Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştir.

Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştir.
9 Beğen
0 Yorum

Filmi çekildiğinden 19 sene sonra ilk defa izledim az önce. Aynı anda etkileyici, sürükleyici, düşündürücü ve güldürücü. İzlerken hem köklerinizi hem de hayat amacınızı sorguladığınız ve hangisine aitseniz bir an da olsa karşıdakinin yerine kendinizi koyabildiğiniz bir yapım. Başlığın anlamını filmi izleyenler anlayacaktır. Üstüne düşünülmesi gereken bir replik. Kült filmler arasında yerini alması gayet normal ve bunu sonuna kadar hak ediyor. Hayatın nasıl bir nane olduğunu anlatan, gülümsetirken ağlatan, gerçek mi gerçek bir yapım.

 

İnce ince işlenmiş ayrıntıları; naifçe vurgulanmış toplumsal saptamaları, çoğu seyircinin "Aaa, ne ayıp!" diyebileceği küfürleri bile, "En sinkaflısından koyalım, seyirci etkilensin." diye kullanmaması, müzik seçiminin ne kadar önemli olduğunu ve bir filme neler katabileceğini göstermesi; karakterlere cuk oturan oyuncuların performansları, pazar geceme enfes bir tat kattı, dimağımda tatlı bir iz bıraktı. Gelişine yaşamanın ne kadar eğlenceli ama bir o kadar da tehlikeli olduğunu, bazı karar verme anlarının hayatımızın anlamını şekillendirebileceğini apaçık bir şekilde insanın suratına çarpıyor bana kalırsa.

 

Açılış sahnesi, tam bir şark motifi. Cami önünde alaturka müzik… Beklenmeyen bir sahneydi benim için. Cahit’in aracını duvara vurduğundan sonraki rehabilitasyon için gittiği hastanedeki sahnede, fren izinden intiharı bilmek/öngörmek ufuk açıcıydı, bu detay iyi olmuş. Devamında doktorun, Türk isimleri çok manalı demesi de hoş. Okey masasındaki kerhane muhabbeti, bu ülkenin kültürü olmuş bir tabu, Cahit’in sözü ise bomba etkisi yarattı bende. Sibel’in açık ilişki anlayışı, film boyunca devam etse de bambaşka yere evriliyor. Libidosuna diyecek sözüm yok. Kolaylıklar dileyelim. Şeref, en iyi oyuncuydu benim gözümde. Tam bir şark erkeği. Bol köpüklü ağzından çıkan küfürler, tam bir durum anlatıcı oldu. Selma, işkolik. Türk insanının yaşam tarzını ortaya koyuyor; varsa yoksa çalış. Meltem Cumbul’u çok severim. Bu sevgim filmi izleyince, yeniden, depreşti.

 

Uyuşturucu bulmak isteyen Sibel’in esnaf lokantasındaki tavrı, batı toplumundaki bireyin doğu toplumundaki savruluşunu göstermesi açısından çok iyi bir betimleme sahnesiydi. Torbacının Selma’yı yerde becerdiği sahne, Irréversible filmini anımsattı bana. İki sahne de çok iyi çekilmiş. Cahit tahliye olduktan sonra ne güzel Türkçe konuştu öyle. Fatih akın bu sahnenin alt metnine ne yerleştirdi acaba. İnsana dokunmak; bu hayattaki en büyük erdem. Film bana bunu hatırlattı Cahit’in tahliye sahnesinde. Sibel’in bel dövmesi, İstanbul manzarasında, ayrılık gecesinde güzel bir şekilde gösteriliyor, fatih hoca iyi çekmiş. Birol Bey, Cahit Tomruk karakterini canlandırıyor hatta hayat veriyor diyelim, çok başarılı çünkü.

 

Film, içinde bize sunduğundan çok daha fazla detay barındırıyor. Muhafazakâr bir baba ve ağabey ile kızıyla olan pozitif ilişkisine rağmen karar verme aşamasında hiçbir hükmü olmayan, pasifize olmuş bir anne. Herkes kadar özgür bir hayat yaşamak isteyen Sibel’in hayatına son vermek istemesi ve hastane kantininde ailecek otururlarken baba ve ağabeyin söyledikleri en basitinden.

Baba: Bu yaptığın rezalet affedilir bir halt değil. Bu koca evrende insana verilebilecek en büyük nimet yaşamıdır, hayatıdır. Bundan daha büyük bir hediye de yok. Sen kim oluyorsun bu nimeti sokakta bulmuş gibi tekrar sokağa atarsın.

Ağabey: İhtiyara neler çektirdiğinin farkında mısın? Ölecek adam. Bana bak bana. Bana bak! Eğer ihtiyara bir şey olursa seni temizlerim.

İşte bu mantık, içinde yaşadığımız toplumun aile yapısının genelleme yapmaya muktedir bir örneği bana kalırsa. Din temelli baskı, elalem ne der düşüncesi ile birlikte gelen namus kavramını farazi argümanlarla temellendirme aşaması ve kutsal olduğu söylenerek üstünkörü yüceltilen anne de dahil, aile içindeki tüm kadınların bireyselliğini hiçe sayma çabası.

 

Peki Sibel’in istediği neydi? Cahit’e söylemişti bunu.

“Yaşamak istiyorum Cahit. Yaşamak, dans etmek, sikişmek istiyorum. Ama sadece tek kişiyle değil. Anlıyor musun?”

Dürüstçe söylemek gerekiyor ki içimizdeki ilkel insanın istediği de bu aslında. Eğer düşünebilen hayvanlar olmasak, vicdan muhakemesi yapmasak, adına aşk-sevgi denen şeyi basit bir ön sevişme olarak kabul etsek tüketiriz sanki. Yaşarız, içeriz, gezeriz, dans ederiz ve sikişiriz. Birbirimizi kandırmayalım. Bu açıdan bakıldığında da ben filmin vermek istediği mesajın aile baskısı veya bireysel özgürlük hakkı olduğunu düşünmüyorum. Hayalde cazibe kazansa da günlük hayatta maalesef öyle olmuyor. İçindeki tüm ilkelliğe rağmen eninde sonunda insan o aidiyeti, sevgiyi ve şefkati özlüyor. Hayat birine, bir şeye, bir amaca bağlı kalmaksızın idame ettirildiğinde bir o kadar da anlamsızlaşıyor. Yaşıyorsun, dans ediyorsun, sikişiyorsun ama sonunda çoğunlukla yalnız kalıyorsun. Bunun çok sürdürülebilirliği yok gibi. Cahit tekrar sevdiğini/sevildiğini idrak ettiğinde tepki gösterdi etrafında olan bitenlere mesela, yaşadığını hissetti, adım attı. Sibel arzu ettiği hayatın aslında çok da matah bir şey olmadığını anladı, intiharı denedi, pişman oldu. Yani cazibe kazandı kazanmasına ama gerçekle temas edince rengi biraz karardı.

 

Müzikle iyileşen, dansla kendi ruhunu sağaltan anti-kahramanların yönetmeni Tony Gatlif'in otantik sinemasının devamıdır Fatih Akın. Bu yüzden araya sanat müziği icra eden brechtyen bir orkestra dahil ederek seyirciyi de telkin eder. Bu fasıl molaları aslında seyircinin kendi içine bakmasını sağlamak içindir. Kendi içine bakıp da başı dönenlerin iyileşmek için verdikleri kısa molalar. Müzikle katarsis yaşayan Sibel ve Cahit birbirlerini iyileştiren iki yalnız insandır. Sonunda en iyileştirici, ruhu sağaltıcı müziğin insanın kendi iç müziği olduğunu fark ederler. Doğu ya da batı kaynaklı müzik salt bir coşku yaratabilmektedir. Arabesk, pop, disko veya tekno... Hiçbiri kendini yaralamaya, intihar ermeye, yok olmaya dair bir ilaç değildir. En azından bunu anlar Sibel ve Cahit.

 

Sonunda kendi içlerinden gelen ve sevgi, şefkat ve anlayış telkin eden müzikle durgunlaşıp sıradan bir hayata dönerler. Herkesin döndüğü yere. İki marjinal anti-kahramanken artık sıradan birer insana dönüşürler, herkes gibi olurlar. Biri İstanbul’da çocuğu ve sevgilisiyle, diğeri Mersin’de yeni bir hayata yelken açar. İki kültür arasında sıkışma da aile ve toplum tarafından baskılanma da sona ermiştir artık. Duvara (çıkışsızlığa, ölüme) hızla toslayan hayattan geriye, durgun su gibi hareket edip sessizce iletişim kuran sıradan insanlar kalmıştır. Bu yeni kimlikleriyle mutlu olacaklar mıdır peki? Bunun yanıtı yoktur filmde. Aslında kendileri de pek bilmezler ne olacağını. Ama kavuşamadıklarına göre mutlulukları hep yarım, hep biraz eksik kalacaktır. Sonsuza dek birbirlerini özlemeye devam edecek iki insan. Sibel ve Cahit.

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın