la Neler Tartıştık - Erol Manisalı (2002) - Gündoğan Yayınları
Büyük Yolların Haydutu: Fotoğraflarla Attilâ İlhan'ın Yaşam Öyküsü - Öner Cirvaoğlu (1997) - Sel Yayıncılık
Attilâ İlhan'da Kültür Sorunsalı - Gönülden Esemenli Söker (2002) - Bilgi Yayınevi
Attila İlhan: Açtırma Kutuyu (46-83), Attila İlhan: Söyletme Kötüyü (83-87) - Belgin Sarmaşık (2004-2005) - Bilgi Yayınevi
Şubat Yolcusu: Attilâ İlhan'ın Şiiri - Yakup Çelik (1998) - Akçağ Yayınları
Bütün Kaleler Zaptedilmedi: Attilâ İlhan'la Birkaç Saat - Hulki Cevizoğlu (2004) - Ceviz Kabuğu Yayınları
Batı'nın Maskesi Düşüyor: Attila İlhan'la Sohbet - Muharrem Bayraktar (2009) - AsyaŞafak Yayınları
Toplumbilimsel Roman Çözümlemesi: Louis Aragon ve Attilâ İlhan - Yavuz Kızılçam (2005) - Ürün Yayınları
An Gelir: Attilâ İlhan - Yakup Çelik (2011) - Küçükçekmece Belediyesi
Attilâ İlhan Armağanı: "Kaptan'a Saygı ile" - Yakup Çelik (2006) - Kültür Bakanlığı

//AĞUSTOS ÇIKMAZI

Beni koyup koyup gitme, n'olursun 
Durduğun yerde dur 
Kendini martılarla bir tutma 
Senin kanatların yok 
Düşersin yorulursun 
Beni koyup koyup gitme, n'olursun 

Bir deniz kıyısında otur 
Gemiler sensiz gitsin bırak 
Herkes gibi yaşasana sen 
İşine gücüne baksana 
Evlenirsin, çocuğun olur 
Beni koyup koyup gitme, n'olursun

 

//ADIMLA NASIL BERABERSEM

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların 
bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan 
koşar gibi yürüyüşün 
karanlıkta bir ışık gibi aydınlık gülüşün 

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların 
uzak uzak yıldızlarla çevrilmiş kainatın 
karanlık boşluklarında akıp giderken zaman 

adımla nasıl berabersem öylece beraberiz 
seninle her saat seninle her dakika seninle her saniye 
gönlümüz mutluluğa inanmış olmanın gururuyla rahat 
koltuğumuzun altında birer dinamit gibi kellemiz 
ve sonra her zaman her ölümlüye 
aynı şartlar altında kısmet olmıyan 
gerçekleri görmenin aydınlığı alınlarımızda 

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların 
sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın

 

//AN GELİR

an gelir 
paldır küldür yıkılır bulutlar 
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet 
o eski heyecan ölür 
an gelir biter muhabbet 
çalgılar susar heves kalmaz 
şatârâbân ölür 

şarabın gazabından kork 
çünkü fena kırmızıdır 
kan tutar / tutan ölür 
sokaklar kuşatılmış 
karakollar taranır 
yağmurda bir militan ölür 

an gelir 
ömrünün hırsızıdır 
her ölen pişman ölür 
hep yanlış anlaşılmıştır 
hayalleri yasaklanmış 
an gelir şimşek yalar 
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını 
direkler çatırdar yalnızlıktan 
sehpada pir sultan ölür 

son umut kırılmıştır 
kaf dağı'nın ardındaki 
ne selam artık ne sabah 
kimseler bilmez nerdeler 
namlı masal sevdalıları 
evvel zaman içinde 
kalbur saman ölür 
kubbelerde uğuldar bâkî 
çeşmelerden akar sinan 
an gelir 
-lâ ilâhe illallah- 
kanunî süleyman ölür 

görünmez bir mezarlıktır zaman 
şairler dolaşır saf saf 
tenhalarında şiir söyleyerek 
kim duysa / korkudan ölür 
-tahrip gücü yüksek- 
saatlı bir bombadır patlar 
an gelir 
attilâ ilhan ölür

 

//ARTI SONSUZ

yağmurun yerden göğe yağdığı 
bu gece yasak bölgedeyim 
büyük çingenelerin çaldığı 
kaçak silahların içindeyim 
sevişmek kapısının kapandığı 

bir nabız yoklar ki daima 
hızlı bir nabız yoklar elim 
öpüştüklerim hırsızlama 
çirkin bir ağızda dişlerim 
bir bıçak değer dudağıma 

gök yarıldıkça şimşeklerden 
soğuk aynalarda kilitliyim 
tırnaklarımdaki elektrikten 
su gibi erir iliştiklerim 
kıvılcımlar uçar kirpiklerimden 

doğumdan öncesini yaşıyorum 
henüz belli olmadı kimliğim 
vücudunu arıyor ruhum 
bir yerde atomun çekirdeğiyim 
bir yerde artı sonsuzum

 

//AYDINLIK NEYİN OLUYOR SENİN

aydınlık neyin oluyor senin 
gökyüzü akraban filan mı 
beni bulur bulmaz gözlerin 
şimşek çakıyorum yalan mı 
yüzünde yalazını gezdirdiğin 
saçlarından tutuşmuş orman mı 
akla ziyan bir şey elektriğin 

ayışığı mavisi dudaklarından mı 
o ışık zenginliği mi giyindiğin 
uzay tozları mı yıldızlardan mı 
elime dokunduğu an elin 
güneşler açıyorum sahi ondan mı 
aydınlık neyin oluyor senin

 

//AYRILIK SEVDAYAN DAHİL -1 -2 -3 -4 -5

görinen yıldız değil yir yir delinmişdür felek 
gün yüzünün hasretiyle tir-i ahımdan benüm 
necati 

1. 
açılmış sarmaşık gülleri 
kokularıyla baygın 
en görkemli saatinde yıldız alacasının 
gizli bir yılan gibi yuvalanmış 
içimde keder 
uzak bir telefonda ağlayan 
yağmurlu genç kadın..

2. 
rüzgâr 
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları 
mor kıvılcımlar geçiyor 
dağınık yalnızlığımdan 
onu çok arıyorum onu çok arıyorum 
heryerinde vücudumun 
ağır yanık sızıları 
bir yerlere yıldırım düşüyorum 
ayrılığımızı hissettiğim an 
demirler eriyor hırsımdan..

3. 
ay ışığına batmış 
karabiber ağaçları 
gümüş tozu 
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar 
yaseminler unutulmuş 
tedirgin gülümser 
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var 
çünkü ayrılık da sevdâya dahil 
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili 
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar 
her an ötekisiyle birlikte 
herşey onunla ilgili 

telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar 
gittikçe genişleyen 
yakılmış ot kokusu 
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte 
yansımalar tutmuş bütün sâhili 
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var 
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil 
çünkü ayrılık da sevdâya dahil 
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili..

4. 
yalnızlık 
hızla alçalan bulutlar 
karanlık bir ağırlık 
hava ağır toprak ağır yaprak ağır 
su tozları yağıyor üstümüze 
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır 
eflatuna çalar puslu lacivert 
bir sis kuşattı ormanı 
karanlık çöktü denize 
yalnızlık 
çakmak taşı gibi sert 
elmas gibi keskin 
ne yanına dönsen bir yerin kesilir 
fena kan kaybedersin 
kapını bir çalan olmadı mı hele 
elini bir tutan 
bilekleri bembeyaz kuğu boynu 
parmakları uzun ve ince 
sımsıcak bakışları suç ortağı 
kaçamak gülüşleri gizlice 
yalnızların en büyük sorunu 
tek başına özgürlük ne işe yarayacak 
bir türlü çözemedikleri bu 
ölü bir gezegenin 
soğuk tenhalığına 
benzemesin diye 
özgürlük mutlaka paylaşılacak 
suç ortağı bir sevgiliyle

5. 
sanmıştık ki ikimiz 
yeryüzünde ancak 
birbirimiz için varız 
ikimiz sanmıştık ki 
tek kişilik bir yalnızlığa bile 
rahatça sığarız 
hiç yanılmamışız 
her an düşüp düşüp 
kristal bir bardak gibi 
tuz parça kırılsak da 
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı 
hâlâ kıpkızıl gülümseyen 
-sanki ateşten bir tebessüm- 
zehir zemberek aşkımız..

 

//AYSEL GİT BAŞIMDAN

Aysel git başımdan ben sana göre değilim 
Ölümüm birden olacak seziyorum. 
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim 
Aysel git başımdan istemiyorum. 

Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün 
Dağıtır gecelerim sarışınlığını 
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın, 
hiçbir dakikamı yaşayamazsın. 
Aysel git başımdan ben sana göre değilim. 
Benim için kirletme aydınlığını, 
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim 

Islığımı denesen hemen düşürürsün, 
gözlerim hızlandırır tenhalığını 
Yanlış şehirlere götürür trenlerim. 
Ya ölmek ustalığını kazanırsın, 
ya korku biriktirmek yetisini. 
Acılarım iyice bol gelir sana, 
sevincim bir türlü tutmaz sevincini. 
Aysel git başımdan ben sana göre değilim. 
Ümitsizliğimi olsun anlasana 
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim. 

Sevindiğim anda sen üzülürsün. 
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki 
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş, 
uzak yalnızlık limanlarına. 
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş, 
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki. 
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş. 
Sakın başka bir şey getirme aklına. 
Aysel git başımdan ben sana göre değilim, 
ölümüm birden olacak seziyorum, 
hem kötüyüm, karanlığım biraz, çirkinim. 
Aysel git başımdan seni seviyorum...

 

//BELKİ GELMEM GELEMEM

Sen istinyede bekle ben burdayım 
İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım 
Çünkü ben buradayım karanlıktayım 
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git 
Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor 
Şarabım bütün ekşi suyum soğuk 
Yanımda olmadın mı seni daha bir çok seviyorum 
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git 

Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin 
Yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç 
Karanlık adamlar hüvviyetini sordu mu 
Ben senin olmadığını arıyorum 
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git 
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git 
Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor sana ait ne varsa 
Hiçbiri benim değil 
Belki ölmek hakkımı kullanıyorum 
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git 
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

 

//BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin 
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum 
Büyüdükçe büyüyor gözlerin 
Ben sana mecburum bilemezsin 
İçimi seninle ısıtıyorum 

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor 
Bu şehir o eski İstanbul mudur? 
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor 
Sokak lambaları birden yanıyor 
Kaldırımlarda yağmur kokusu 
Ben sana mecburum sen yoksun 

Sevmek kimi zaman rezilce korkudur 
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur 
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan 
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu 
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından 
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman 
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu 

Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor 
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor 
Durup köşe başında deliksiz dinlesem 
Sana kullanılmamış bir gök getirsem 
Haftalar ellerimde ufalanıyor 
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem 
Ben sana mecburum sen yoksun 

Belki Haziranda mavi benekli çocuksun 
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor 
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden 
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun 
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor 
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin 
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor 

Ne vakit bir yaşamak düşünsem 
Bu kurtlar sofrasında belki zor 
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden 
Ne vakit bir yaşamak düşünsem 
Sus deyip adınla başlıyorum 
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin 
Hayır başka türlü olmayacak 
Ben sana mecburum bilemezsin..

 

//BÖYLE BİR SEVMEK

ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir 
azıcık okşasam sanki çocuktular 
bıraksam korkudan gözleri sislenir 
ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
böyle bir sevmek görülmemiştir 

hayır sanmayın ki beni unuttular 
hala arasıra mektupları gelir 
gerçek değildiler birer umuttular 
eski bir şarkğ belki bir şiir 
ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
böyle bir sevmek görülmemiştir 

yalnızlıklarımda elimden tuttular 
uzak fısıltıları içimi ürpertir 
sanki gökyüzünde bir buluttular 
nereye kayboldular şimdi kimbilir 
ne kadınlar sevdim zaten yoktular 
böyle bir sevmek görülmemiştir.

 

//ELDE VAR HÜZÜN

söyleşir
evvelce biz bu tenhalarda
ziyade gülüşürdük
pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının
ne meseller söylenirdi mercan koz nargileler
zamanlar değişti
ayrılık girdi araya
hicrana düştük bugün
ah nerde gençliğimiz
sahilde savruluşları başıboş dalgaların
yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
elde var hüzün
o şehrayin fakat çıkar mı akıldan
çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
sırılsıklam aşık incesaz
kadehlerin mehtaba kaldırılması
adeta düğün
hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün

 

//HARP KALDIRIMINDA AŞK

sen şimdi yanımda yepyeni bir türkü gibisin 
hiç görmediğim yıldızlar gözlerine doğmuş 
bir büyüklük duygusu dağlar gibi yüreğinde 
ah biz mutluluğu böyle aranıp duracak mıyız 
yağmur hep böyle yağacak mı hatıralara 
eksik olan bir şey var sana bana dair 
belki bir rüzgar belki rüzgardan da hafif 
ama kalbimiz yine uzak bir deniz gibi boş 
heybetli gurupların belirdiği saatlerde 

sen şimdi yanımda yepyeni bir türkü gibisin 
acaba nasıl öğrenmişim nasıl farkında olmadan 
her şey nasıl olup geçmiş nasıl barut yağmış 
nasıl güneş vurmuş zehirlenmiş şehrin üstüne 
şimdi hangi kıyılarda gemiler demir alıyor 
güney rüzgarlarına açıp yelkenlerini 
belki bir italyan kızı tüfeğine dayanmış 
senin gibi barışı tasarlıyor dağlarda 
mahzun esirler harp şarkıları kadar mahzun 
gizlice talim ediyor hürriyet adımlarını 

sen şimdi yanımda yepyeni bir türkü gibisin 
ah şu harp bitse rüzgar gibi bir nefes alabilsek 
kimseler kimseler çıkmasa yolumuzun üstüne 
yağmur yağsın varsın ıslansın saçlarımız 
yalnız duyulmaz olsun göğsümüzdeki darlık 
dilimizdeki kilit kolumuzdaki zincir 
ömrümüz meçhullerden meçhullere akıyor 
saatler bizim değil kitaplar bizim değil 
bizim değil yaşamak bizim değil hiçbir şey 
kendi dünyamızda yabancılar gibiyiz 
ya çok erken ya çok geç doğmadık mı sevgilim 
buna rağmen mutluluğa inanıyoruz

 

//HER ŞEYİ BİRDEN İSTEMEK

o kitabı da okudum bitirdim 
hani o genç kızın beni unuttuğu 
bir ara fena halde fikrindeydim 
dudağındaki nem gözündeki buğu 

durmadan hayal değiştiriyorduk 
çetrefil bir hayat herkesin korktuğu 
kaderlerimiz kalındı sevinçlerimiz çabuk 
yaşamadan dağılıyor yarısından çoğu 

erteleyip durduk suç ortalığımızı 
asıl mutluluğun içinde bulunduğu 
bazı ben yalnıştım o yalnıştı bazı 
çünkü gecikmenin ağır yorgunluğu 

yanıldığımız herşeyi birden istemekti 
isteği gerçekleştirmez isteğin yoğunluğu 
ihtiyaç başka bir boyuta geçmekti 
devreden çıkarıp gereksiz sorumluluğu 

tekrar loş yalnızlıkların en dibindeyim 
sararmış yaprakların usulca savrulduğu 
köprüler yıkıldı artık kendimleyim 
parmak uçlarımda ölümün soğukluğu

 

//KİMİ SEVSEM SENSİN

her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet 
sarışın başladığım esmer bitiyor 
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli 
dudakları keskin kırmızı jilet 
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli 
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor 
kimi sevsem sensin / hayret 
kapıların kapalı girilemiyor 
* * * 

kimi sevsem sensin / senden ibaret 
hepsini senin adınla çağırıyorum 
arkamdan şımarık gülüşüyorlar 
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum 
hani o sımsıcak iri çekirdekli 
senin gibi vahşi öpüşüyorlar 
kimi sevsem sensin / hayret 
in misin cin misin anlamıyorum

 

//MEMLEKET HAVASI

Bu bizim gökler gibisi hiç bir dağda çatılmamıştır 
Yıldızlarımızın titremesi yüreğine deprem indirir 
Hiç bir yerde bu denize bu acı tuz katılmamıştır 
Topraktan sağdığımız pekmez güneşin başını döndürür

 

//MÜJGAN A AŞK ŞARKILARI 

1
dinlerdim telâşlı kanûnlardan sarışın türkçeyi 
nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi 
ürkek bir çilenti usulca yoklardı bahçeyi 
nerde tâvus kuşları nerde müjgân'ın gençliği 
nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi 

okşamak kumrallığını içimden uysal lambaların 
beyhude ıslıklarını yakınlaşan sonbaharın 
akşam tenhalığında birlikte duygulanmaların 
saklı mutluluğuyla dalgından çok daha fazla dalgın 
nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi 

bir parça son yalnızlığa öncekiler hazırlıktır 
insan bırakmaz sevdiğini sevmek insanı bırakır 
kalırsa gözlerinin elinde yaldızı belki kalır 
ney üşür kanûn pırıldar udlar oldukça karanlıktır 
nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi 


o akşam da lambamızı söndürmüştük nedîm ile 
nedîm'den bile kıskandığım sevdiğim ile 
son şarkılar dağılmıştı mevsim ile 
yalnız çamlıca'da bir ud yankılanırdı 

dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar 
yalanın dehşetini yaşlandıkça anlar 
nâzım'ın pirâye'yi sevdiği zamanlar 
ölse ölümünden ne suçlar çıkarılırdı 

boğucu bir sessizlikte ateşten goncalardır 
o demirden şiirler ki sanki tabancalardır 
umutsuz hangi gününde el atsan ateşe hazır 
nâzım onları yazarken duvarlar çatırdardı 

gördün sessizce buluştuğunu nâzım'la nedîm'in 
lâcivert ıssızlığında yıldızlı bir serviliğin 
birinin elinde vâridât'ı simavnalı bedreddin'in 
birinin ağzında gül elinde mey kâsesi vardı 

istanbul puslu karaltıyla müstef'ilün bir gemi 
duyulur padişah saltanatıyla bulutlara demirlediği 
soğuk akşamlar çalar saatlar kadife konakta 
ben uyansam da ayışığından müjgân uyumakta 

o soyut kuşlar su aydınlığında atlas yorganların 
yüz yıllık hüznüyle yüklü osmanlı zindanlarının 
pul pul dağılırlar tasalı bol yansımalı boşlukta 
ben uyansam da ayışığından müjgân uyumakta 

gece hattât yesârî'nin süzüldükçe vav kayıkları 
işlenir yeni baştan bütün sevmek yanlışlıkları 
bilmem tamamlanır mıydık bir başka yaşamakta 
ben uyansam da ayışığından müjgân uyumakta 

o şarkı söylese çalgıların korkup bıraktıklarından 
büyülü tamburların kendi başlarına çaldıklarından 
ulaşır hâfız post'a sesi yankılarla sonsuzlukta 
ben uyansam da ayışığından müjgân uyumakta 

akşam kılıçlar düşürdüğü ayın ışığından boğaz'da 
müjgân mıdır bir uzak gülümsemek midir sazda 
ferahnâk'ta iyimser kötümser çarçabuk hicâz'da 
müjgân mıdır sevilmek yanlış anlaşılmak mı biraz da 

üretir sessizliği erguvanlar düşler sevdayı tamamlar 
suları yansıtır camlar cıvalı bir beyazda 
müjgân mıdır yoksa sabahlamak mı hâfız'la şirâz'da 
divanlardan gül çığlıkları horasanlı papağanlar 
şehzâde çılgınlıkları o unutulmaz yazda 

müjgân mıdır sevilmek yanlış anlaşılmak mı biraz da

 

//NASIL BİR SEVDAYSA

ay çok mu gecikti neredeyse çıkar 
sen yanlızlığıma varır varmaz 
az sonra yağmuru durduracaklar 
rüzgarı değiştirdim 
ustura ağzı poyraz 

yok canım yıldızları unutmadık 
mutlaka yerlerinde bulunacaklar 
kenarı yaldızlı mavi bir karanlık 
sütlü çıplaklığını örtecek kadar 

senin için olduğu asla bilinmeyecek 
yapraklarını birden dökecek dutlar 
şafak sökerken sekiz on kadar şimşek 
balkonda işlemeli müstesna bulutlar 

ayak bastığın an şehir de değişebilir 
yoksa Moskova mı 
belki berlin belki dakar 
belki 30'lardan mehtap yorgunu izmir 
körfez'de şerefine donatılmış vapurlar 

nerede ne zaman kaç kere yaşadık 
nasıl bir sevdaysa eskitememiş yıllar 
bitirdiğimiz herşeye yeniden başladık 
dudaklarımızda birbirimizden mısralar

 

//SEN BENİM HİÇBİR ŞEYİMSİN

Sen benim hiçbir şeyimsin
Yazdıklarımdan çok daha az
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Lüzumundan fazla beyaz
Sen benim hiçbir şeyimsin
Varlığın yokluğun anlaşılmaz

Galiba eski liman üzerindesin
Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
Dudaklarınla cama çizdiğin
En fazla sonbahar otellerinde
Üniversiteli bir kız uykusu bulmak
Yalnızlığı öldüresiye çirkin
Sabaha karşı öldüresiye korkak
Kulağı çabucak telefon zillerinde

Sen benim hiçbir şeyimsin
Hiçbir sevişmek yaşamışlığım
Henüz boş bir roman sahifesinde
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Ne çok çığlıkların silemediği
Zaten yok bir tren penceresinde

Sen benim hiçbir şeyimsin
Yabancı bir şarkı gibi yarım
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Uykumun arasında çağırdığım
Çocukluk sesimle ağlayarak

Sen benim hiçbir şeyimsin

 

//SEVMEK İÇİN GEÇ ÖLMEK İÇİN ERKEN

akşamın acı su karanlığı içinden 
soğuk kadife teması yalnızlığın 
şuh bir kahkaha balkonun birinden 
gizli işareti midir bir başlangıcın 

sevmek için geç ölmek için erken 

başbaşa çay elele yürümek derken 
boğaz vapurları mı iskele sancak 
telefonda kaybolmak sesini beklerken 
insan insanı yeniler doğrudur ancak 

sevmek için geç ölmek için erken 

içimdeki gökkuşağı besbelli neden 
bulutların içinden kuşlar yağıyor 
bir şiire başlarsın birini bitirmeden 
hiç kimse gözlerine inanamıyor 

sevmek için geç ölmek için erken 

sevmek sevildiğini bile farketmeden 
yaklaştıkça ölüm soğuk bir yağmur gibi 
sevmek zehir zemberek ve yürekten 
gecikerek de olsa vuruşur gibi 

sevmek için geç ölmek için erken

 

//SİSLER BULVARI

elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk

sisler bulvarı'na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

sisler bulvarı'nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu

terkedilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı'da bir tren vardı

sisler bulvarı'nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!

sisler bulvarı'ndan geçtim sırılsıklamdı
ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı

bir gemi beni afrika'ya götürecek
ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka'da bir gün kalacağım
sisler bulvarı'nı hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodos'tan bir satır yağmur'dan iki
senin kirpiklerinden bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapurlar uğuldayacak

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul'du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu

eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlıyamazdı
on beş sene hüküm giyerdim

dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı

sisler bulvarı'ndan geçmediğin gün
sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray'da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum

 

//SOKAKLARDA MIZIKA ÇALMA ÇOCUK

Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk 
Gece trenlerine binme, kaybolursun 
Sokaklarda mızıka çalma çocuk 
Vurulursun..

 

//SULTAN-I YEGAH

Şamdanları dolanınca eski zaman sevdalarının 
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın 
Nemli yumuşaklığı tende denizden gelen ahın 
Gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının 
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın 

Yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda 
Bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda 
Eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda 
Ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da 
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın 

Bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak 
Çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak 
Su yasak rüzgar yasak açık kapılar yasak 
Belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak 
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın

 

//TUTUKLUNUN GÜNLÜĞÜ

..salı gecesi..

kara bir balta buldu akşam vuracak noktayı
hücreler doldu bir ıslık en yakın maçka tramvayı
kim bırakmış yalnızlığıma bu hüzzâm şarkıyı
kimin bu karanlık kimler sürgülemişler kapıyı
insan olan bağlar her koptuğu yerden yaşamayı

daktilolar camları bulutlu sorgu odalarında
didiklemez mi özgürlüğünü sansaryan hanı'nda
küflenir suyun bir bakır çalığı birikir ağzında
kendini öldürmeyi belki bin kere tasarlarsın da
bir kere aklından geçmez bitirmeden ölmek şarkıyı

gönlünde büyüttüğün o müthiş ünlem içindir ki
seni kapattıkları öyle rezil o kadar çirkindir ki
çıplak bir lamba mısın dört duvar içindeki
ne lambası/söndürülen bütün ilk gençliğindir ki
gözlerin zehirlense de suç sayarsın ağlamayı

görülmez dev böceklerdir sanki büyülü duyargalar
uçaksavar ışıldakları gökyüzünde bir yanlış arar
tophane rıhtımı'nda acı acı gemiler kalkar
hücreleri akşam olur haydut öfkeleri kaplar
ezerim sanırsın vurursan tek bir yumrukta dünyayı

duruşma arası

( o varsa kırılır buzlu camları kışın
anlamı yoğunlaşır anlamsız bir yaşayışın
gerçi farkındayız adı belirsiz bir yanlışın
acaba ben çok mu esmerim o çok mu sarışın

yansımaz oldu aydınlığı yüzüme haftalardır
yazdıklarında bile gizli bir uzaklık vardır
eylem bir dağıldı mı bütün boğazlar daralır
ben başka bir erkek olurum o başka bir kadın)

 

//YAĞMUR KAÇAĞI

Elimden tut yoksa düşeceğim 
yoksa bir bir yıldızlar düşecek 
eğer şairsem beni tanırsan 
yağmurdan korktuğumu bilirsen 
gözlerim aklına gelirse 
elimden tut yoksa düşeceğim 
yağmur beni götürecek yoksa beni 
geceleri bir çarpıntı duyarsan 
telaş telaş yağmurdan kaçıyorum 
sarayburnu'ndan geçiyorum 
akşamsa eylülse ıslanmışsam 
beni görsen belki anlayamazsın 
içlenir gizli gizli ağlarsın 
eğer ben yalnızsam yanılmışsam 
elimden tut yoksa düşeceğim 
yağmur beni götürecek yoksa beni.

 

//YASAK SEVİŞMEK

öteki kapımdan gel bunu açamazsın
eski gözlerinle gel öldürmek vakti gel
hem tetik bulun ardında biri olmasın
hanidir ben bu evde saklanıyorum
adımı değiştirdim başka bir adla yaşıyorum
gece gündüz siyah gözlük kullanıyorum
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
sabaha karşı gel bütün gözlerinle gel

pancurların gerisinde kararıyorum
içime belalar doğuyor sonbahar doğuyor
telefonda sesini tanıyamıyorum
yüzün parmaklarımdan akıp kayboluyor
böyle hep bir şey kopuyor bir şey kırılıyor
sabaha karşı gel eski gözlerinle gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
hem tetik bulun ardında biri olmasın

artık hiç kimse beni yaşamıyor
aşklarımı büyük kemanlarla çizdiler
korkularım oldum bittim kimsesizdiler
yalnız bir mısra mıyım ıslanıyorum
bir revolver romanımı tamamlıyor
oyun bitti ışıklarımı söndürdüler
yokmuşsun gibi gel öldürmek vakti gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
üzerime kilitleyip mühürlediler
hem tetik bulun ardında biri olmasın

 

//YAZIN SON GÜNLERİ

ufkun sonsuzluğuna 
hiç şaşırmıyorlar 
rüzgarın gizli ıslığını 
hiç kimse işitmiyor 
hangisi anlayabilir 
yazın son günlerinde 
tenha plajın 
ağır hüznünü

 

//ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ

Gözlerin gözlerime değince 
Felaketim olurdu, ağlardım 
Beni sevmiyordun, bilirdim 
Bir sevdiğin vardı, duyardım 
Çöp gibi bir oğlan, ipince 
Hayırsızın biriydi fikrimce 
Ne vakit karşımda görsem 
Öldüreceğimden korkardım 
Felaketim olurdu, ağlardım 
Ne vakit Maçka'dan geçsem 
Limanda hep gemiler olurdu 
Ağaçlar kuş gibi gülerdi 
Sessizce bir cigara yakardın 
Parmaklarımın ucunu yakardın 
Kirpiklerini eğerdin, bakardın 
Üşürdüm, içim ürperirdi 
Felaketim olurdu, ağlardım 
Akşamlar bir roman gibi biterdi 
Jezabel kan içinde yatardı 
Limandan bir gemi giderdi 
Sen kalkıp ona giderdin 
Benzin mum gibi giderdin 
Sabaha kadar kalırdın 
Hayırsızın biriydi fikrimce 
Güldü mü cenazeye benzerdi 
Hele seni kollarına aldı mı 
Felaketim olurdu, ağlardım

 

//YALNIZLIK ŞİİRİ

Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır 
Yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım 
Bu gece dağ başları kadar yalnızım 

Çiçekler damlıyor gecenin parmaklarından 
Dudaklarımda eski bir mektep türküsü 
Karanlıkta sana doğru uzanmış ellerim 
Gözlerim gözlerini arıyor durmadan 
Nerdesin?

Şiirle kalınız sevgili okur...

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın